şükela:  tümü | bugün
  • insan gibi bir şey. belki de daha doğrusu, insan yiyecek gibi bir şey. bilemiyorum ama paralellik olduğu kesin.

    makarna var mesela, hep sevilen, hep hayat kurtaran ama hep de kenarda kalan. canın heyecan ister ve lüks restoranların pahalı menülerine gömülürsün, seni sade suda haşlanmış karbonhidrat kesmez ve damak orgazmına on türlü sosta bekletilmiş ecnebi steak'leriyle ulaşırsın, ille sağlıklı beslenicem diye yeşilin kaç tonunu yersin belli değil...

    ama makarna, hep vardır, oradadır ve seni hazırolda bekler. hiçbir zaman değerini bilmezsin ama 10 dakikada ve parasızlıktan zil zurnayken seni doyuran hep makarnadır.

    makarna, bizim gençliğimizi, heyecanımızı, sarsaklığımızı, boş heveslerimizi, tüm saçmalıklarımızı sessizce izleyip, bitkin bir halde sırtımızı yaslayacağımız bir yer aradığımızda orada olan çilekeş annemiz; veya tüm bunlara rağmen evinde oturup bizim yola gelmemizi bekleyen garip eşimizdir.

    *
    çok özenilen yemekler var mesela, mutfakta saatlerini geçirirsin, ay içinde şu da olsun aman bunu da mutlaka koyayım, sakın fazla pişmesin ama asla çiğ de kalmasın, tüh tüh bak tuzunu fazla kaçırdım...

    sonuç itibariyle üzerine bir laborant titizliğiyle eğilinmiş, ama yine de karman çorman, ne olduğu belli olmayan ama bu belirsizliğin ayrı bir karakter de verdiği, garip bir "ilk çocuk" yetiştirdiniz. tebrikler.

    *
    küçükler öyle değil. onlar özendiğiniz yemekten arta kalan heyecanlar, hevesler ve malzemelerle oluşturduğunuz başka bir kolaj. mükellef olması için gerçekten çok uğraştığınız bir sofranın, ertesi akşama kalıp da üzerinizde pijamayla yediğiniz kalıntıları. daha rahat, daha esnek, ne olup olacağına bir gece önceki masa kadar özenilmemiş ama bu özenilmemişliğin rahatlığı bambaşka bir tatmin duygusu veriyor. işte öyle bir şey, bence iyi de bir şey.

    *
    bulgur pilavı, hayatımızın ağır ablası. otoritesi. çilekeş değil, kadın anamız. çünkü sen bir bulgur pilavına, yani bir ağır ablaya, çile çektiremezsin.

    hele bir de "içerikli" bir pilavsa, bulgur ya tek başına bir yemek, ya da asıl "ana yemek" sandığımız şey bu pilavın yancısı.

    pilav dersin, nolacak canım dersin, iki dakikada kavurup suyunu çektirdiğin bir şey neticede... ama sofraya bulgur gelince her şey susar. çünkü o, her derdini her zaman anlatmadığın, sana kendini aklı ve yadsınamaz varlığıyla saygı göstermek zorunda hissettiren hanımanadır.

    bulgur seni doyurmak ve mutlu etmek için bin türlü şekle girer. ama onların her biri "bulgur işi" olarak anılır, çünkü bir yemekte bulgur varsa gerçekten vardır.

    *
    pirinç pilavı öyle değil. ojesi çorabıyla bir fahriye abla o. çok severiz, arar ve özleriz, ama asla anne değil ancak abladır. yandır, yancıdır. pirincin girdiği şeyler "pirinç işi" değil, köftedir çorbadır.

    *
    annemizin ara sıra yapıp bizi mutlu ettiği kekler kurabiyeler, çocukken yılda birkaç kez hediyeleriyle gelip bizi mutlu eden ablalar veya abilere tekabül eder. çok seversin, yanında kendini çok iyi hissedersin, ama hayatın onlarla geçmeyeceğini ve "makarnaya" döneceğini hep bilirsin.

    *
    yıllar önce insana paralelliğini keşfettiğim ilk yiyecek olan aşure var bir de. karman çorman bir şeydir, nasıl bir kolaj olduğu pek aklına yatmaz ama sonuç hiç fena değildir. aşureyi neredeyse herkes sever, ama aşure zamanı dışında bir kimse de o kolaja ne olduğunu düşünmez. aşure, o belirli dönem dışında insanın aklına bile gelmez. ama bir yerde önüne gelse çok sevinir aynı insan.

    uzun süre bendim bu. şimdi neyse ki aklına geldiğini bildiğim bir iki de olsa insan var. allah onlardan razı olsun.

    *
    son keşfim ise brokoli oldu.

    ağzına sürmeyecek kadar uzak değilsindir buna, hatta "çok faydalı aslında ya yemek lazım" dersin hep. limonlu tuzlu filan hoşuna da gider.

    ama sana deseler ki bir daha brokoli yok... "iyi madem" der devam edersin.

    sevmeye değer bulduğun ama öyle çok da sevmediğin biridir brokoli. alır dolaba koyarsın, orada olduğunu bilmekten hiç rahatsız olmazsın, "eve gideyim de yiyeyim artık bozulacak yoksa" dersin.

    ve bozulur. "hay allah yaaa" deyip çöpe atarsın. bu seni de memnun etmez. ama sen marketten her şeyin yenisini alabilirken, çöpe giden brokoli olmuştur.

    *
    yiyecek, mutluluk veren ve önem verilen bir şeydir.
    insan da, mutluluk veren ve önem verilen bir şeydir.

    fark şurada ki, insan mutluluk verilen ve önem veren bir şey de olabilir.

    *
    cümleten mükellef sofralar.
  • nişanyan tayın için tayin sözcüğünün anlam ayrışmasına uğramış varyantı diyor. bu durumda tayın belirlenmiş* ölçüdeki erzak ve yiyecek demek. öte yandan fethiye köylücesinde tayın tahinin yerini tutar.

    kısacası keki yiyeceksiniz, filtre kahveyi de içeceksiniz*. (bkz: ninda-an ezzateni watarra ekutteni)

    "sayfaları düzenlemek için yazı karakterlerini topladıkları masanın üzerinde, şimdi bir alay lezzetli ve değişik yiyecek vardı: soslar, kızartmalar, şinşin'ler, abara'lar, acaraje'ler, vatapa, caruru, yaprak efo'su. birçok dost ve usta el hindistancevizini ve palmiye yağını karıştırmış, tuzu, karabiberi, zencefili ölçmüştü. şafakta, farklı kökenli çeşitli terreiro'larda oğlaklar, kuzular, horozlar, kaplumbağalar, beç tavukları adanmıştı." jorge amado - tenda dos milagres

    (ilk giri tarihi: 28.1.2018)

    (bkz: yemek/@ibisile)
    (bkz: yenebilir otlar/@ibisile)
    (bkz: waffle/@ibisile)
  • eğer isim olarak kullanıyorsa yazıldığı gibi okunur.
    eğer fiil olarak kullanıyorsa "yiycek" şeklinde okunur.

    1a) "yiyecek bir şey kalmadı"
    2a) "bulduğu kadarını yiycek"

    1a) "bu benim yiyeceğim"
    2a) "bunu ben yiyceem"