şükela:  tümü | bugün
  • yunus emre vakfi'na bagli olarak acilan turk kultur merkezlerine verilen ad.
    boylece turkiye, goethe institut, british council, cervantes gibi, fransiz ve italyan kultur merkezleri gibi bir olusumu baslatmis gorunuyor. burada bazilarinin yapabilecegi gibi bir turk emperyalizmi gormuyorum kesinlikle. batili kultur enstituleri ve simdi de cin'in konfucyus enstituleri nasil dunyada bir sekilde kulturel etkilesim yaratiyor ve insanlari birbirine yakinlastiriyorsa, yunus emre enstituleri de bu gorevi yerine getirebilir.
    ancak su an icin bu kultur merkezlerinin acildigi yerler olarak turkiye disinda arnavutluk, belcika, bosna-hersek, ingiltere, kazakistan, kosova, lubnan, makedonya, romanya, suriye, misir, japonya ve iran gozukuyor. bu kadar dar bir cerceve eski osmanli mirasini hatirlatiyor daha cok. bir an once, fransa, almanya, abd, latin amerika ve diger yerlerde de bu tur merkezler acilirsa daha iyi olacaktir. ayni zamanda, ilgili kurullarda ancak sinirli bir sekilde devlet-disi orgutlerin temsil edildigi de yine goze carpiyor. genis bir sivil toplum katilimi cok daha iyi bir yapiya kavusturabilir bu olusumu.
  • gelecekte çalışmak için can attığım caanım enstitü. inşallah bana da iş verirler. verirsiniz di mi? iyiyimdir türkçe ve türk kültürü hususunda.
  • yunus emre enstitüleri; güzel ülkemin „devlet“i türkiye cumhûriyeti’nin bir kurumu olarak, bir takım hasletlerimizi de yansıtmaktadır.

    ilk olarak bu kurumun ismi ile başlayabilirim; „yunus emre enstitüsü“ yunus emre’si müstesnâ, öğrenilmiş, daha güzel bir ifade ile taklit bir isimdir. şimdi „taklit“ olmasından duymamız gerek rahatsızlığın sebebi şudur; birincisi bizden, içimizden zuhûr eden bir isim değildir, dolayısıyla doğal bir kurum değildir. „onlar yapıyor, öyleyse bizim de yapmamız lâzım“ fikri sâbiti ile oluşturulmuş bir çabadır. „onlar“ ile kastettiğimiz, mâlûm kî, goethe enstitüsü, cervantes enstitüsü, fransız kültür ve bilimum benzerleridir.

    halbûkî, bu enstitüler, dünyada türkçe’ye duyulan meraktan, ilgiden, arzudan ve daha da önemlisi ihtiyaçtan doğmuş, „doğal“ bir oluşum değildir. çünkü böyle türkiye cumhûriyeti’ninbu nevî bir ilgi, merak ve ihtiyaç oluşturacak bir kültürel politikası yoktur.

    misâl, „türklük“ü ile gurur duyân türkiye cumhûriyeti, türk dili ve kültürü alanında dünyada üretilen bilimsel bilgiyi ne kadar destekliyordur sizce? burslar, teşvikler, vakıflar gibi destekleri kastediyorum.
  • peki türkiye’nin „türkoloji“ bilim dalında dünya akademik çevrelerinde hiçbir esâmesinin olmadığını bilmek çok vahîm bir durum değil mi? türkoloji dalı, avrupalı’nın kurduğu bir bilim dalı ve bugün bu alandaki hâkimiyet de avrupalı ve amerikalı üniversitelerin elinde. peki siz düşünebiliyor musunuz, ki avrupa, germanistik ya da ingiliz dili ve amerikan dili ile ilgili bilim dalını türkler’e, çinliler’e bıraktığını? mümkün mü…

    e adam senin lisânıni senden iyi biliyor zâten, sen nasıl londra’da, berlin’de, paris’te yunus emre enstitüsü açasaksın da, güyâ türkçe öğretmeye kalkacaksın? üstelik türkiye’den yollayacağın öğretmenlerle! misâl, türkiye’de almanya’da ders anlatabilecek seviyede almanca öğrettiğin kaç tane türkçe öğretmeni yetiştirdin ki? kezâ ispanyolcası, fıransızcası, çincesini saymıyoruz bile…
  • ikinci bir rahatsızlık verici husûs; bu kurumun organizasyonundaki kifâyetsizlik ve başarısızlıktır. bendeniz avrupa’nın önemli başkatlerinde henüz kurulmayan ya da kurulamayan yunus emre enstitüleri’nin 10 senedir maaşlı müdürleri ile tanıştım. bu kişilerin kendi ifâdelerine göre de yakın bir zamanda müdürlük yaptıkları kentte bir şubenin açılması da pek mümkün gözükmüyor, çünkü yeterli „bütçe“ yok.

    herhangi bir bakanın, mâiyetindekilerle birlikte avrupa’nın herhangi bir başkentine yaptıkları işlevsiz ama ziyâdesiyle şaşâlı bir haftasonu ziyaretinin mâliyeti bir kaç milyon avroyu bulurken, bütün yunus emre enstitülerinin toplam bütçesi zâten 10 milyon avro gibi bir rakam. böyle bir „devlet kafası“nın hâkim olduğu güzel ülkemizde bu tür çabalarla ancak boşa para harcanır.

    aynı şekilde köln’de inşâ edilen bir câmi için diyânet, yaklaşık 40 milyon avro para harcarken, 10 milyon avroluk bir bütçenin ne kadar gülünç olduğunu takdir edersiniz. üstelik 6 senedir inşâsı devam eden sözkonusu câminin ne zaman bitebileceği de meçhûl!
  • bu nevî zâhirî kusur ve aksaklıkların yanısıra bir de „batınî“ olarak addedebileceğimiz aksaklıklar mevcût. örneğin; dünyanın en meşhûr yabancı lisânları olan avrupa lisânlarında yetişkin yabancıların lisân öğrenebilmeleri için müstakil bir bilim dalı geliştirilmiştir. çünkü teknik olarak ilkokulda türkçe öğrenen bir çocuk ile, 40 yaşında yabancı lisân olarak türkçe öğrenmek isteyen bir kişiye aynı içeriği aynı metodoloji ile aktaramazsınız. bunun için öğrenme ve öğretme teknikleri geliştirmeli, bu teknikler çerçevesinde yazılı, sesli ve görsel malzemeler üretmelisiniz. şimdi sorarım size, hayatınızda hiç türkiye’de okuduğumuz ilkel okul kitapları dışında, yabancılara yönelik bir „türkçe“ çalışması gördünüz mü? cevâbı ben verebilirim; göremezsiniz çünkü yok! bir tek bu işte kendi miktarınca uzmanlaşmış fono yayınları var, o da yetersiz. peki avrupalı yayın evlerinin hazırladıklarından mâdâ herhangi bir türkçe-ingilizce, türkçe-almanca, türkçe fıransızca ve sâir sözlük gördünüz mü? onu da göremezsiniz.

    sadece almanya’da, pons, cornelsen, langenscheidt, klett gibi lisân alanında uzmanlaşmış yayınevleri bile türkiye’de üretilenden katbekat fazla türkçe üretim yapmaktadır. artık ingilteresini, amerkasını siz hayâl ediverin.

    şimdi böyle bir kültürel üretimden söz edemiyorken, siz, diyelim kî berlin’de açacağınız bir yunus emre enstitüsü’nde almanlara hangi kafayla türkçe öğretebilirsiniz? hâ bu kurslar bedava olursa müşteri bulunur, o ayrı.

    peki böyle bir kültürel üretiminiz yok iken, bilmem ne bakanı ya da bilmem ne başkanı, peşinde 50 kişiyle berlin’i ziyâret etse, hilton otelinde kırallar gibi kalsa, kiralık son model mercedeslerle ortada fink atsa, onla bunla işe yaramaz temâslarda bulunsa ve en nihâyetinde birkaç gün süren böyle bir gezi için 5-10 milyon avr harcasa, avrupalının size itibâr etmesini nasıl bekleyebilirsiniz?

    avrupalı böyledir; hürmette kusûr etmez, ama sizi ciddîye de almaz!
  • ayrıca „yunus emre enstitüsü“ gibi bir fikre ulaşmak, böyle bir tasarıyı gerçekleştirmek için de „ahmet davudoğlu“ olmaya gerek yoktur. bendeniz henüz lisedeyken dil öğrenmek için ingiltere’ye gönderildiğimde o çocuk kafamla bunu hayâl edebilmiştim; „neden bizde de böyle dil okulları yok, olsa ya! bir sürü kızlar, oğlanlar dünyanın dört bir köşesinden bizim oraya gelseler, ben hepsinle tanışsam, arkadaş olsam, sonra onlara kalmaya gitsem…“ diye tasavvur edebilmiştim.

    hâsıl-ı kelâm, böyle bir „puroje“ için mütehassıs olmak ya da müthiş bir zekâ sâhibi olmak şart değil. acık yurtdışına çıkmış, orada şehir merkezinde dolaşmış bir tır şöförü bile goethe enstitüsü’nü ya da şu ya da bu lisân okulunu o şehir merkezinde görecektir zâten...
  • sonra; bu işin aslı, deplasmana giderek orada salyangoz satmaya çalışmakla değil, ilk önce kendi memleketinde böyle bir „sektör“ kurarak başlar. yâni, istanbul’da, ankara’da, izmir’de, antalya’da ve sâir şehirlerimizde lisân okulları kurulur, bu okullara dünyanın dört bir yanından, genci yaşlısı öğrenciler gelir ve türkçe öğrenir.

    böylece bir arz ve talep ilişkisi doğar; bu öğrencilere yönelik kitaplar yazılır. zamanla kimi yayınevleri bu işlerde mütehassıs olur. bu öğrencilerin konaklaması var, gidiş-gelişleri var, geldikleri yerde kalmazlar, istanbul’da gezerler, izmir’de çeşmesi, bodrumu, konya’da kapadokyası, kayserisi dolaşır para harcarlar.

    sonra bir memlekete „yabancı“ gelir-giderse, o memleketin yabanîliği kırılır, önce alışırlar, sonra öğrenmeye başlarlar, zenginleşirler.
  • hâlbuki, benim güzel memleketimin muktedirleri ne yapıyor; memlekete „bacasız sanayi“ kuracağına, deplasmana gidiyor, orada elâleme vergi ödüyor, ayağa hizmet götürüyor, orada „atadığı“ bir sürü işinin ehli olmayan câhile maaş ödüyor. bütün bunları da talep gelsin diye zararına yapıyor.

    sadece istanbul’daki goethe enstitüsü’nün bütçesi, bizim bütün yunus emreler’den daha fazladır büyük ihtimalle. ama adam orada sadece kurs vermiyor, almanca öğretmiyor.

    konserler var, filimler var. yarışmalar düzenliyor. burslar veriyor. kısacası adam tavlamaya çalışıyor. ama bunu da ucuz ucuz değil, şık bir şekilde, âdâbınca, üsturuplu bir şekilde yapıyor.
  • misâl filim yapıyor; o film yarışmalara katılıyor, ödüller alıyor, gazetelerde, dergilerde, tv’lerde haberi yapılıyor. (evet belki bizim ülkemizde böyle purogramlar izleyemiyoruz, gazetelerde okuyamıyoruz ama bunu yapabileceğiniz muâsır ülkeler var!) insanlar bu filimleri merak ediyor, izliyor. böylece o ülkeye karşı miktarı değişen bir merak uyanıyor.

    „sergi“ açıyor; sanatçısını, fotoğrafçısını tanıtıyor bize. reklam yapıyor. o sanatçıları istanbul’a dâvet ediyor; günlerce, haftalarca, aylarca ağırlıyor. senin sanatçılarına burs veriyor, ülkesine dâvet ediyor, orada yediriyor, içiriyor, ağırlıyor. ağızlara birer parmak bal sürdükten sonra geri gönderiyor. o „geri gelen“ sanatçılar da ağızları bir karış açık, ballandıra ballandıra yabancı ülkede kaldığı süre içinde yaşadıklarını anlatıyor.

    akademik burslar veriyor; alman öğrencileri, türkiye’ye, türkiye’den de almanya’ya götürüyor. hem zekâlarından faydalanıyor, hem zihinleri etkiliyor. ama bunu da bizim kahve ağzıyla söylediğimiz gibi emperyalist emperyalist yapmıyor! adam kütüphane kuruyor; o kütüphanedeki kitabı okumak için mecbûr gidiyorsun. müze kuruyor; o müzedeki nadîde eseri görmek için mecbûr gidiyorsun. laboratuvar kuruyor, araştırma yapıyor; incelemek için mecbûr gidiyorsun. „adam“ yetiştiriyor, tesis kuruyor; istifâde etmek için mecbûr getiriyorsun. kısacası yatırım yapıyor, para akıtıyor!