şükela:  tümü | bugün
  • kitapevi yayınlarından çıkan, dimitri gutas'ın yazmış olduğu kitaptır. çevirmeni ise lütfi şimşek. ilk önce kitabın içeriği hakkında biraz uzun bilgi vereyim.

    içeriği pek çok bölümden oluşmakla birlikte, temelde üç abbasi halifesi dönemi üzerinden konu anlatılıyor. bu halifeler: mansur, mehdi ve memun.

    yunan felsefesi, pek çok dil üzerinden ama temelde süryaniler'in çevirisi ile yunanca'dan arapça'ya ve ya süryanice'den arapça'ya olmak üzere abbasi toplumuna aktarılıyor.

    hem çeviri hareketini başlatan hem de bağdat şehrini kuran mansur, bizim kilit taşımız.

    mansur'u bunu yapmaya iten en önemli sebeplerden biri; abbasilerin iktidara mevaliler (çoğunlukla iranlılar, hıristiyan araplar ve aramiler)sayesinde gelmiş olmasıdır.

    iktidarını elinde tutmak ve daha da sağlamlaştırmak isteyen abbasi yönetimi, hazırda bulunan toplumun kültürüyle kültürlenmek zorundaydı.

    burada benim çok şaşırdığım bir mevzu da devreye giriyor: zerdüşt olan iranlıların inancına göre bütün bilimler aslında kendi kutsal kitapları olan avesta'dan doğmuştur. bu yüzden yeryüzündeki tüm bilimler bulunmalı, bilinmeli ve öğrenilmelidir. (bu size de bir yerden tanıdık geldi mi ? özellikle imam-hatiplerde sık sık duyulabilir olan bir söz: "bütün kitaplar yalnızca tek bir kitabı anlamak içindir, o da kuran-ı kerim'dir. açıkçası bunu okuduğumda aklıma gelen ilk şey bu olmuştu.)

    iranlılara göre büyük iskender, işgaller sonucu kendilerinden zorla aldığı tüm bilgi ve birikimi, iskenderiye'ye taşımıştı. yani yunanca düşüncenin kaynağı olarak da kendilerini görüyorlardı.

    neyse bu örnek bağdat toplumunun ne denli çok kültürlü, bilime ve felsefeye açık bir toplum olduğunu (hatta bunu talep ettiğini) göstermesi açısından iyi olur diye düşünüyorum.

    kitapta daha çok örnek ve sebep sunuluyor tabi. astroloji'ye dair verilmiş olan bilgi de en az kutsal kitap avesta bilgisi kadar önemli ama uzatmamak için ona değinmeyeceğim.

    yeni bir şehir olarak bağdat'ın kurulmasına sıra gelirsek; burası kendinden önceki devlet merkezleri olan şam ve kufe gibi değildi. şehir zaten en başından beri çok kültürlüydü, böylece bazı grupların ve hiziplerin hükümdarlar üzerinde herhangi bir baskı ve üstünlük kuramayacağı açıktı.

    bu muazzam çeviri hareketi şu dört grup tarafından finanse ediliyor ve kitap kaynağı sağlanıyordu;
    1-) abbasi halifeleri ve aileleri,
    2-) saraylılar,
    3-) devlet görevlileri ve askeri yetkililer,
    3-) araştırmacılar ve bilimciler.

    gutas'a göre, bilinenin aksine beytü'l-hikme yapılan çevirilerin merkezi değildir (yani harekatın merkezi değildi) sadece ilk dönemlerde sasani tarihi ve kültürü üzere farsça'dan arapça'ya çevirilerin yapılıp muhafaza edildiği bir büro görevi görüyordu. yani yunanca eserlerin çevrilmesiyle hiçbir bağlantısı yoktu, olsa olsa yunanca-arapça çeviri hareketi için bir talebin ve bu talebe cevap verebilecek koşulların olduğu bir atmosfer yaratılmasında teşvik edici bir rol oynamıştı.

    toplumun ve devlet yönetiminin ihtiyaçları doğrultusunda, astronomi ve matematik arapça'da tohumu ilk atılan ve hızla yerleşen bilimler olmuştu.

    kitaptan yaptığım çıkarımlar üzerine de bana göre felsefe'nin islam toplumuna intikal sürecinde başlıca aşamalar şunlardır;
    1-) tamamiyle çevirilere bağlı olan, mot a mot öğrenilen felsefe.
    2-) yine çevirilere bağlı ancak artık biraz daha kritiği yapılabilen, eleştirel düşünmeyi sağlamayı başarabilen felsefe.
    3-) tamamiyle özgün bir felsefe. islam toplumu artık kendi filozoflarını yetiştiriyor, kendi yöntem ve tekniğini bu konuda ortaya koyuyordu, bu sebeple bu aşamada çeviri yapılan kitap sayısı da bir hayli azalmıştı.

    içeriğe dair değinmek istediğim son konu da (ki bu da kitabın son konusu zaten) çeviri hareketinin sünni çevrelerce dışlanan mutezile tarafından sahiplenildiği ve sünni kesimden ise bu konuya dair açık kapı bırakan tek kesimin akılcı olarak nitelenen hanefi/maturidi damar olduğu üzerinedir. gutas, tarih açısından böyle bir genellemeye gidilemeyeceğini çünkü hanbeli ve şafiilerin ana üssü durumundaki memlük topraklarında bile ilkçağ bilimlerinin gelişip serpildiğini söyler.

    şimdi gel gelelim kitabın diline, kitap bütünüyle akademik bir dille yazılmış (ve de çeviri) olduğu için daha önce hiç bu tarz bir kitap okumamış olanlara, yazılanları anlamak biraz zor gelebilir.

    benim de dönüp 3-4 defa okuduğum kısımlar çok oldu ve hatta buna rağmen tam olarak anlamadığım, ancak bir müddet sonra kitabı tekrar elime alıp okumaya başladığımda gerçekten anlayabildiğim kısımlar da oldu. korkmayın, okuyun. roman okurcasına akıcı gidemeyeceksiniz fakat öğrendiklerinizden büyük haz alacaksınız.

    kitabın bug'ı diyebileceğim bir yer var ki o da halife memun'un mihne hareketi'ni (bkz: mihne sürecinde mutezile) başlattığı zaman. kitabı okuduğunuzda bu hareketi sanki tahta geçer geçmez başlatmış ve hatta en başından beri bunu planlamış gibi düşünürsünüz ama tarihe baktığınızda memun'un bunu halifeliğinin son zamanlarına doğru yapmış olduğunu görürsünüz.

    bilmiyorum böyle düşünmemin sebebi bütünüyle benden mi kaynaklı yoksa çevirisinden mi kaynaklı ama kitabı okuyan arkadaşlarım da başlangıçta aynı benim gibi düşünmüşlerdi.