şükela:  tümü | bugün
  • "2018’den itibaren ise yalnızca sertifikalı hibrit tohumların destekleneceğini açıklayan bakanlık"tir. yersen ... yersek ... zorla yedittirilirsek ... system is fucking fucked up fucking fucked up ...

    gercek seytani, mitolojilerde, teolojilerde aramak ne buyuk bir saflik hmmm ?

    "yerel tohum satışını yasaklayan bakanlık ne yapmak istiyor
    7 nisan 2017
    gazeteciyusufyavuz
    buğdayın gen merkezi olan türkiye 18 bin buğday çeşidini son 60 yılda yitirdi…

    yusuf yavuz

    izmir’de emine erdoğan’ın da katılımıyla yerel tohum etkinliği düzenleyen tarım bakanlığı, bütün yerel tohumların toplanacağını açıkladı. 2006’da yerel tohumların satışına yasak getiren, 2018’den itibaren ise yalnızca sertifikalı hibrit tohumların destekleneceğini açıklayan bakanlık neyi amaçlıyor?

    türkiye’nin buğday çeşitleri hazine değerindeydi

    buğdayın anavatanı olan anadolu topraklarında 18 bin farklı tipte buğday olduğu saptanınca dünya şaşkına döndü. türk bilim insanı mirza gökgöl’ün türkiye’nin neredeyse her bölgesinden topladığı buğday örneklerini karakterize ederek 1930’larda yaptığı çalışmayla 256 yeni buğday varyetesi olduğu saptanmıştı. gökgöl, türkiye’deki çiftçilerin elinde bulunan buğday çeşitlerinin bitki ıslahçıları için bir hazine değerinde olduğunu belirterek zengin gen kaynağına dikkat çekmişti…

    2017’de bir günde yaratılan tahribat yıllara bedel

    ancak bu benzersiz zenginliğin varlığının devam etmesi, onun korunmasına ve geleceğe aktarılmasına bağlıydı. 1950’lerden sonra adım adım anadolu’yu işgal eden modernitenin dayattığı yaşama ve üretim biçimi, ağacından kuşuna, deresinden ormanına, yaylasından merasına her alanda geri dönüşümü mümkün olmayan biçimde tahrip etmeye başladı. son 15-20 yılda iyice hızlanan tahribat, binlerce yıllık doğa ve insan etkisinin onlarca katına ulaşmış durumda. bir başka deyişle 2017 türkiye’sinin tek bir gününde insan eliyle coğrafya üzerinde yaratılan geri dönüşümsüz tahribat, 1800’lü yıllarda bir kaç yılda yaratılan tahribattan daha fazla…

    uzaydan gelen bir işgal ordusu gibi yayılan yıkım

    simsiyah zifte bulanarak asfaltlanan yemyeşil çayırlarınn çevrelediği toprak yollar, betona boğulan ormanlar, sulak alanlar, sazlıklar, çirkin metal ve plastiğin işgal ettiği kasabalar, paslı demir yığınlarının, lime lime naylon çöplerinin yığın oluşturduğu dere yatakları, deşilmiş yollar, mazota, grese bulanmış ovalar…başınızı nereye çevirseniz adeta uzaydan gelmiş ve yeryüzünü kurutmaya yemin etmiş bir işgal ordusunun askerleri gibi toprağı kazan, dağları yoke den, dereleri kazıyan, ormanları traşlayan, gölleri kurutup “dünyanın en çok göletini yapmakla” övünen bir ülkenin siyasileri…

    sabah akşam ekranlardan kalkınma yalanı kusuyorlar

    dehşet verici bir yağma dürtüsüyle, toprağı, suyu ve yaşamın tüm zenginliğini yok etme üzerine kurgulanmış bir büyüme ve kalkınma yalanını yedi gün 24 saat ekranlardan ülkenin en kılcal damarlarına kadar kusan bir bulamacın tam ortasındayız…

    mutfağında soğan doğrayan yoksul bir kadının direnç kaynağı ve umudu annesinden öğrendiği, bez keseciklerin içinde hazine saklar gibi koruduğu tohumlarıydı…

    torosların en görkemli yapıları, masmavi göğün altında, heybetli dağların koynuna elmas taşları gibi yerleştirilen ahşap tahıl ambarlarıydı…

    anadolu’nun en sosyal mekanları, edirne’den ardahan’a binlerce dere kıyısında, ulu çınarların altında kurulmuş su değirmenleriydi…

    sımsıcak un kokusunun suyun buğusuna karışıp, vadilerde emekten ve umuttan yakılmış türkülere dönüştüğü anadolu akşamlarının o kızıl alevi giderek söndü…

    değirmenler betonarme imparatorluğunun paletleri altında ezilip, barajların, göletlerin suyuna gömüldü…

    anadolu’nun suretini yırtan dombralı minibüsler

    bir ölüm sessizliği adımlıyor şimdi bir uçtan bir uca, buğdayın doğduğu toprakları. üzerine “evet” giydirilmiş, gülümseyen plastikten yüzlerin kapladığı minibüslerden yükselen ‘dombra’nın tırnakları yırta yırta yara yapıyor anadolu’nun binlerce yıllık suretini…

    yeryüzünün en köklü uygarlıklarını yaratan bir coğrafya, hipokrates’i, thales’i, truvalı hektor’u, likyalı sarpedon’u, yunus’u, hace nasreddin’i, kaygusuz abdal’ı, kazak abdal’ı, kızıldeli sultan’ı koynunda emziren bu toprak adım adım zehirleniyor. dadaloğlu’nun, çakırcalı efe’nin, mustafa kemal’in yüreğine isyan ve özgürlük duygusunu işleyen bu dağlar, hepimizin gözleri önünde kalıp kalıp kesilip gemilere yüklenerek dubaili şeyhlerin saraylarının zemininde ayaklarının altına seriliyor…

    anadolu’yu insanlığın beşiği yapan bütün değerler, bir yalan makinesinde birer birer öğütülerek “dünyanın en büyük 10 ekonomisi” olacağız saçmalığıyla freni patlamış bir kamyona doldurulup hızla uçuruma doğru sürükleniyor…

    anadolu’nun vebali hepimizin üzerinde

    ey çarıklarında kızıl toprağın çamuru kurumuş isyankar türkmenlerin torunları… ey asurlu tüccarların, ipek yolu kervancılarının, ahi evran’ın, arasta pirlerinin öyküleriyle büyümüş anadolu’nun öksüz esnafları… ey özgürlükleri uğruna nice sultanlara boyun eğmeyip, “ferman padişahınsa dağlar bizimdir!” diyen diyen dadaloğlu’nun, bir fabrikada işe fit olup dağları terk eden çocukları…

    binlerce yıldır iki yakasını hiç teslim etmemiş anadolu’nun ahı hepimizin boynunda şimdi…

    ayağınızın altındaki toprağın vebali hepimizin üzerinde şimdi…

    hitit’in yüce kralı labama, roma’nın tanrı imparatorları, bizans’ın ‘erguvan rengi’ odalarda doğmuş ‘soylu’ prensesleri, selçuklu’nun kendisine allah’ın gölgesi diyen sultanları, osmanlı’nın cihan padişahları geldi, gördü ve geçip gittiler…

    yalnızca taşlara kazınmış suretleri kaldı geride…

    kimi bir toroslarda bir dağ köyünde dibek taşı, kimi köyceğiz’de tavuk kümesi, kimi kaş’ta keçi ağılı, kimi de alacahöyük’te sarımsak bahçesi oldu.

    turnaların kanadıyla taşınan özgürlük ateşi

    ancak anadolu toprağının ruhu tohumdan başağa, başaktan tohuma binlerce yıldır hep aktarıldı durdu. toprağın ve suyun beslediği bu isyan duygusu, bu özgürlük ateşi, bir buğday başağında, bir incir çekirdeğinde, bir zeytin danesinde, bir üzüm salkımında mayalanıp turnaların kanadıyla taşındı durdu binlerce yıl…

    binlerce yıl teslim olmadı bu toprak. gökyüzü ağladı, yeryüzü güldü. toprağın üstünde semaha durduk, devran döndü, biz döndük…

    anadolu’nun inancı, kültürü, türküsü, ağıtı hep o bez torbaların içinde saklanan küçücük tohumların topraktan insana, insandan toprağa aktarılıp durmasıyla bugüne ulaştı…

    işte şimdi o tohumları sonsuza kadar elimizden almak istiyorlar!

    bereketli hilal’de, dicle’nin kıyısında, çayönü’nde bir kadının eliyle toprağa ekilen tohum sayesinde insanlığın yarattığı en büyük devrimin izlerini silmek, insanlığı sonsuza kadar şirketlerin kölesi yapmak istiyorlar.

    bizden canımızı değil, o büyük insanlık ruhumuzu, birbirimizle dayanışma kültürümüzü istiyorlar!

    dünyanın ortası damascus’a bombalar yağarken

    işte yine dünyanın ortası damaskus’a, şam’a, o benzersiz ballı meyve bahçelerinin, humusun, zeytinin topraklarına bomba yağdırmaya başladı şirketlerin ordusu. dünyanın en bereketli topraklarında bombalanmamış tek karış yer bırakmamaya ant içmiş gibi saldırıyorlar. işte yeniden kardeşlerinin evine bomba yağdıranları alkışlıyorlar, türkiye’nin utanç verici siyasileri!

    atalarının emaneti tohumlarla mendil kadar tarlasında kimseye muhtaç olmadan yaşayan anadolu insanının bağımsızlık kaynağını sonsuza kadar elinden almak istiyorlar.

    tohumlarımızı önce yasaklayıp ardından öksüz bıraktılar

    2006 yılında ataların emaneti olan tohumların satışını “standartlara uymuyor” diye yasakladılar. adım adım yabancı tohum tekellerinin güdümündeki kısır (hibrit) tohumlar anadolu toprağına yayıldı. ege ovalarında başlayan yerli tohum direnişi, toroslara yayıldı. çifçiler, satışına yasak getirilen atalık tohumlarını birbiriyle takas ederek çoğaltmaya, kendi türlerini üretmeye devam etmeye çalıştı.

    ancak tarım bakanlığı yerel tohuma yasaklama getirmekle kalmadı, 2018 yılından itibaren yalnızca sertifikalı hibrit tohumla üretim yapan üreticilerin destekleneceğini açıkladı.

    tarımda adım adım oynanan büyük oyun, anadolu toprağını ve binlerce yılda oluşan üretim kültürünü kırk yamalı bohçaya çevirmeyi amaçlıyor sanki.

    daha çok üretim ve daha çok kazanç bahanesiyle ürettikçe batan çiftçilerin kazancı, tohum, gübre ve tarım ilacı tekellerine aktarılırken bu büyük yangından geriye yalnızca zehirlenmiş topraklar, hastalanmış bir toplum ve en büyük dayanağı olan biyolojik zenginliği tükenmiş, şirketlerin ürettiği tohumlara muhtaç bir yığınlar topluluğu kalacak.

    bakanlık yasakladığı yerel tohum için şenlik yaptı

    bunca yakıcı tablonun ortasında, geçtiğimiz günlerde tarım bakanlığı eliyle izmir kemalpaşa’da ‘1. yerel tohum buluşması’ adıyla bir etkinlik gerçekleştirildi.

    ege’de başlayan yerel tohum direnişine karşı bir alternatif gibi algılanan bakanlığın bu etkinliğine cumhurbaşkanı recep tayyip erdoğan’ın eşi emine erdoğan’ın da katılması dikkat çekiciydi.

    bakan çelik: ‘bütün yerel tohumları toplayacağız’

    burada konuşan gıda, tarım ve hayvancılık bakanı faruk çelik, yerel tohumlar buluşmasının önümüzdeki yıllarda devam edeceğini belirterek “türkiye’de ne kadar yerel tohumumuz varsa bunların tümünü alacağız, toplayacağız bunları kimliklendireceğiz ve ticarete konu olmasını sağlayacağız. toplandı, tigem’in bünyesine aldık bunları, gözden geçirildi, kimliklendirildi, sonra da yerel tohum olarak talep eden vatandaşlara güven içerisinde verilecek. o güzel lezzette, tatta, kokudaki salatalıklar, domatesler, meyveler, sebzeler tekrar gün yüzüne gelecek” ifadelerini kullandı.

    hemen her adımda popülizm sosunu bolca kullanan ama sorunun asıl kaynağı olan politikaların uygulanmasından asla geri adım atmayan hükümet yetkilileri ve cumhurbaşkanı erdoğan gibi emine erdoğan da bolca içinden toprak, tohum, insanlık ve adalet geçen cümle kurdu.

    emine erdoğan: ‘tarım emperyalizminin önüne geçilmeli’

    emine erdoğan’ın konuşmasının kısa bir bölümünü aktarmak gerekirse, özetle şöyle diyor:

    “genç nüfusun tarımdan uzaklaşması ata tohumu kültürünün aktarılması imkânını ortadan kaldırmıştır. tüm dünyada tarımsal faaliyetler doğallıktan uzaklaşmakta hemen her şey sunileşmektedir. tarımsal çeşitlilik her yerde kaybolmaktadır. doğal ve temiz gıda arayışı had safhadadır. gıda konusu ne yazık ki küresel kapitalizmin elinde bir silaha dönüşmüştür. emperyalist güçler insanlığın en temel kaynaklarını tekellerine alarak diğer toplumları kendilerine bağımlı hale getirmektedir. dünyada nüfusun çoğaldığını tarımsal verimliliğin ancak kimyasallarla mümkün hale geldiğini söylüyorlar. oysa dünyada gıda kıtlığından çok gıdaya erişimde adaletsizlikler vardır. tarım emperyalizminin önüne geçilmesi ve kendi kendine yeten tarım politikaları geliştirilmesi gerekiyor. tohum konusu bu meselenin en hassas kısmıdır. atalık tohum bize birçok açıdan avantaj sağlar. farklı iklim yapılarına dayanıklıdır, değişen iklim şartlarına uyum yetenekleri fazladır. lezzeti daha da üstündür. organik tarım üretiminde daha da avantajlıdır. milli tarım hareketi bu nedenle tam da buradan başlamalıdır.”

    15 yıldır tarım politikalarını uzaylılar mı belirliyor?

    erdoğan’ın konuşmasında kullandığı ifadeler, sanki 15 yıldır bu ülkenin tarım politikasını uzaylılar hazırlıyor ve silah zoruyla hükümete dayatıyor izlenimi uyandırıyor.

    bunun adı tam anlamıyla kurtla bir olup kuzuyu parçalayıp, sonra da oturup koyunlarla birlikte meleşerek kuzunun ardından yas tutmaktır.

    son 67 yıldır tarımda ‘milli’ olan ne varsa onu yok ederek dışa bağımlı hale getirme görevini kusursuz biçimde yerine getiren iktidarlar (istisna dönemler hariç), yeryüzünün en büyük gen ambarını kendi elleriyle parçalamıştır.

    bu ikiyüzlülüğe hep birlikte ‘hayır’ demez isek geçmiş olsun

    tarım bakanlığı’nın izmir’deki ‘yerel tohum’ adıyla düzenlediği etkinliğin ardından, kimi avm’lerin ‘yerli firmalarca üretilen’ ama yerel olmayan hibrit tohumlar dağıtarak ‘yerel tohum şenliği’ yapmaya başlamaları da dikkat çekiyor.

    gerçek anlamda atalık tohumlarını kullanarak üretim yapmayı sürdüren ve küresel tarım tekellerine karşı yerel direnişler başlatan çiftçiler yakında suçlu bulunurlarsa şaşırmayın.

    milli tarım diye dillere dolanan ancak özde anadolu’nun 12 bin yıllık tarım kültürünün elde kalan son izlerini de silmekten başka bir amacı olmadığı açıkça görülen bu ikiyüzlülüğe ve beraberinde gelecek olan büyük çöküşe hep birlikte ‘hayır’ demez isek hepimize geçmiş olsun… "

    (bkz: https://gazeteciyazaryusufyavuzblog.wordpress.com/…)
  • 750 milyon dolarlık tohum pazarı için süreç aylar öncesinde başlamıştır. ilgili ticaret ağının %70'i yabancılara aittir.

    konu ile alakalı konu başlıkları; (bkz: yerel tohum takası) - (bkz: sertifikalı tohumculuk)

    uygulama ile alakalı köylülerin tepkileri için : (bkz: #65422629)

    kaynak : yerel tohum katliamı

    kaynak 2 : yerel tohumlara ölüm fermanı geliyor!

    ayrıca ; tmmob ziraat mühendisleri odasının beyanı : " sertifikalı tohumlar, yerli tohumların sonunu getirebilir, binlerce yıldır kendi tohumunu üreten köylü kendi geliştirdiği tohum çeşitlerini satarak geçimine katkı sağlıyordu. 2006 yılında çıkarılan tohumculuk kanunu ile çiftçinin bu imkanı elinden alındı.

    tohumunu satarak kazanç elde etme imkanı kaldırılan köylü eğer tohumuna sertifika almazsa devlet desteği alamayacak. şirketler tek tip tohumla çeşitliliği azaltırken tarımda hastalık ve zararlıların artması ve tarım ilaçlarının daha çok kullanılmasına sebep olacaktır "

    (bkz: ucuz ekmek satan fırına ihtar ve ceza tehditi)
  • kısaca 16 nisan'da evet verilerek ödüllendirilmiştir. herkes hakettiği gibi yönetilir.
  • artık siklemeyeceğim şeylerden bir tanesi.
    zamanında evet dediniz, ceremesini çekin.
  • buraya gelip bunu savunacak kimse olursa diye hemen yazayim, anadoludaki bugday varyeteleri ve gen havuzlarini israilli ve amerikali.sirketler coktan cozdu. genetigi degistirilmis hatlar yaratti.

    artik bize geri satarlar her halde...
  • vandana shivanın 2006 yılında yayımlanan çalınmış hasat küresel gıda soygunu adlı kitabını okuyan, okudukça tüyleri diken diken olan, sıranın ne zaman ülkemize geleceğini düşünen benim gibi nicelerini şaşırtmamıştır. hep cehaletten kaybediyoruz. trajikomik de olsa bu kitabın meclis kütüphanesinde de olduğunu belirtmek isterim.
  • maalesef ülke insanının pek iplemediği vahim olay. basında ve sosyal medyada fazla ilgi görmemiştir. biten çiftçiye son hançeri vurmaktır. rezaletlerin rezaletidir. çok can sıkıcı çok.
  • kardeşim 8 sayfa edebiyat kasacağınıza olayı 3-5 cümle ile özetleyin de ne olmuş niye kötü anlayalım yahu.
  • " ziraat mühendisleri odası adana şube başkanı semih karademir'den tepki geldi. karademir, 'bu adım yabancı tohum firmalarının türkiye tarımı üzerindeki hakimiyetini daha da artmasına neden olacak' " beyani ile gayet guzel tanimlanan konu.

    " 2006 yılından bu yana türkiye tohum ithalatı ile tohum ihracatı arasındaki fark devam ediyor. 2006’da 105 milyon dolarlık tohum ithalatımız vardı, ihracat ise 47 milyon dolardı. açık 58 milyon dolardı. 2013’de ithalat 194 milyon dolar, ihracat 126 milyon dolar oldu. açık ise 68 milyon dolara çıktı. sonuç olarak tohumluk dış ödemeler dengemizi hâlâ olumsuz etkiliyor. ihracat dediğimiz şeyleri de aslında büyük ölçüde yabancı şirketler yapıyor. daha çok fiyatı düşük hibrit mısır ve ayçiçeği tohumluğu ihraç edip, fiyatları yüksek olan sebze tohumları ithal ediyoruz. çoğu zaman türkiye’de konuşlanmış yabancı tohum şirketleri pahalı orijinal tohumluk ithal edip, daha ucuz sertifikalı tohumluk ihraç ediyorlar. kısacası bu iş türkiye’nin otomobil ihracatına biraz benziyor. bir ölçüde montaj sanayii gibi. 2013 yılında ithal ettiğimiz domates tohumunun kilosu 6131 dolar idi. gördüğünüz gibi fiyatı altın gibi. tohum satıcıları domates tohumunu para kasalarında saklıyorlar. türkiye’den ihraç edilen mısır (tek melez) tohumluk fiyatı ise 3 dolar. mısırı (tek melez) bir miktar ithal de ediyoruz. ithalatta ise ödediğimiz fiyat kiloda 11 dolar.

    ödemeler dengesinin tohumlukta açık vermesi, bu alandaki sorunlar içinde çok da önde gelenlerden değil. petrol, pamuk, bitkisel yağ vb. alanlardaki durum düşünülürse tohumluktaki açık çok da fazla değil aslında. ancak yabancı tohum şirketlerinin tohumlarına bağımlılığımız arttıkça uzaktan hepimizi kumanda etmiş oluyorlar. bu şirketlerin çoğu aslında tarım ilacı da satıyor. dolayısıyla onları da alıyoruz. çünkü tohumlukları hastalık ve zararlılara dayanıklı değil. üstelik bu ürünlerin besin değerleri de düşük. daha sonra bu tarım ilaçlarını kullanırken çiftçiler, ürünleri tüketirken halk zehirleniyor. besin değerleri düşük olduğundan bizleri hastalıklardan korumuyor. dahası bu şirketlerin bir kısmı beşeri ilaç da satıyor. dolayısıyla bir satış daha yapılıyor. bu gibi şirketlerin üç ayrı cebi var. sağ cebine tohum, soluna tarım ilacı, arka cebine de beşeri ilaç parası giriyor. "

    (bkz: http://odatv.com/…ar-tohum-aliyoruz-1002151200.html)

    "
    çiftçiyi tohum şirketlerine bağımlı hale getirdiniz

    tohumculuk kanunu ile yerel tohum çeşitlerinin ticaretinin yasakladığını belirten karademir, “sayın bakan “milli tarımda tohumculuğun rolü ve geleceği” konulu çalıştayda 2018’de sertifikalı tohum kullanmayan üreticinin destek alamayacağını söyledi. iyi de o zaman sertifikalı tohum kullanmayan, yerel çeşitleri kullanan çiftçilerin günahı ne? onları neden cezalandırıyorsunuz? zaten tohumculuk kanunu ile yerel tohum çeşitlerinin ticaretini yasakladınız. şimdi de böyle bir uygulama ile tohum şirketlerine bağımlı haline getirdiğiniz çiftçileri daha da bağımlı hale getireceksiniz” dedi.

    yerel çeşitlerin yok olup gitmesine neden oluyor

    sertifikalı tohum kullanmayan üreticinin destekleme alamayacak olmasının ulus ötesi tohum firmalarının türkiye tarımı üzerindeki hakimiyetini daha da artıracağını söyleyen karademir, “özel sektörün tohum üretiminde payı mısır, ayçiçeği, patates, pamuk, sebze gibi stratejik ürünlerde yüzde 100, buğdayda yüzde 64, arpada yüzde 83, soyada yüzde 93, yem bitkilerinde yüzde 63 olduğu göz önüne alındığında söylediğimiz çok da abartı sayılmaz. o yüzden şunu merak ediyoruz, bakan olarak siz çiftçilerin mi yoksa, şirketlerin çıkarını savunuyorsunuz? ayrıca, sertifikalı tohuma dayalı monokültür bir tarım, gen kaynakları açısından çok önemli olan yerel çeşitlerin yok olup gitmesine neden oluyor. bir şeyi daha hatırlatmak isteriz, geçtiğimiz haftalarda başbakan binali yıldırım ve cumhurbaşkanı recep tayyip erdoğan kimyasal gübrelerin çevreyi kirlettiğini belirtmişti. işte bu sertifikalı tohumlar da verimli olabilmesi için çevre kirliliği yaratan bu kimyasal gübrelere muhtaç. sanırım, cumhurbaşkanı ve başbakan ile ters düşecek bir uygulamayı yürürlüğe koymak istemezsiniz.” açıklamasında bulundu."

    http://www.gazeteduvar.com.tr/…-tohum-hakim-olacak/