şükela:  tümü | bugün
  • insani delilige kadar goturebilecek du$unce kaliplarindan biri. (bunlarin ba$i ke$kedir.) paranoyanin ciki$ noktasi.
  • sorulan soruya vurgu katar , sorunun cevabının sizi yakından ilgilendirdiğini karşı tarafın anlamasını sağlar. bazen de suçlama ve hayal kırıklığını bir anda cümleye yansıtır. bunların dışında alternatif belirtmek için de kullanılır.

    yoksa ben mi yanlış düşünüyorum?

    dududil inanmıyorum , yoksa o gece osuran sen miydin?

    datlı sandöviçten mi alsam yoksa , ooy aman karar veremedim , yazı tura atacam bi sn. bekleyin.
  • canınız sıkıldıgında,kimler varda bakalım suser ya da okur sayısı degisiyo mu dediginizde basacagınız buton.bahis mevzusu bile olabilir:2 ile 5 okur arası eklenecek,+-3okur degisecek gibi..
  • bastıkça adamı delirten buton. ya arkadaşım saniyede 200 okuyucu nasıl girebilir ya? (bkz: imana gelmek)
  • sözlükte oynaması en keyifli olan buton
  • sözlük serverını oyalayan bir buton olduğunu düşünmekteyim.
  • bastıkça yükselen okur sayısı*.
  • bir öykünün adı.

    yoksa uzun bir öykünün ilk cümlesi için miydi yaşadıklarımız...

    deli soğuk bir ankara sabahı, henüz onbir yaşındayım,babam balkonda sigara içiyor ben uyuyorum, babam sağlıklı henüz, hastalanmasına sekiz uzun yıl var, hiçbirşeyin farkında değil , günde 2 paket samsun içiyor, samsun’a hiç gitmemiş bir adamın durmadan samsun sigarası içmesi ne tuhaf.. hastalığının sebebini soranlara kısaca “samsun” diyecek daha sonra.

    deli soğuk bir ankara sabahı güneş bile doğduğunun farkında değil, sabahın köründe annemin yumuşak sesiyle uyanıyorum işte. “çocuklar kalkın ilk günden geç kalmayın yeni okulunuza” . böyle miydi acaba, bu kadar yumuşak mı söylemişti gerçekten , yoksa şimdi ben mi öyle olsun istedim, bilmiyorum.

    uyandım, o günün hayatımda ne denli önemli olacağın kestiremeden uyandım, bir kış sabahı ankara’da, henüz 11 yaşındaydım.

    çoktan solmuş bir kiremit rengiydi okul. şehrin göbeğinde adı kendinden büyük bir ilkokul, annemin geç kalacağız korkusu yüzünden sabahın yedisinde kardeşimle beraber titremeye başlamıştık işte. bahçeyi süpüren hademeler bir kovanın içinde ateş yakmışlardı, okulun açılmasına daha bir saat var. ağlamakla ağlamamak arasında annemin çatık kaşları... kardeşimle bir oyun uyduralım diyoruz ama olmuyor işte, ikimiz de heyecanlıyız, o daha sekiz yaşında. beslenme çantamızdan çatallarımız gözüküyor bir de mavili beyazlı beslenme örtülerimiz...üşüyorum.

    üşüyordum o geldi, tüm soğuğa rağmen üstünde gökkuşağı bir mont, kendisi gökkuşağı. tanıdık gözlerle bize yaklaştı, yaklaştı ve anneme “merhaba zerrin teyze” dedi.
    “merhaba, canım kızım” dedi annem, kardeşim ve benim gözlerimiz yerde, ben başımı kaldırmaya utanıyorum, kardeşim bir karıncayla uğraşıp duruyor. annemin bakın bu yeni taşınacağımız lojmandan arkadaşınız adı “işık” deyişi , sonra neredeyse bir on dakikası yok belleğimin , onunla , ışıkla yıkanmış bir çocukluktan aklımda kalan bu, geçici kar körlüğü sonrası.

    babamın çalıştığı devlet dairesinin ona sağladığı lojman hakkından faydalanacağız, hayatımın ondan sonrasında “kumruluk” diye anılanacak bir yer, burada geçirilmiş upuzun bir on yıl, on yıl çok mu uzundur insan hayatında? onbir yaş ile başlayan bir on yıl ise yeterince uzun, neredeyse hayatının yarısı. 2-3 gün sonra taşınacaktık kumruluk’a.

    şehrin dışında tek bir bina, medeniyet adına hiçbir şey yok , etrafında kocaman bir meyve bahçesi ortası çardak. içinde sadece 2 tane salıncak, bir kaydırak ve sonradan “tren” ismini verdiğimiz tuhaf bir oyuncaktan başka birşey bulunmayan bir çocuk parkı, yollar, kapılar, bir havagazı deposu, her yerde kestaneler, at kestaneleri.. taşındıktan 2-3 gün sonra kardeşimle bir kestane cennetinde olduğumuzu sanışımız, o soğukta torbalarca kestane toplayıp pişirsin diye eve getirişimiz, sonra annemin “oğlum bunlar atkestanesi bunlar pişirilmez” demesi , elimizde kalmış yüzlerce kestane, çocuk kırıklığı anlar, sonra o kestaneleri savaş için kullanıp karşı komşunun oğlunun gözünü morarttığımın gün, ne sıcak anne tokatı, ne çok kırıklıklar...

    “hadi ders başlayacak. sen hangi sınıftasın?” dedi bana, bizim bir akrabamız öğretmen bu okulda , müjgan öğretmen , onun sınıfına başlayacağım, ama akrabam olduğunu söylemeye utanıyorum çocukça. torpilliymişim gözüyle bakılmasın istiyorum, uzun bir müddet sonra neredeyse okulun son günlerinde öğrendiler, olsun öğrensinler, pırıl pırıl bir öğrenci olduğumu kabul etmişti arkadaşlarım, kimsenin aklına bana kıyak yapıldığı gelmedi, çocukluk sevinçlerim, karne günleri, karne günlerinde annemin şerefimize tavuk pişirmesi, babamla balkonda iki kadeh rakı içişleri... televizyonda adile naşit’li, münir özkul’lu filmeleri ağlamak için bahane edişimiz, dünmüş gibi, dün müydü yoksa...

    lojmana taşındığımız gün, kardeşime ve bana bakan çocuk gözler, ne çok yaşıtımız var , sadece tek bir binada on tane arkadaş... herkes bir ucundan tutuyor eşyalarımızı, gerçi eşya niyetine pek de birşeyimiz yok, yarım saat içinde yeni evimizdeyiz artık. kocaman bir ev burası, neredeyse yüzkırk metrekare, salonda top oynasan olur yani, oynadık daha sonra kardeşimle uzun yıllar boyunca. fakiriz, tek oyuncağımız arkadaşlıklarımız.

    arkadaşlıklarımız, 10 seneyi bizimle geçirecek içimdeki çocuğun hep ayakta kalmasını sağlayacak insanlar, beni ben yapan insanlar, her oyunun oyuncağı kendimizdik, kukalı saklambaçlar, yakan toplar, mendil kapmacalar, son sene ayrılana kadar yani hep oyun oynayarak geçirilmiş ömrümüzün yarısı, küslükler, bir zaman sonra sevdalar, ilk aşklar, ilk öpüşmelerin yeni yetme utancı, arkadaşlarımız, vaktimizin tamamı, ortak çocukluk tarihimiz.

    ilk aşklarımız, televizyonda “marianna” ile başlayıp “yalan rüzgarı”yla geçen günlerimiz, yavaş yavaş büyümeye başlayışımız , canımızın acıdığı günler, ah o günler, işık’ı ilk kez sigara içerken gördüğüm gün, sabaha kadar ağlamıştım, kirlendiğini düşünmüştüm sigarayla, sonra günde bir paket sigara içerken bile acıyla andım o geceyi..

    aynı kurumda çalışan babalarımızın gece yarılarına kadar çardakta okey oynamaları, ast-üst ilişkilerinin iş yerinde bırakılabildiği arkadaşlık dolu geceler onlar adına ve annelerimiz, ve asla kilitli olmayan kapılarımız, komşularımız.”ben” olma tarihimin bir numaralı tanıkları.

    yazların sıcak ve oyun dolu, kışların soğuk ve oyun dolu olduğu zamanlar, okuldan dönüşümüzde yarım metre kar kaplı bahçeye kendimizi atışlarımız, işık’ın annesi izin vermediği için bize camdan bakıp ağlaması, ah içimin karla kaplandığı saatler, tüm eğlencemizin kursağımda kalması, izin vermezdi annesi dışarıdan mikrop kapmasın diye. çocuktuk, işık annesine bağıracak yaşa gelmemişti daha.
    sonra beş onbeş servisinin gelmesiyle onun da aşağıya inmesi ve asıl eğlencenin başladığı vakitler... tüm bir çocukluktan kalma hep aynı kış.

    bir keresinde beni tost yemeğe çağırmıştı işık, içim ışık, çocukça çıkıyoruz sanıştım, saçlarım üç numara, yoksul ailelerin çocuklarının saç traşı neden hep üç numara olur acaba?. tost yemeğe gideceğiz ama param yok. babamın aylık olarak verdiği bin lira iki tost parası zaten , onu da çoktan harcamışım...

    bir arkadaşım vardı “soner” , ortaokulun başlarında bir gün teneffüste bir iki üç deyince sevdiğimiz kızın adını söyleyeceğiz demiştik, bir iki üç , hayatımın en uzun sayışı, aynı anda işık deyişimiz, aynı anda gülümsemeyi kesişimiz , aynı anda hüznün çıkıp gözbebeklerimize oturuşu, sonra aynı anda yeniden gülümseyişimiz, olsun , sevelim ikimiz de ne zararı var, çocuğuz daha, kirletilmemiş, el değmemiş sevgimiz.

    soner’den borç istedim, mertçe, bak dedim durum böyle böyle , işık’la çıkıcaz biz , param yok, borç verir misin dedim, canımı veririm dedi, çıkardı ikibin lira verdi , üstünde bulunsun lazım olursa dedi, çok sevindim dedi, yalandı, canını verirdi ama üzülmüştü işte, çocuktuk, ben daha çok çocuktum.

    o gün dersler bitmek bilmedi, ama yine zaman galip geldi ve çıktık, yanyana yürüdük, bizim okulumuzun çok büyük bir bahçesi ve kocaman bir adı vardı, yürüdük, yürüdük , yürüdük... yanımızdan geçen patavatsız bir arkadaş “oooo dedi, nereye gidiyorsunuz bakalım?” ben sustum, kulaklarım konuştu, kızardım, ama işık hiçbir şey yokmuş gibi “tost yiycez sen de gelsene dedi” ben daha çok kızardım, ben kırmızı oldum hatta, “sen de gel” ne demekti, ben türkçeyi unuttum, ben kendimi unuttum sonra.

    “yok sağolun, benim karnım tok dedi” , biz geçtik, ben hiçbir şey
    söylemedim, gittik, iki tane tost istedik , karışık, kafam karışık, içimde bir umut, “aslında iyi niyetinden çağırdı o çocuğu yoksa çıkıyoruz biz, üç kişi çıkılır mı” diye düşünüyorum bir taraftan, düşünüyorum , susuyorum, işık bir şeyler anlatıyor, umudum arttıkça tostum bitiyor, yavaş yemeye çalışıyorum, biraz daha zaman kazanmak için, daha fazla beraber olalım diye, sonra birden;

    “ben birisiyle çıkmaya başladım” diyor işık, “çocuk kolejli, ankara dans kralı olmuş , acayip yakışıklı diye ekliyor, biliyor musun gitar çalıyor...” birileri benim içimden bir şeyler çalıyor bu arada, çocukluğumun bittiği yerde ilk gençliğim başlıyor.

    okulun en güzel kızına aşık olmak suçunu işlemiş bir küçük çocuktum ben, her gece olmayacak hayaller kuran. gülünce yüzün ışık, gözlerin ışık, geceleri oldukça karanlıktı lojman, sen aydınlatırdın, duvarına annemin astığı çamaşırlarının gölgesi yansıyan odam, seninle dolu olurdu, kardeşim horul horul uyurdu, kardeşim aşkımın erol taş’ıydı farkında olmadan,”siz kavuşamazsınız, o çok güzel, hem senden uzun, onun ailesi zengin” der, çocukluğuma kazınacak kahkahalar atar, beni ağlatırdı. kardeşim belki de sonraları içime kök salacak taze bir fidanı yerinden sökmeye çalışıyordu farkında olmadan.

    ama başaramadı. o ağaç uzadı, neredeyse benden yirmi santim uzadı, ben ve cüce sevdam beklemeye başladık, bir mucize olsun diye durmadan süt içtik, kan yerine süt dolaştı bir zaman damarlarımda. boyum uzamadı ama içimde bir şeyler durmadan büyüdü, büyüdü, büyüdüm.

    aynı apartmanda oturduğumuz halde hepimizin evinde bir dahili hat vardı, ortaokuldaydık , aynı sınıftaydık, benim derslerim iyiydi, zaten o zamanlar hayatımızda fazla olan , yoksul olmayan tek şey notlarımdı nasılsa. günde 2-3 saat telefonda konuşurduk, sonra iner bahçede konuşurduk. sonra çıkar telefonda konuşurduk, konuşurduk işte, sürekli ondan hoşlanan çocuklardan bahsetmeye başladı bir zaman sonra. o konuşurdu ben ona farkettirmeden ağlardım telefonun diğer ucunda.

    ben de büyüdüm bir zaman sonra, benimle birlikte tüm arkadaşlarım büyüdü, gerçi hala çocuktuk ama, birşeyler değişiyordu işte, ben değişiyordum, babam hastalanmıştı bebekliğine dönmüştü, altı bağlanıyordu artık.

    uzun zaman gözlerim kamaştı işık’la, sonra alıştım, işığa alıştım, bir müddet sonra karanlıkta daha iyi görmeye başladım, tavuk karası sevdam, kumruluk’ta bir akşam, ve pek çok akşam karanlığa inat, uzun yolculuklara çıktım, yanımda kendim olmadan.

    alıştım, otomata kırık bir kibrit soktum, içim ışık. ipışık.

    uzun bir öykünün son cümlesi olsun diyeydi yaşadıklarım, anladım.
  • attila ilhan şiiri

    hava soğuk
    sabah oluyor
    uyanır uyanmaz
    yanımda aradığım hangimiz
    sen misin
    yoksa ben miyim
  • bir çaylak.