şükela:  tümü | bugün
  • yaş aldıkça gençleşen editör, metin yazarı, formatçı başı televizyon emekçisi.

    modundaysa yapımcılık, konuk koordinatörlüğü, prodüksiyon amirliği saflarında da rahatlıkla çalışabilir. yeter ki modunda, yeter ki motive olsun. yeteneğini eserekliliğinden aldığını bildiğim için rutine bağlaması talep edilmemeli. velhasıl ne zaman dehasını konuşturacağını tahmin etmek mümkün değil. rahat bırakın televizyon projeleriniz için düşleyemeyeceğiniz sürprizlerle gelsin, sadece rahat bırakın.
  • masa dergisi'nde yazmış olduğu (bkz: bir kâğıt kesiği sızısı kalmış aklımda) ile benim için özellikle şu bölümüyle;
    "aldatmak... alışkanlığından kopmak istememenin verdiği korku. heyecanın bittiğini dile dökememe cesaretsizliği. oysa burada başlıyor insanın kendini aldatması aslında. sevgiye dair tüm korkular ve cesaretsizlikleri bir başka tene gömülerek kırdığının farkında değil insan. korkan ve cesaretsiz olan, gitmek istediğini dile getiremeyen bir başkasının bedenine sığınırken aslında tüm bu duyguları yerle bir ediyor da farkında değil. korkan, cesaret edemez yasak olana."
    insanların hayatına bu kadar mı dokunulabilir, insanın yüreği cız ettirilir dedirten şahsiyet.

    buraya da kondurmuş olalım;

    aklımın buğulu günlerinde kapısında bitiyordum. kapıyı açıp küçücük aydınlanınca gözleri, ağzı hep uyku kokardı. hiç gece gitmezdim ona. güneş perdelerin arasından aydınlatınca günahları, kaçar gibi uzaklaşırdım soğuk yatağımdan ve okuldan ilk kez kaçmış çocuklar gibi, ne yapamayacağını bilemeyen bir kaygıyla biterdim kapısında.
    konuşmazdık. yürürdü doğruca odasına. penceresiz evler gibiydi ya yüreği, odasını da öyle seçmişti sanki. keskin bir rutubet kokusu eşliğinde, babaannemin o ağır, o is kokan yorganları gibi serilirdi üzerime. yavaş yavaş severdi beni. ılık ılık öperdi. az önce durmuş yağmurun kokusu gibi işlerdi içime. acelesizce, sevgiyle kaynardık birbirimize. kapalı gözlerinde süzülen kirpiklerini izlerdim. kim bilir neler geçerdi perdelerinin önünden. gözleri kadar kara dünler mi, yoksa yüreğinde saklanmış o saflığın, göz bebeklerindeki ak rengin vurduğu beyaz günler mi?
    saçlarını severdim, gece koyusu gözlerime kaybolmuş bir tekne telaşıyla batıp çıkarken. kaç kez alabora olmuştu bilinmez, hangi ırmaklarda, denizlerde, okyanuslarda, derelerde yol almıştı hiç sormadım. anlatmayı sevmezdi. sormayı zaten bilmezdi. neden ona gelirdim merak eder miydi hiç? kıyıya vurduğumuzda öylece sarılırdık birbirimize.
    anlamsızca, tatlı tatlı güldüğümüz günler konuşmak isterdim. içimde yarım kalmış cümlelerimi tamamlasın dilerdim. ben kör, o sağırdı. engelli sevişmelere gebeydik ama tamdık. susardık, görmezdik.
    öç alır gibi sevişmezdi benimle. ödül gibiydi. bir babanın, bir suçtan sonra şefkatle doğruları anlatması gibiydi. naifti.
    oysa ben hep bir gece öncesi, bazen saatler öncesi fırtınalarda savrulup, sağ çıkıp kavuşurdum ona. aklımdaki şeytanları bir başkasının yatağına atar gibi giderdim. o belimin kıvrımlarını bilmezdi. bir gün bile arkamda durmadığındandır belki de.
    bir başkası hunharca severken beni, vururken yerden yere, lal ederken dillerimi, yakarken canımı ve yine de tüm bunları sevgiyle yaparken, o... o hiçbirini bilmeden, belki de hiç hissetmeden.. koşarken susayıp da aldığım bir yudum gibiydi sanki
    aldatmak...
    insan aldanırdı. inanırdı çünkü. kurgularının ve şüphelerinin en derininde, inanmak vardı. acizdik. gerçekleri bilsek bile bir başkasının ağzından duyana kadar ve gönderilene kadar kapısından, hâlâ beklerdik. beklerdik, çünkü aldatılmamış olmayı dilerdik
    aldatmak...
    aldatmak en çok insanın kendine aldanmasıydı. bazen, bitmiş bir ilişkiyi tam ortasından bölüp atmak için kullanılan bir silahtı. kimi zaman rutin hayatlarımıza heyecan katmak için yaşanan... hayvani duygularımızı bastırmadığımız zamanlar gün yüzüne çıkan ve pişman olunan... ve az da olsa, yara bandıydı aldatmak. kanayan yaralara pansuman yapmak... her aşk, doktorumuz olamazdı elbette. hasta bakıcılar ya da hemşirelerle idare ederdik. kaza süsü verilmiş ilişki hastalıklarında bilirkişi raporu isterdik. önce ellerimizi tutarak bilek nabzımızı dinlerler, sonra nabız yoluyla kalp atışımızı düzene koyarak şifa sürecine başlarlar ya da kalbimizi sonsuz kere durdurma çabasıyla ölmüş bir aşk peyda ederler.
    aldatmak insanın ruhu... kendine verdiği en güçlü ceza. 'aşk' adı altında yapılan bir savaş. 'hormonsal' başlığıyla atılan bir imza. aldatmak kader, aldatmak keder...
    gelir gelmez kendini suyun altına sokmasından bilirdim kirlendiğini. kasıklarında tanımadığım şehirlerin yağmurları. beraber gitmediğimiz denizlerin tuzları olurdu, bilirdim. duş başlığından sodyum hipoklorit aksa bir nebze temizlenirdi vicdanı, bunu dilerdi bilirim. sadece maskesini akıtırdı kaynar suda. rahatlamış ve içi boşalmış iliklerini yayardı omuzlarıma. beni severdi, bensiz yapamaz gibiydi ama merak etmeden duramazdı açıldığı denizlerde kaybolmayı. boğulmak nasıl olurdu, farklı kıyılara vurmak neydi, sorgulardı. aldatırdı kendini. aldanırdı. hem mutlu hem mutsuz nasıl olunur, en iyi o bilirdi. ben de bilirdim ama istemezdim, ondan gidip balçıklarda boğulmayı. bataklıklardan kalktım geldim, dönemezdim.
    aldatmak... alışkanlığından kopmak istememenin verdiği korku. heyecanın bittiğini dile dökememe cesaretsizliği. oysa burada başlıyor insanın kendini aldatması aslında. sevgiye dair tüm korkular ve cesaretsizlikleri bir başka tene gömülerek kırdığının farkında değil insan. korkan ve cesaretsiz olan, gitmek istediğini dile getiremeyen bir başkasının bedenine sığınırken aslında tüm bu duyguları yerle bir ediyor da farkında değil. korkan, cesaret edemez yasak olana.
    sevişmek hem ceza hem ödül gibiydi. en büyük kavgaların sonu, en mutlu anların ortasında peyda olurdu çıplaklığımız. ilişkimize dair ne kadar açık varsa doldururduk. yüzümüze söyleyemediğimiz her şeyi tekmeler ve tokatlarla indirirdik birbirimize. bir tür rahatlama, bir tür hatırlatma. poposunu beğendiğimiz kadınlar, adem elmalarına gözlerimiz değmiş adamlar aramıza girerdi. kulaklarımızın duymadıklarını sevişirken dillerimiz söylerdi. bazen severdi beni, 'aşk'ı olurdum, kadını... nefret ederdi çok kere. isyanı olurdum, belası olurdum, öfkesi olurdum tüm dünyasındaki. geçmişi olurdum, kim yaktıysa canını daha önce, o an o ben olurdum. 'ölüm de var' derdi öperken susamış dudaklarımı. "ve yaşamayı sana ben bahşettim" der gibiydi.
    başaramadım. kendi geçmişimi daha hafızam dolmamışken öldürüp gömmüş ve hatırlamayan bir çocuk gibiyim. ben böyle hissederken siz öyle hissedebiliyor musunuz? geçmişin ve geleceğinizin travmaları arasında sıkışıp kaldım ve bugünü yaşayamadım. nasıl bir mutsuzluk girdabında parçalandı sevgim. aklımı böldüm ve kalbine değen her kadının dününe bıraktım.
    böyle severken öyle sevmemek ne kadar ayıp değil mi? ayıp olan, kendimize ettiğimiz ihanetlerimiz. bittiğini bile bile söyleyemediklerimiz. söyleyemeyip başkalarının kuytularına sıkıştırdıklarımız. aldatmak ayıp. aldatmak en büyük günahlardan biri; yaşananların ortasına bile isteye bomba bırakmak, en yüksek, en kudretli, en masum duyguları vahşice katletmek, insanı değil ama duygularını öldürmek.
    olduramadım. geçmişin sömürgesinde var olamıyor gibiydim. hiçbir özelliğimin olmadığı hayatında sığıntı gibiydim. aklına denk olan o evde yalnız başıma eriyor gibiydim. aldatmalarının hikâyelerini altı yıl geriden bilirken şimdi satır aralarına kendi kelimelerimi sokuyorum. güzel değilim, gülerken kaybolmuyor gözlerim. oyuncu değilim; sizi seviyor gibi yaparak kandıramayabilirim. uzun değil saçlarım; az önce çıktığım yatakta hatıramı bırakamayabilirim.
    gitmiyor ayaklarım ötesine ama yine de dönemeyebilirim. farklı olduğumu sandığım onca sene aldatma hikâyeleriyle beraber sıradanlaştı. güzelliğim kayboldu gölgelerinde. çabaladım ama... inanmak ve umut edebilmek için. yine de olduramadım işte!
    aldatmak... bir fikir kıvılcımı ile düşer yola ve dokunduğu yerden yakar dokunulanları. aşk potanda erittiklerinin ahı kalır eline. katar önüne seni korkular, kaygılar. sonsuza dek sürecek olanı ararsın. ararsın da geri dönüşü yoktur yıktıklarının. bu üçlü oyun içinde en çok sen kanarsın. yaptığını, en çok sen yaşarsın
    yağmurlar yağdı ardımdan. ıslandı kirpikleri.
    ve bir daha asla unutmadı beni. aklının odalarında küçük bir vicdan sızısıyla yapayalnız kaldı.
  • masa'mıza gelmiş hoş gelmiş.

    derginin bu ayki sayısında görünce bu sayılık konuk olmuş demiştim kendimce.
    ama masa yönetiminin bugün biryudumkitap'ta onu ve yazısını arz-ı endam etmesi ile kalıcı olduğunu anlamış olduk.

    iyi de olmuş, güzel de olmuş.
    masa'nın sevilen yüzüne, kalitesine, içtenliğine, bizi bize biz gibi anlatan edebiyatına yakışmış yıldız ertan.

    geçmişini bilmem de bugün benim için; genç, yetenekli, güzel öykücü. yolu uzun olsun.
  • öylece duruyorsun. saçlarına vuran ışıklardan sekip göğsüme düşen sevdanı avuçlarımın arasında yuvarlıyorum. saf bir enerji parmak uçlarıma doğru süzülüyor ve sen orada, o beyaz koltukta gittikçe saydamlaşırken seni dünlüyorum. dünlemek evet... seni bugün değil, yarın değil, dün gibi seviyorum. kesinlikle ‘hâlâ’ değil! sevgi azalır, azalarak yitirir kendini gelecek bir zamanda ve ‘hâlâ seviyorum’ demek cümlelerin en kötüsüdür. ilk zamanları anımsa. nasıl da koşar adım gelirdin mesela bana. hatırla. yanında olamadığım günleri ve sabahlara kadar konuştuğumuz o zamanları… özlemelere dayanamayıp ilk ışıklarıyla sabahın ortasında buluştuğumuz beşiktaş sokaklarını. gözlerinde bir yaz akşamı... hafif serin, hafif yakıcı ve az sonra sanki sonbahar gelecek kaygısı...
    ince belli bir çay bardağına sarıyorsun parmaklarını, bardakta kalıyor parmak izlerin ve buruk bir tatla gülümsüyorsun. tam karşımda... tarçın kokuyor tüm bahçeler, süzgecinden geçirdiğin tüm insanlar yok oluyor o bahçelerde, tek yudumunla beraber. boğazından süzülen o kuru üzüm tanesi gibi akıyorsun can sağlığıma. şimdi, şu an kalkıp gitsen seninle beraber gelir bu ev. ben öylece kalırım sokağın ortasında kabası atılmış bir beton sessizliği gibi.
    gözlerin, sinirlendiğinde kızıl dumanların estiği o acı mavi... ne çok diken var şimdi gözlerinin diplerinde. kaç yıllık hüsran biriktirdin, kaç kere kör olsaydın da görmeseydin!
    bana bak. buraya... tam karşında durana! üflesen uçacak, üflesen içinden cin çıkacak olana... nasıl da uzadı saçlarım ellerinin gezintisi kısa sürmesin diye. bak, boyum bile uzadı yanında dik duracağım diye. ellerim nasıl da yumuşak sen tutuyorsun diye. bana bak, senleşene, senin için olana ve ayakları geri gitmek nedir bilmeyene. buradayım! kırıp dökerken sorgularımı, savururken sitemlerini, tonlarken en keskin sözlerini, gitmelerini, unutmalarını nasıl da duruyorum tam karşında. nasıl da eğilmiyor başım. işte ben o halıları bu yüzden kaldırdım yerlerden. anlasana.
    güneşe mi dönelim? yakıp kavuralım mı kendimizi? yoksa denizlere mi dökelim birbirimizi? oysa uzanmak ne güzel şimdi yeni serilmiş çarşaflara, açık pencereden diz kapaklarımızın arkasına vuran hafif esintiyle, değmeden birbirimize ama yine de yan yana. kirpiklerini kırpıştırırsın sen, tel tel dökülür saçların alnına, burun deliklerin bir açılır bir kapanır, tüylerin ürperir ansızın uyurken, hafif hafif sesler tınlar dudaklarının arasından ve ben öylece izlerim seni kim bilir kaç saat, kaç zaman. şimdi, öylece uzansak ya…
    gitmelerin anlamsızlaştığı o yere kadar beklesek ya şimdi. iyice tüketsek ne varsa birbirimizde. emsek kanımızı, fikirlerimizi yerle yeksan etsek birbirimize dair. kırılmayacak kalp kalmasa, gurur murur hak getirse. açsak şifrelerimizi hayatlarımızın ve kimse bakmaya bile tenezzül etmese mesela. ve birden, hangi yollardan geçtiğini düşünmeyecek kadar unutsak bu sevdayı. kurutsak, oturtsak karşımıza…
    başkası olmamı istediğin o gecelerin sonunda kendime sarılıp uyuyorum. içimde açılan boşluklara bağırıyorum. yakındığım tüm dertler sonunda yankılanıyor kulak boşluğumda, kurtulamıyorum. pişmanlıklarım, hüzünlerim, küskünlüklerim zihnimde kocaman bir çalkantı... uyku ve uyanıklık arasını yaşadığım o günlerde arafta mıyım, bilemiyorum. arada kalmışlığım ve sakinliğim, yoklayıp beklemeden giden korkularım, anlık heyecanlarım, sıradan üzüntülerim... bazen abartacak bir şey bile bulamıyorum. sonunda, kendime dönüyorum.
    öylece duruyorsun. var mıyım, yok muyum ben bile bilemiyorum. sıcak bir ter damlası kayıyor şakaklarından boynuna doğru. izi kalmış sanki buğusunda küsüşünün. kaşındırıyor seni bu akışlar. huysuzlanıp kalkacaksın az sonra biliyorum ve yeni bir konfor için duşun altında o soğuk sulara bırakacaksın zihnini. bense sandalyenin tahta ayaklarıyla beraber kökleniyorum terk etmeyeceğin bu evde. denizlere kadar uzanıyor mazimiz seninle birlikte ve dağlara kadar komşuyuz gelecekte. paralel doğruların kesiştiği sessizliğimiz bir son bulacak mı bugün yarın?
    gitmek istediğimiz o yerlerden dönüyorum şimdi sana. bana bak, beni bul ve beni sar. köklerimden sarıldığım bu anlara bağlandım. beni tut, beni öp ve anlat. anladığım kadar var olurum buralarda. kafama bıraktığın bu minik sorularla, beni yak, beni yık ama bırakma!
    cevaplarını öğrenmek istediğim soruların peşlerinden sürüklenirsem, beni çağır, beni ara ve yüreğinde göster yolumun neresi olduğumu. tırnaklarımızla kazıdığımız bu çözülmez haritanın peşinde binmeyelim o hayalet sürücülerin araçlarına. beni yakala, beni uçur ve sürükle beni peşinden. durma!
    bir sonumuz var mı yazılmamış olan? bir şiir tuttun mu sen hiç bize? kaç sevda eder senin olmam? bana gelmen, beni sevmen, beni sarman kaç dünya eder? açıklasana.
    her mutluluğun içinde neden bunca keder var? tüm güzelliklerin içinde bunca hüzün ne arar? mesela kirpiklerin, bütün günün ağırlığını böyle ahenkle taşıyor? içinde çocuklarını taşıyan bir kadın gibi sevgim, tüm hormonlarım değişiyor ve patlayacak kadar şişiyor. içinde barındırdığı hayat, ölümü de vadediyor. mutluluk, huzur, heyecan şöyle dursun; acı, tedirginlik ve nefret nasıl aynı anda orada öylece bekliyor?
    saç uçlarımdan tırnak uçlarıma kadar kırgın oluyorum bazı sabahlar. her kırgınlık kendisine bölünüyor ve aklımın odalarında toplanıyor. hangi kapıyı açsam, hangi yola çıksam, hangi denizi aşsam, hangi yıldıza tutunsam sana kaçıyor. sözlerini bilmediğim o şarkılar gibi gelişigüzel tutturuyorum adını. içimden içim akıyor. seninle beraber bunca kalabalıkken, nasıl bu kadar yalnız bırakabiliyorsun beni? mesela şimdi o adımları kime sayıyorsun kim bilir? parmak uçların kimleri arıyor o ekranda ve pişmanlıklarınla kimleri siliyor kim bilir?
    ordasın işte, karşımda. gülüyorsun denizin kıyısında. bir akdeniz iklimi gibi yayılıyorsun hayatıma. olduğun yerde kal ve bana bak, beni gör ve beni tut diye bağırsam... duysana! doğum lekesi gibi olsan bu tende ve gitmemecesine yapışsana yakama!
    kaynak:masa temmuz - ağustos

    tanım: bir (bkz: masa) yazarı
  • '' her insanın başına ömrü boyunca tek bir kez muhteşem bir aşk gelir, tek bir kez gerçekten insanı tüketir.kendi kendini yıkan bir eskimişlik siner aklına ve insan böyledir, tamamlanınca karşısındakini yitirir''

    demiş yazar.

    (bkz: masa dergi)
  • masa dergi'de yazdığı yazılarla ilgi çeken başarılı bir yazar. önünde uzun ve başarılı bir yazarlık hayatı duruyor. daha önce de televizyonda birçok projenin yazarlığını yapmış. bir kadının nasıl başarılı olabileceğini gösteren, tebrik edilesi bir yazar. ekşi yazarı değil, genel yazar.
  • mayıs 2018'de yazdığı 'beni sakın arama' yazısıyla tanıdığım, hem adı geçen yazısını hem de internette okuduğum birkaç yazısını beğendiğim yazar.