şükela:  tümü | bugün
  • şu dünyada sevmediğim ama değiştirme imkanım olmadığı için mecburen kabullendiğim birçok şeyden belki de önemlisi. zıplar zıplamaz beni yere çivileyen, şöyle adabıyla süzülmeyi engelleyen, sürekli bir kuvvet uygulayan utanmaz arlanmaz bir sabit bu. daral geliyor sürekli yere yapışık dolaşmaktan, pencereden kendimi bırakıp şöyle boğazın üzerinden gezememekten. 9.8 ne ulan? azgın boğa mı zaptediyorsun, azılı mahkum mu tutuyorsun bir yere kaçmasın diye?

    diyeceğim şudur ki: günde bir saat serbest bırakın yerçekimini, pencerelerden çıkıp da boğazın üzerinde turlayalım. boynumuzda fotoğraf makinesi, şahane fotoğraflar çekelim. biraz da biz tepeden bakalım, tepemize dikilmiş binalara. yapı adası olur, at boku adası* olur fark etmez, sakince uçuverelim. gidip de dönmeyecek şekilde değil, kumandalı bir mekanizma ile patronlar bir saat sonra geri çağırsın. kumanda alamayan pinti patronlar ip bağlasın çalışanların bellerine, geri çeksin. ipini çözen yahut kumandası bozulanı da belediyenin toplama araçları yakalayıp gerekli yerlere teslim etsin. gerçi işi topbaş halletmeye kalkarsa, metrobüse benzeyen dev toplama araçları bir sürü kişiyi hunharca katleder. akbil sikiyle uğraşırız yerden 2000 metre yükseklikte. akbil yetersiz böğürtüsü ile uğraşır, şoförden akbilini ister bozuk para ararız sağda solda. o yüzden belediyeyi karıştırmamak lazım. gerçi istanbul için düşünüyorum, ankara'daki yurttaşlar yerçekiminden bağımsız, gökçek galaksisinde başka fizik kurallarına göre yaşamaya çalışıyorlar. kavşak astronomisi ve seyrek bıyıklı beyaz cüceler.

    işin içine belediye girdi mi, cehennemin dibine de gitsen kurtulamıyor ve rezil oluyorsun. herkes kendi imkanlarıyla yükselsin ve dönsün madem. benim patronun durumu iyi, uzaktan kumanda taktırır da istediği zaman geri çağırır. model uçak gibi kullanır canı sıkıldıkça. sadece park ederken problem yaşarız, ofisin penceresinden geri sokarken kafamı duvarlara vura vura mal gibi olurum. o yüzden kask takmak lazım.

    tabi yerçekimi iptal edilmezse yapacak fazla bir şey yok, koca bir deste uçan balona bağlarım küçük bir meyve sandığını. içine girer yükselirim yükselebildiğim yere kadar. hava akımı falan da yakalarsam sıcak denizlere iner, tam güzel bir yerdeyken patlatırım balonları. yüksekten denize düşmek konusunda deneyimliyimdir, havadayken suya nasıl gireceğime karar veremediğimden dolayı genelde göktaşı düşmüş gibi olur, sesime jandarma gelir. hiçbir şey olmamış gibi yüzerek sahile çıkar, kumlarda uzanırım. o sesin benden gelmediğine ikna edene kadar insanların gözlerine bakarım.

    yerçekimi falan hikaye, aklımda sadece yüzmek var lan sanırım. hangi entrye nasıl girersem gireyim, yüzerek çıkıyorum.
  • dünyanın en yalandan dolandan kuvveti.

    koskoca dünyanın toplam yer çekimi neye yetiyor? bizi ancak dünya üstünde tutmaya. (ki onu bir süreliğine zıplayarak bile geçip kırabiliyoruz)
    koskoca dünya yahu? sinek gibi ezilmemiz lazım resmen. (başka kuvvet olsa ezilirdik en azından)

    van der waals kuvveti bile çok daha delikanlıdır...
    because after all, you're my van der waaaal....
  • yer ve çekim kavramlarının kaynaklanmasıyla elde edilen yerçekimi kelimesi, 'elmanın yere düşmesi' gibi gündelik olaylarda görülen "dünyanın nesneleri çekmesi" fenomeni ile alakalı görünüyor. aslında yalnızca dünya ve üzerindeki nesneler değil, evrendeki tüm kütleler, mikrodan makroya tüm ölçeklerde birbirleriyle çekim etkileşimi içerisindeler; ve bu genelleştirilmiş durum "kütleçekim" kavramı ile karşılanıyor.

    kütleçekim, "insan zekasının gerçekleştirdiği en kapsamlı genelleme" diye niteleniyormuş. konunun tarihsel gelişimi göz önüne alındığında eminim çoğu kişi bu görüşe katılacaktır. şimdi kadıköy fem dersanesinden öss'ye hazırlık hocam richard feynman'ın konunun tarihi üzerine anlattıklarından hatırladığım kadarıyla aktarayım:

    insanoğlunun dünyanın güneşin etrafında döndüğünü önce farkedip sonra unutması konusunu bir bilen anlatsa keşke... son unutma döneminde, güneş, gezegenler, yıldızlar ve her şeyin, merkezinde dünyanın bulunduğu çemberler üzerinde döndüğü bir evren kurgusu diğer görüşlere hakimmiş (bkz: geosentrik evren görüşü). dünya etrafında dönen gök cisimlerinin her birinin çember şeklinde yörüngelerde seyrettiği düşünülürmüş. çemberde ısrar edilmesinin sebebi, kusursuz kabul edilmesinden kaynaklanıyor.

    gelişen teknolojik araçlar sayesinde bu modelin hayli problemli olduğu ortaya çıkmış ve copernicus'a atfedilen güneş merkezli evren modeli benimsenmiş. bu modelin ilk zamanlarında gezegenlerin yörüngelerinin çember şeklinde olduğu düşünülüyormuş. astronom tycho brahe'nin gök cisimlerinin hareketlerine dair kaydettiği dataları inceleyen johannes kepler, bir gezegenin çember yörünge kabulüne uymayan bir davranış gösterdiğini farkedince, hatanın dikkatli brahe ustadan değil çember yörünge kabulünden kaynaklanabileceğini düşünmüş. gezegenlerin sabit hızlarla seyretmeyip belirli dönemlerde hızlı belirli dönemlerde yavaş hareket ettiğini de farkedince, tüm gezegenlerin eşit zaman aralığında eşit alanlar taradığı sonucuna ulaşmış. ardından, eşit zamanda eşit alanların tarandığı şeklin elips olması gerektiğini ortaya koymuş.

    eylemsizlik ilkesi dediğimiz davranış, o yıllarda da biliniyordu. "bir cisme hareket verildiğinde, sürtünme gibi karşı koyucu kuvvetler yoksa, hareket hız ve yön değiştirmeden sonsuza kadar sürer. eğer cisme kuvvet verilirse, hareketi hızlanır, yavaşlar, ya da yönünü değiştirir." peki, bir gezegenin güneşin çevresinde, uydunun da gezegenin çevresinde dönmesine neden olan güç nereden kaynaklanıyor? iki kütle arasından bir etkileşim olmasaydı, eylemsizlik nedeniyle kütleler birbirlerinin yanından geçip gideceklerdi. sahiden, bir kütlenin uzayda serbestçe gitmesini engelleyen, onu bir merkeze bağlayan bu kuvvetin niteliği nedir? ve diğer bir boyuttan da ele alalım: bir cisme verilen hareketin sürtünmesiz uzayda sonsuza kadar sürmesinin açıklaması ne olabilir? "hareketli cisimlerin neden durmadığının cevabını bilmiyoruz" diyor feynman.

    isaac newton bayrağı buradan alıp daha büyük bir genellemeye taşıyor. gezegenler güneşi teğet geçmeyip onu merkez alarak çevresinde döndüklerine göre, hareket yönündeki değişimin kaynağının eylemsizlik ilkesi gereği ancak bir "kuvvet" olması gerektiği şeklinde bir uslamlama yapıyor. bu kuvvetin yönü de, her zaman merkeze doğru bakıyor. özetle, "eylemsizlik+merkezi kuvvet = devirli hareket" şeklinde formülize edebiliriz. newton, bir elips üzerinde eşit zamanlarda eşit alanlar taranmasına neden olan kuvvetin ancak kütleler arasındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı olması şartıyla mümkün olduğunu belirliyor, ve meşhur kütleçekim kanununu ortaya çıkarıyor:

    kuvvet = kütle1×kütle2×sabit/uzaklık²

    bana bu noktada ilginç gelen, kütleçekim formülünün bize okullarda öğretildiği gibi "kuvvet var işte kütleler birbirini çekiyor" önkabulüyle değil, "eylemsizlik ilkesine göre yön değiştirmemesi beklenen kütlelere dönme davranışını ancak merkeze yönelmiş bir kuvvetin verebileceği; bu kuvvetin de gökler alemine özel bir etki olmayıp, çay karıştırırken, mobilyaları taşırken, şınav çekerken kullandığımız kuvvetlerle aynı sınıftan olduğu" anlayışıyla elde edilmesi oldu. elmanın düşüşüyle ayın dönüşünü (ki o da bir düşüştür bakış açısına göre) aynı temellere bağlayan bir yasa, gerçekten de insan zekasının ulaştığı en çaplı genellemelerinden biri olma sıfatını hak ediyor. hele ki, "ay dünyanın merkezine bize göre 60 misli uzakta, o halde üzerindeki birim çekim kuvveti dünya yüzeyindekine göre 3600 misli küçük olmalı. yörüngeyi çember kabul etsek, bu ivmeye sahip bir cismin hızının 1km/saniye olması gerekir." şeklindeki hesabın gözlemlerle uyuştuğu görmek ne büyük bir mutluluktur kim bilir...

    küçükten büyüğe sayısız dinamik problemine tutarlı bir şekilde cevap verebildiği için uzun bir zaman boyunca newton mekaniği fiziğe hakim oluyor. ama yine de ufak pürüzler var; merkür'ün hareketi ile newton çekim yasası arasında ufak da olsa uyumsuzluklar görülüyor ve hesap ve gözlemlerde hassasiyet ne kadar arttırılırsa arttırılsın tam bir uyum sağlanamıyor. bunun yanında, newton mekaniği ile açıklanamayan fizik olayları da var. ışığın, elektrik ve manyetik alanların davranışları newton mekaniğine pek de uyarlanamıyor. ve james clerk maxwell'in elektromanyetik dalga denklemlerinde dalga ilerleme hızının incelenen çerçeveden bağımsız olduğunu farkeden albert einstein, sonunda newton fiziğindeki en büyük gediği açıyor: hızların lineer toplanamazlığı.

    açılan bu gedikten ilerleyen einstein, önce ışığın hızının tüm gözlemcilere göre aynı olduğunu ortaya koyan özel görelilik teorisini, ardından da kütlenin uzayzamanı büktüğünü ileri süren genel görelilik teorisini ortaya atıyor. newton mekaniği ile uyumsuzluk gösteren merkür'ün davranışını daha tutarlı bir şekilde açıklayan genel görelilik teorisi, newton'un kuvvet olarak ifade ettiği kütleçekim etkileşimini çok farklı bir şekilde ele alıyor. kütleler, uzayzamanda yarattığı bükümler nedeniyle, başka kütlelerin hareketini doğrudan etkiliyorlar. aslında hepsi düz bir doğru üzerinde giderek eylemsizlik ilkesini sağlıyorlar; ama evrenin kendisi öklid uzayındaki gibi düz değil, kütlelerden dolayı eğrisellik gösteriyor. öyle ki, ışık gibi kütlesiz varlıklar bile kütleden etkilenerek yön değiştiriyorlar. yer-çekiminden yola çıkıp gelinen nokta inanılmaz...

    ---------------

    burada yine feynman'dan etkilenerek fizik kanunlarının genel karakteri üzerine birkaç fikrimi açmak istiyorum. kütleçekimi önce eşit zamanda eşit alanların taranması olarak, sonra bir kuvvet olarak, ardından da uzayzamanda bir eğrilik olarak ele aldık. eşit alan prensibi ile newton kuvveti tamamen aynı sonuçlara götürüyor bizi; hatta aynı matematiksel denklemin farklı yorumları olarak ele alabiliriz. zira eşit alanlar prensibi aslında açısal momentumun korunumu ilkesinin bir tezahürü. einstein yaklaşımı ise yüksek kütleçekim alanları ve yüksek hızlar için newton fiziğinin ıskaladığı nonlineer terimleri de hesaba katarak daha yüksek hassasiyette sonuçlar veriyor. tüm denklemler alan kuramı çerçevesinde de yazılabilirdi. enerjinin minimumu ilkesine göre de sonuçları bulabilirdik. bunun yanında, sicim teorilerine göre, aslında 3'ten çok daha fazla sayıda boyutu olan sicimlerin titreşimleri şeklinde açımlanan bir evren görüşü de var. birbirinden olabildiğine farklı tüm bu yorumlar nasıl oluyor da gözlemlerle böylesine büyük uyumlar gösterip birbirine yakın sonuçlar veriyorlar? daha da garibi, bunlardan hangisi doğru?

    bana öyle geliyor ki; gerçekliği modellemeye çalışan matematik ve ona çeşitli anlamlar atfeden fizik, birbirine benzemez gözüken bakış açılarıyla ortaya teoriler koysa da, bizim "elma" dediğimize bir başkasının "apple" demesinde olduğu gibi yalnızca sembolleştirmede farklılık getirip özünde gerçekliğin kendisinden besleniyor. öyle bir şey ki bu gerçeklik, birbirinden farklı sonsuz cümle bile esasında aynı şeyi anlatıyor.

    (bkz: matematiksel ifadelere fiziksel anlam atfetmek)
  • kolay anlasilmasi icin soyle dusunulmelidir:
    duz bir zemin dusunun ve bu zemin lastikten olsun
    ustune bir bowling topu koydugunuzda zemin bowling topunun agirligina gore cokecektir.bu cokmeye gore bir bilyeyi coken kisma koyarsak bilye bowling topuna dogru hareket eder
    gezegenlerde de ayni mantik dusunulebilir:plastik zemini zaman,bowling topunu gezegen,bilyeyide onun uydusuna benzetirsek
    once serbest olan uydu bir gezegenle karsilasirsa,gezegenin zamani kutlesiyle bukmesiyle olusan kuvvete karsi koyamaz ve zaman
    duzleminin uzerinde olusturdugu cukurluga dogru hareket eder bi nevi..
    boylece uydumuz gezegenin yercekimine girmis olur
  • oldum olasi beni ceken sey
  • bir teoriye gore iki nesneden atom cekirdeginde daha az sayida notron ve proton olani daha once yere duser..
    ornegin sag tasak hucrelerinin atom cekirdeklerindeki sozkonusu seyler daha az oldugundan bu arkadas her zaman soldakine oranla daha asagida durur..
  • oscar alan oyuncuların konuşmalarında ailelerine, arkadaşlarına teşekkür etmesi gibi mikrofona eğilip teşekkür etmek istiyorum ben bu yerçekimine. başka bi' kanun olsa anarşistliğimin en güzel çağındayım, kesin karşı çıkardım ama special thanks to yerçekimi kanunu.

    elektronlar çekirdeklerin, uydular gezegenlerin, gezegenler yıldızların, galaksiler kara deliklerin etrafında dönüyor. yani evrendeki her şey başka bi'şeylerin etrafında dönmek istiyor. ben de mesela evde canım sıkılınca köpek gibi kendi kuyruğumu kovalar, anlamsız daireler çizerim. bu kadar atom yanılıyor olamaz sonuçta. bazen ofisteki büro sandalyelerinde dönerek limit hıza ulaşmaya falan da çalışıyorum. ama amacım kesinlikle açısal momentumu kırıp yörüngeden çıkmak değil. zaten benim aklım 35 değil de sadece 5 karış havadaysa tek sebebi bu yerçekimi denen arkadaş. benim başımda esen kavak yelleri hep sürrealist akımlı...

    sen olmasan azıcık yaklaşan, kütle çekimi az biraz yüksek herhangi bir cismin yörüngesine girip oradan başka bi' gezegene, gezegenden yıldız sistemine, sistemden nebulaya derken uzayda kaybolup gidebilecek bi' insanım ama ey dünya beni çok çekiyorsun. şu an sayende bi' hastane sandalyesi üstünde newton'ın yerçekimi kanununu ortaya attığı yaştayım. tişikkirlir yirçikimi.
  • sonucu sadece insani yeryuzunde tutmaya yaramayan cektirgec; fizyolojimizi de sekillendirmistir. biri bizi geri almamacasina uzaya lopcuk diye biraksa, yercekimsiz bir ortamda, porcuk porcuk dokuluruz. zamanla kas yogunlugumuzu ve kemik yogunlugumuzu kaybederiz. mikimmil tasarim oldugumuz icin dunya disinda bi yere cikinca cogunlukla ziki tutuyoruz. yercekimsizlik = agirliksizlik = kaslarin erimesi = kalbin cortlamasi = kanin dolasamamasi. evrim nedir, neleri aciklar, aha bunlari.
  • "herşeyin kusursuz bir dengede olması" atmasyonunun en büyük karşıt kanıtlarından biridir yer çekimi.

    ivmesi 9.8'e değil de şöyle bir 8'e filan eşit olsaydı (ki devasa bir fark bu) yine de fıstık gibi hayat olacaktı dünya üstünde. hatta belki o zaman dalyan gibi olacaktık hepimiz, dhalsım gibi olacaktık.

    ha, tutup bir 12 filan olsaydı da orta dünyanın cüceleri gibi gezinecektik etrafta. bir de en zarif kadınlar bile 45 numara ayakkabı giyeceklerdi.
  • olmasaydı motor yağı kullanmak gerekmeyecekti;
    paranın gözü kör olsun