şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: yoruk)
  • prof.mehmet eröz 1930 aydın-söke doğumlu...."yörükler"adlı kitabı bildiğim kadarı ile tdav tarafından basılmıştı en son...yörükler hakkında doyurucu bilgiler edinilebilir..
  • tekirdağ ili, hayrabolu ilçesine bağlı köy.

    ilk yerleşenleri yörük olmasından dolayı köye bu isim verildiği düşünülmektedir.

    nüfus : 225 (2000 sayımı)
  • aynı zamanda samsun'un ondokuzmayıs ilçesine bağlı bir köy.
  • devamlı olarak yörüklüklerinden duydukları gururu, "biz yörrrrüğğüz" diyerek belirtme gereği duyarlar.
  • osmanlı'nın göçebe türkmen sünnileri göçebe türkmen alevilerden ayırt etmek için kullandığı terim.
  • haklarında çok ilginç ve komik hikayeler anlatılan milletim.
    bir gün yörüğün biri oğlunu yanına çağırmış.
    "oğlum al şu 10 davarı kasabada kurban pazarında sat" demiş.
    çocuk almış davarları kasabaya inmiş. kurban pazarında müşteri beklerken birden ezan okunmaya başlamış. hayvanlar ürkmüş tabi. bizim yörük oğlan yanındaki adama sormuş.
    "bu adam neden bağırıyor"
    adam da yörüğe " ezan bu" demiş.
    yörük de "eee bu bağırmaya devam edecek mi?" diye sormuş adama.
    adam da "tabi ki bu ezan günde 5 vakit okunacak" demiş.
    bizim yörük oğlan yine sormuş.
    "mala, davara zararı olur mu"
    adam "olmaz" deyince bizim yörük atılmış.
    "okusun o zaman amına koduğum"
  • discovery channel'ın 45 dakikalık türkiye belgeselinin 10 dakikasında bahsedilen göçebe güruh.
  • kalktık horasandan sökün eyledik. parlar omzumuzda uzun şelfeler. kurt sürüleri gibi dağıldık dünyaya, yayıldık mağrıptan maşrıka dek. kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımızı sind suyuna, nil suyuna sürdük. memleketler, kaleler, şehirler aldık, devletler kurduk. haran ovasına, mezopotamyaya, arabistan çölüne, anadoluya, kafkas dağlarına, geniş rus bozkırlarına, on bin, yüz bin kara çadırla kartallar gibi indik. uzun, yedi direkli, keçi kılından kara çadırlarımız... her birinin içi insan hünerinin en büyük, en güzel, en ince renkleri, nakışlarıyla işlenmişti. ya şelfelerimiz, ya kılıçlarımız, hançerlerimiz fıldişi sapları altın işleme tüfeklerimiz, dibeklerimiz, hırızma, gerdanlık, tepeliklerimiz kilim, keçe, çullarımız... haran ovasında binlerce kişi ceylanlara karışıp semah döndük. ulu şahinler gibi. şölenler tuttuk, kutsal cemler büyüttük... ulu denizlerden ulu denizlere dalgalarca çalkalandık. o kıyıdan bu kıyıya vurduk. kaleler, şehirler, memleketler, ırklar, soylar karşımızda boyun eğdi. tutsak kıldık bir çağı. çok şey yaptık insanoğluna. ama onları hiçbir zaman aşağılamadık. dnsanları aşağılamak geleneğimizde yoktu. yoksula, yetime, düşmüşe, kadına, hangi soydan, hangi dinden, hangi ülkeden olursa olsun dokunmadık, saygıda kusur etmedik. dost olsun, düşman olsun onları bizim düşkünümüzden, yaşlımızdan, çocuğumuzdan, kadınımızdan ayırt etmedik. elaman demişin kılına dokunmadık. kalın, işlemeli, türlü damgalı yurtlar yaptık keçelerden, sıcak sağlam. hiçbir saray böylesine bu yurtlar gibi görkemli olamazdı. dünyanın üstünde konduk kalktık, özgür, tutsak, yenilmiş, yenmiş... yüzyıllar geçti, parça parça bölündük, küçüldük, kara çadırlar soldu. ulu dağlara, sulara, topraklara, ovalara, ülkelere ad verip, damgamızı bastık. anadoluda karşımıza çıktı kayseri dağı, ağrı, süphan, nemrut, binboğa, cilo dağı... vardık anadoluda da karşımıza çıktı kızılırmak, yeşilırmak, sakarya, seyhan, ceyhan suyu... anadolu ovası, tuz gölü, kehribar sarısı üzümleriyle ege ovaları... ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. anadolunun her karış toprağına damgamızı bastık. her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk. unutulmasın, bir ulu toprakta soyumuz boy versin diye... düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan. düşürdüler bizi halden hallere...
    anadolunun taşıyla toprağıyla akan suyu, esen yeliyle, binlerce yıldan bu yana işlenmiş gelişmiş, yeşermiş, boy atmış kervansarayları, sarayları, tapınakları, ulu şehirleri, türküleri, gelenekleri, görgüsü, bilgisiyle bir olduk kaynaştık. etle kemik gibi... yağmurla toprak gibi... her bölüğümüz bir ilde, bir ülkede, bir toprak parçasında kaldı... çadırımızın her bir parçası bir yerde unutuldu, bir toprakta çürüdü. gür, sonsuz, ulu, kaynayan bir su gibi bir kökten çıktık. göz göz olduk... dağıldık, ufaldık, azala azala tükendik, bittik. artık türkülerimiz belki de hiç söylenmeyecek, semahlarımız dönülmeyecek, dostlar, canlar, erenler bir yürek olamayacak. ay gün bizim baktığımız gibi doğmayacak batmayacak. usumuz geleneğimiz, göreneğimiz, ağacın tomurcuklanması, yelin esmesi, insanın doğması, büyümesi, ölmesi üstüne düşüncelerimiz duygularımız bilinmeyecek, anılmayacak. çiçeğin açması, kaplanın heykirmesi, yağmurun yağması üstüne, toprağın yeşermesi, bir kartalın yumurtlaması, bir tor şahinin, uzun boyunlu tor atların alıştırılması, dünyaya, her yaratığa sevgimiz, dostluğumuz, onlardan bir parça olma gücünün harkulade sağlamlığı hiç bilinmeyecek, namımız insan soylarınca söylenmeyecek. birdenbire değil, binlerce yıldan bu yana azala azala, ufalana, küçüle, her toprakta bir parçamızı bırakarak tükendik... bir aydınlık su gibi bu toprağın üstünden aktık. geldik anadoluda da karşımıza çıktı kayseri dağı. ulu, temiz alımlı, yakışıklı, ışığa batmış. kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımız... haran ovasında, mezopotamyada yüz bin ulu kartal konmuş gibi kıl kara çadırlarımız. binlerce kişi, binlerce ceylanla birlikte semah tuttuk üç gün üç gece, kırkgün, kırkgece...

    binboğalar efsanesi