şükela:  tümü | bugün
  • büyük sıkıntı verir..

    ~mesai bitimi~

    -bebeğim eve gitmediysen gelsene bana yemek yeriz..
    -tabii tabii geliyorum hemen yoldayım..

    ~çorapyırtıkçorapdelikçorapaydınlanma~

    -eee gelemeyecem sanırım ya ben önemli bi' işim çıktıhımfs..
  • sevgilinin kaçmış külotlu çoraplarını düşününce, pek de önemsenmesi gerekmeyen bir şey. şakası bir yana, sevgili dediğin zaten böyle bir şeyi dert etmez.
  • saçmadır. aynştayn ola ola açıklayacağım bak. ters çevir arkadaşım o çorabı, bi düğüm at. sonra hop bi daha çevir. öğrenci was here.
  • çorabın acil bir anda kondom olarak kullanılması durumunda olabileceklerin önüne geçmek adına zekice bir önlemdir.
  • belki de sevgilinin ayak parmaklarını keşfe çıkabilirsiniz :
    (bkz: popsicle toes)
  • "belki sevişirim deliksiz çorabı" gibi bir kavramı ortaya atan durumdur.
  • zaten sevgilin seni yırtık çorabınla sevmiyosa neden onunla birliktesin ki kardeşim. lakin;
    erkek için; parmağın tamamı çoraptan çıkmış olsa bile gidilir. bayan arkadaş evden kovarsa bu yüzden, afedersin başlarım öle ilişkiye.
    zaten bellidir ki bu başlığı bir bayan yazar açmış ve ilk entryi girmiş; daha çok bayanlar için geçerli bir durumdur. kilotlu çorap illet bi çoraptır heryerde heryere kaçar. ama önemli olan kaçmış çorapla sevgilinin karşısına çıkabilmektir. bir erkek kaçık çoraptan birçok anlam çıkartabilir tabi sevgilidir, hakkıdır.
    illa diyosan kaçık kilotlu çorapla çıkmam karşısına o zaman alırsın bi çorapçıdan çorap eve gidince tuvalete gider değiştirir çıkarsın karşısına çok mu zor dert ettiğiniz şeye bak peh.
  • ya çorabın yırtık olduğunu unutmuşsanız? o zaman gidebilirsiniz.
    uzun yıllar önceydi. öğrenciydik. aşktan başka hiçbir duygunun kalbimde yer edemediği; ferhat göçer ile düet yapılan şarkıların ferhat göçerli kısımlarını atlayarak dinlediğim romantik günlerimdi.
    bu dönemlerde insanın hayatı ikiye ayrılır. sevgili ile yanyana iken geçen zaman ve sevgili ile sadece mesajlaşılırken geçen zaman.
    ben, her ânımın ilk zaman diliminde olmasını istiyordum.
    bir sabah yine minik perilerin kıçıma başıma aşk oku saplayarak beni uyandırdıkları andan itibaren yine onu düşünmeye başlamıştım. işerken, elimi yüzümü yıkarken, giyinirken... her an.
    bir an önce evden çıkmam ve okulda beni bekleyen sevgiliye kavuşmam gerekiyordu. öyle de yaptım.
    evden çıkarken kalbime ve ayak baş parmağıma vuran esintiyi aşkın ferahlığı zannedip pek de önemsememiştim. aslında çorabı giyerken bu işte bir transparanlık olduğunu fark etmiştim ama ufak detaylardı bunlar. nihayetinde sevgili dediğin sadece gözlere, gülüşe bakar değil mi?
    hâtun kişinin bir de annesi vardı ki beni çok severdi kadıncağız. üç kızı olup da hiç oğlu olmadığındandır belki de. yahut kızına verdiğim değerin farkındadır.
    her neyse.
    işte bu kaynanazâde, beni okuldan sonra yemeğe çağırmış ki o sabah hâtun kişi bana bunu söylediğinde direkt acıkmıştım. hâlâ öyleyimdir ben.
    eğer babam psikoloji okusa idi pavlov'un köpeği derdi bana kesin.
    o gün son ders de bitip hâtun kişinin evine doğru yürürken dahi aklıma asla gelmedi gelmesi gereken.
    artık evde idik. anasının elini öpüp koltuğun bir köşesine oturmuş ve muhteşem yemek kokuları eşliğinde mal mal sırıtıyordum. bu sırada hâtun kişi yanımda, anası karşımda idi. ablası ve kız kardeşi henüz yoktu ortalıkta.
    ben bir şeyler anlatırken onların yüzüne baksam da ortada bir tuhaflık vardı. anlattığım en komik şeylerde bile kızın anası hep yere doğru bakıyor, belki hafiften bir tebessüm ediyor ama katiyen yüzünü yerden kaldırıp da bana bakmıyordu. bu sırada anne kişi mutfağa yönelip kızını da çağırdı sofrayı kurmak için.
    misafir evinde kısa süreliğine yalnız kalanlar bilir. duvar saatinin markasından kornişlerin düzenine; televizyonun üzerindeki dantel işlemelerinden halı desenine kadar her şeyi incelersiniz boş boş bakınarak. işte ben de her bir şeyi incelemiş ve nihayet gözlerimi halıya doğru yönlendirmiştim ki çırılçıplak bihter'i behlül'le gören beşir gibi; çırılçıplak yengesini başka bir adamla yatakta gören küçük ibo gibi şoka girdim.
    çırılçıplak baş parmağım, olimpos'un eteklerinde üstsüz hâlde güneşlenirken gaza gelip ellerini dört bir yana açarak " ungğğlaublichhhhh " diye bağıran yaşlı alman teyzeler gibi neşeli ve şendi.
    " ahh benim bu benim akılsız kafam " dedim kendi kendime demeyi çok isterdim lâkin
    " o ne lan? ananı avradını s......m. kafama sıçayımmm laan " diyerek hemen eğilip baş parmağımı yerine sokarak çorabın o kısmını baş parmağım ile yanındaki ince uzun parmağın arasına sıkıştırdım.
    yüzüm kıpkırmızıydı. demek anne kişi o yüzden sürekli yere yani ayaklarıma bakıyordu!
    daha sonra hâtun kişi gelip beni yemeğe çağırdı ki " niye söylemedin lan? " diyerek buna yüklenmeye başladım. " neyi? " diye sordu. demek ki sadece anne kişi fark etmişti. salondan mutfağa yürürken topal oyunu oynuyor gibiydim. kafamın içinde bir kalabalık, " shameeee... shameeee... shameeee... " diye bağırıyordu.
    yemekte roller değişmişti. artık anne kişi yüzüme ben yere bakıyordum. baksana lan sen de yere vicdansız kadın? bak yırtık falan yok çorabımda sen yanlış görmüşsün.
    yediğimden falan da normalde almam gereken lezzeti alamadım bu yüzden.
    zaten çaya falan da kalmayıp onlar sofrayı toplarken, beni hemen arayıp acil bir şey çıktığını söylemesi için mesaj attığım ibrahim'in hemen geri dönüş yapmasıyla " ne? tamam tamam geliyorum. " diyerek hâtun kişi ve anasıyla vedalaşıp kaçtım evden.
    eve gidince de çorabı çöpe attım hemen demeyi yine çok isterdim bok çöpe attım. dikti annem yırtık kısmını giymeye devam ettim.