şükela:  tümü | bugün soru sor
  • ne zaman yurtdışına çıksam, türkiye'nin kasvetli ortamından uzaklaşıp ferahlıyor ve 20 kilo vermişcesine rahatlıyorum. ne etrafta sizi dikizleyen bir göz, ne politik gerginlik hiç bir şey yok.

    özellikle televizyonu açtığınızda haberleri seyredersiniz ve 5 10 dk boyunca ana manşet dosyalarını görürsünüz. genelde de bunu kimse siklemez. ama işte var mı var. öyle saatlerce de haberler olmaz. sonra kalkar dizi yerine programlar seyredersiniz. sokakta asker görmezsiniz, gazetede televizyonda dergilerde. ne haberlerde ne herhangi bir ortamda bir takım elbiseli korumalarıyla dolaşan yarıtanrı kılıklı politikacılar, hiç biri.

    bunlar ne anlama gelir? gerginlikten uzak sade bir yaşam. pantolonunuz yırtılsa bile umrunuzda olmaz. niye? burada kaç paralık adam olduğunuz o pantolondan bellidir. ama (özellikle batıda) başka yerde siz daha değerlisinizdir pantolonunuzdan.

    neyse,
    yurtdışına çıkmak, bir tür, kafesten ve gerginlikten uzaklaşmak gibidir.
  • virüs.

    ve o virüs bir kere kana girdi mi insan kendini tutamıyor. havaalanında diğer tatilinin planlarını yapmaya başlıyor.

    tabi döviz kurundan belinizi doğrultabilirseniz.
  • sebepleri aşağıdaki gibidir;

    - insanların birbirine saygı duyması, türkiye'de olup biten gereksiz davranış bozukluklarıyla uğraşmamak, saygı, bu kadar basit. sokakta saygı, iş hayatında saygı, belediye otobüsünde saygı, dilerse adam içinde "iğrenç çöl zencisi geldi" desin, oradaki adam buradaki kadar zenci hissetmiyor.

    - burada insanlar birbirlerinden nefret ediyor, bakın sevmiyor demiyorum, nefret ediyor. bunun da basit bir sebebi var, adaletsizlik. bu topraklarda asla adalet olmadı, bu kafayla da olmayacak. bu adaletsizlik insanlarda öyle bir travma yaratmış ki fırsatını bulan yanındakini düzmeye çalışıyor. bunun bir sınırı olmalı, burada sınır falan yok, her yerde ve her seviyeden kendi feodal beylerini çıkaran bir kültüre sahibiz.

    - değer yargıları: burada insanların birbirlerini yargıladıları şeyler çok basit. her şey göstermelik, göstermelik diplomalar, göstermelik arabalar, göstermelik bilgeçlik taslamalar,... insanı da kadını da hemen aşiret reisi görmüş köylü gibi bakıyor karşındaki insana, yani "bu adamın taşakları kaç kilo?", çünkü buna göre yargılayacak o insanı, kazandığı parası, maaşı, mevkisi, diploması, her şey önemli. eğer kendine denk ise ona göre samimiyet namına sıçacak ağzına tepesine binecek.

    - farklı olan her şeye tahammülsüzlük: burada, bu ülkede belirli bir doğru var. insanı da bu doğrulara göre insanlara değer veriyor, kadını da, erkeği de. bu doğrular o denli keskin, o denli net ki, bunun dışında kalan insan doğal bir yıpranma ve yalnızlığa itiliyor. eminim binlerce insan kendini zenci hissediyordur, kendi vatanında kendi öz vatanında zenci gibi hissetmek, aşağılık, dışarda, ilgisiz, kopuk, vahşi, yabancı, dışlanmış... ideolojiden bağımsız olarak var bu, bunu herkes birbirine yapıyor, gücü bulunca geçmişin travmalarından güç alan bir eziklikle vur vurabildiğince.

    - ikiyüzlülük: bütün az gelişmiş toplumlarda olduğu gibi burada da tarih boyu tokatlanmanın doğal sonucu olan bir yozlaşmışlık söz konusu. her konuda ikiyüzlü bir toplumda yaşamaktan bahsediyorum. bu insanlar, kahpelikler, bu bilinçaltındaki temizlenmeyecek ifrazatlarla dolu insanlar aramızda.

    - toplumsal ahlaki konsensuların yokluğu: burada toplum falan yok, kitle var, yani belli bir kurallar bütünlüğünü, sözlü ve alışkanlıklardan ileri gelen bir ahlakı kabul etmiş insanlar değil, rastgele kafasına göre yaşayan organize olamamış, bir kültür olabilecek kadar yakınlaşamamış insanların oluşturduğu bir yığın söz konusu. o "türk misafirperverliği" denilen şey, aslında yılışıklıktan başka bir şey değil. misafirperverlik kültürün varsa, tanımadığın insan tanrı misafiridir, bir yabancıyı el üstünde tutarsın, elbette bunlar eskiden varmış, ama şu an sadece ayakkabısına göre tartan ve strateji belirleyen kinik insanların ezici çoğunluğu var. aksini söyleyen bol kepçeden durumdan vazife çıkaran kişiliksiz ve zayıf karakterli insanlardır, onlar sürekli bir şeyleri sebepsiz iyi görmeye çalışarak bu dünyanın gerçeklerinden kaçmaya programlanmıştır ayşe özgün seyircisi gibi.

    - tüm makamların kapılmış olması: yani sen eşşek gibi çalış, bir de üstüne eşşek gibi çalışman ti'ye alınsın, taşak konusu olsun, iki bin defa "başımıza icat mı çıkaracan lan" diye takılsın millet, taşak konusu yapsın, senelerini eskit, sonucu ne için ki? x firmasından sırtını sıvazlayan akrabası, arkadaşı olan adam oraya sıfır emekle yönetici olarak gidecekken sen bunlarla uğraşacaksın. bir de en ufak başarıda egosunu şişirip, horoz gibi dolaşanlarla uğraşmak var. büyük çapta düşündüğünde feci yozlaşmış ve toplumsal adaletini tümden kaybetmiş iğrenç bir yığıntı söz konusu, o milyon dolarlık evleri insanlar, gerçek anlamda bir kitlenin meritokrasiyle etkin olmasını kasten (bkz: vatan hainliği) engelleyerek alıyor. mesele para değil, mesele bu kokuşmuş düzene katlanmak, bu insanlarla aynı ortamda seneler harcamak. elin avrupasında eğitim bedava, ev fiyatları ucuz, adam başından tırnağına ırkçı olmasına rağmen temel sosyal kodlara göre davranacak kadar "medeni", burada ise vatan millet sakarya edebiyatı yapıp boş bulduğunda seni dolandıracak, aşağılayacak, sana sebepsiz sırf kendi egosunu tatmin etmek için zarar verecek bir yığın çakal var. söyle hangisi birinci sınıf vatandaşlık, hangisi ikinci sınıf vatandaşlık? kaldı ki aynı belayı oğlun da çekecek, sen uğraşacaksın, o da uğraşacak. ne için?
  • t.c. vatandaşı için haram olandır.

    şöyle ki; alman bir arkadaşı olan adam arkadaşına, "çık gel 1 hafta kalırsın yanımda dese", gider 10 yıllık pasaport için toplam 60 euro civarı pasaport ücreti, 100 euro civarı da ucuz bir charter gidiş geliş uçak bileti alır gelir.

    tersi olsa ve türk olan alman arkadaşının yanına gitmek istese, yeni 10 yıllık pasaport için 450 tl, vize için destekleyici belgeler toplamak için 5 gün uğraşıp yaklaşık 300 tl, tüm belgeleri bir zarfa koyup, ankaradaki konsolosluğun acentesine belgeleri götürüp teslim etmesi icin ankaradaki bir aracıya 60 euro, vize içinse 80 euro harcaması gerekir.

    bizimki daha uçak bileti bile bakmadan kafadan en iyi ihtimalle 500 euro masraf yapmışken ve daha vizeyi alıp alamayacağı da garanti değilken alman adam sadece 160 euro harcayarak çoktan uçağa bindi geldi.

    ps: bizimki olur da bir şekilde havalimanına gelirse kapıdan çıkarken de son defa yurtdışı çıkış harç pulu dayarlar.
  • yalnız yapılması büyük keyiftir. başka biri gibi davranabiliyorsunuz. istediğiniz karaktere bürünebiliyorsunuz.
  • geleceğe dair hedeflerimden biri. içimden bir ses, doğup büyüdüğüm ve şimdilerde çalıştığım şehrimde gezerken ara ara sesini yükselterek günü geldiğinde başka ülkelere gideceğimi söylüyor. haksız da değil. aklımda japonya ve finlandiya'ya gitmek, hangisinde rahat edersem oraya yerleşmek var.

    japonya'ya gidersem sony ürünlerini acayip ucuza düşüreceğimi, anime koleksiyonu yapıp misshannahminx'i bulacağımı ve bol bol uhu çekeceğimi düşünmekteyim. pes'te japonları ütüleyerek, çekik gözlü olmayan bir yerel kahraman olacağımdan şüphem yok.

    finlandiya'ya kapak atarsam da, her haftasonu fiyord kaçamakları yapıp çölde bedeviye hayran hayran bakan kutup ayısı gibi muazzam güzellikteki fiyortlara bakmayı, bulursam (ki bulamayanı dövüyorlarmış) finli bir elfle evlenmeyi düşünmüyor değilim. thor'un çekiç salladığı, loki ile dalaştığı koca iskandinav yarımadasında bir hayat kurmak şükela olsa gerek. hem finlandiya'da nokia da var. telefonları ucuza maledip eşe dosta nokia telefon armağan ederim. forsum olur. köyde namım yürür.
  • hayatım boyunca hayal edip de(hayal ile hayat acaba aynı kökten mi türediler bu arada ya) sonunda gerçekleştirmiş olmamın bana nasıl bir haz verdiğini anlatmamın zor olduğu eylem.

    çoook uzun zamandır, içimdeki yeni kültür, dil, insan(ayrım yapmamamız şeylerin listesi gibi oldu), yemek, içki, tarih merakından dolayı yapmak istediğim şeyi, sonunda gerçekleştirmiş bulunuyorum. evet bunu söylemek bile inanılmaz. umarım herkes gidebilir. bakış açısı çok geniş birisi olan bir şahıs dahi olsanız, bu eylem sizin bakış açınızı boydan boya değiştirmekle mükelleftir.

    sözlükte 4 aydır 2000. girdimi hangi konu hakkında yazacağımı düşünüyordum. 1000.si black books hakkındaydı. (bkz: #22831491) ve sonunda 2000. girdimi neyin hakettiğini buldum geçenlerde... geçen haftaki kısacık italya tatilim.

    bunu birlikte yapmak istediğim kişinin annem olmasını dilerdim belki, fakat sevgiliyle gitmek de bir o kadar güzel. tamamıyla farklı iki şeyi karşılaştırdığım için bir acayip durdu bu cümle gözümde.

    efendim hazır bayram tatili falan araya girmişken, bir yere gitmemiz gerekecekti. ben buna dayanamıyordum. geri kalan her şey bunun tersine olması şeklinde işaret verirken ben inadına planımı yaptım, kulaklarımı eleştirilere kapadım ve başka önemli yerlere (daha önemli ne olabilir allah aşkına?) harcanması gereken parayla tatile gitmeyi kesinlikle kafaya koydum. rezervasyon yapmanın çok zor olduğu uçak siteleri mi dersin, kredi kartı pek kullanmayan şahsımın o biletleri almak için acenta kovalaması mı dersin, hiç sallamadım. dedim ben gideceğim ulan, yaz bittiğinde ben yurtdışını en azından bir kere de olsa görmüş birisi olacağım.

    ve roma'yı seçtim. tabiî ki ekşi sözlük'te yazılanların da hemen hemen hepsini okudum. normalde saçmasapan şeyler için her daim yandex haritalar'ı veya google street view'u kullanan ben, bu sefer roma sokaklarını gezmedim. sabrettim ve ilk defa gidince görmek istedim. ve öyle yaptım. roma termini istasyonu hakkında bir sürü şey okudum, ama fotoğraflarına pek bakmadım, gideyim ve ağzım açık kalsın istedim.

    taa bilmem nesinin bilmem nesindeki sabiha gökçen havaalanına aç billaç sabahın köründe yetiştikten sonra, aynı zamanda ilk uçak yolculuğuma da eşlik etmiş, sevmediğim pegasus havayolları'nı tercih etmek zorunda kalmıştım. ama farkeder miydi? o uçak inince yurtdışındasın ulan! hayatımın hayali! sıradan bir insan "mal mısın kardeşim, alt tarafı iki saat ötesi" falan diyebilir. diyebilir çünkü beni bilmiyor olacaktır. bilenler ise zaten "oo gitmiş sonunda vay be" falan diyorlardır şu an.

    sabiha gökçen'den uçağa bindik ve sofya üzerinden istikametimize doğru yol almaya başladık. aman allah'ım, o ne manzara. boğaz, istanbul vs. ayaklarınızın altında. adalar'a bakıp birkaç hafta önce yüzdüğüm sahili görmeye çalışıyorum falan filan. o kadar da güzeldi o görüntü. ama daha önemli şeyler vardı. yarım saat içinde havada da olsa türkiye'de olmayacaktım artık. selpak bile vermeyen pegasus havayolları'nda, inadına inadına uçakta bira içtik, iğrenç cappucino falan içtik(aroması sıcak suydu) falan derkeeeen bir baktım adriyatık'in üstündeyiz. ve o da nesi, italya'nın doğu kıyıları!!!

    ya ne güzeldi o görüntü, az sonra roma'da olacağız ve şu sağ taraf venedik tarafı, bilmem ne derken asıl inişe geçtik! vee işte fiumicino havaalanındayız! diğer bir ismiyle leonardo da vinci havaalanı. aman allah'ım, pasaport kontrolünde sıra bekledikten sonra aşırı kolay geçiyoruz. ve ingilizce'yi ilk defa yurtdışında kullanıyorum. zamanında hayal ettiğim gibi heyecan da olmadan haliyle.(yanımdaki sevgilim amerikalı ama yine de nedense konuşmaları ona hiç bırakmadan ben yapıyorum, o kadar hevesliyim) o italyan aksanlı ingilizceleri duymak... falan derken terravision servisi ile kendimizi roma termini'de buluyoruz! evet o kendime bile çaktırmadan (bakın size de çaktırmadım) birkaç fotoğrafına baktığım koskocaman http://www.dennisflood.com/…rmini_entrance_7435.jpg roma termini]'nin önündeyim lan!!! oha yani. bayağı bayağı orada poz falan veriyorum. gidip bir telefon kartı vs. alıyorum oradayken. he bu arada o uluslararası diye övündüğümüz vodafone oradaki süre içerisinde bir kere bile arama yaptırmadı bana. daha servisteyken bunu anladığım için telefon kartıyla haber verdim bizimkilere. 5 euroya 20 dakika konuşturuyor burayla not olsun diye düşüyorum. tabiî kartı nereden alacağımızı, telefonların nasıl çalıştığını ve arama yapmayı çözene kadar meraklanmışlar. ama ben şu an etraftaki dergicilere ve sigara satıcılarına bakıp farklı her şeyi incelemekle meşgulüm. daha dakka 1 gol 1 hesabı ispanyol musun falan soruları alıyorum yer yön sorarken, "æaeaaaaaa espanooool??????" şeklinde. yoo diyorum turchia. haaa falan nidaları. birkaç "hmpfs iyi güzel" gibimsi surat asıklıkları dışında türkiye'yle ilgili tek bir kötü şey duymadım orada, hatta istanbul lafını duyan herkes oooooooooooo istanbuuuuul şeklinde olaya girdiler adalar sultanahmet falan.

    ve bundan sonra gün o kadar süper geçmiyor benim hafif inadım yüzünden. sebebi de komik. çünkü ilk yurtdışı yemeğimin, hele italya'dayken, çok sağlam olmasını diliyorum. allah'ım her tarafta acayip pizzalar mizzalar ama resmen bambaşka pizzalar! ama açıkça belli ki turistik yerin tam göbeğindeyiz ve hiçbir şey öyle güzel olmayacak. klasik ara sokaklarda bulalım mantığıyla gezmeye başlıyoruz.

    ilk işim ne? tabiî ki galatasaray! galatasaray ulan! şampiyonlar ligi kur'aları çekilecek oranın saatiyle 5.30 6 gibi!!!!!!! hemen gidip trinitiy college isimli bir irish pub buluyorum via del corso üzerinde yürürken bir ara sokakta. aç karnına kilkenny's alıyorum hemen! denenmeden durulur mu!!! ben söyleyince barmen ve oradaki 3-5 kişi de merakla izlemeye başlıyor tabiî. ve işte rakipler!!! manchester united, braga ve cluj. ben böyle aha aha galatasaray aşkım bak derken millet garip garip bakıyor. yazık canlarım ya. hayatlarında kaç kere bir galatasaraylı hayatının ilk yurtdışı yolculuğunda kendilerine gelip rica edip şampiyonlar ligi kur'alarının çekilişini izleyecek? şaşırsınlar tabiî. bir bira daha içip gezmeye devam ediyoruz.

    haa bu arada otel motel ayarlamadım. tabiî ki her şey doğaçlama olmalıydı. gidip işte bu güzel deyip orada kalmalıydık. oldu mu öyle? pek olmadı tabiî. akşama doğru hâlâ yemek yememiş fakat çoğu turistik yeri halihazırda görmüş bir şekilde kendimizi vatikan cıvarlarında bulduk. (ottaviano metro durağından inip yürümeye başladık öyle) orada filipinli mi artık bangladeşli mi bir internet kafeciden çok süper bir otel bulup, aynı yerden telefonla yer ayırtıp oraya doğru yol aldık. ve eşyaları koyup akşam yemeği için barberini meydanı'nda güzel bir pizzacı bulduk. garsona livorno'yu tutuyorum dedim 2 dakika gülmekten alıkoyamadı kendini. sonra bedava şampanya ikramıyla birlikte çok güzel bir pizza yedik. ama yine turistik yer olduğu için en iyi pizza o değilmiş, ertesi gün anladık.

    bence her günü saat saat manyak gibi anlatmaktan vazgeçip saadede geleyim.

    roma... bu üç noktayı çok kolay kullanmam tek kelimelerden sonra ama roma bunu hakeden bir yer. öyle bir yer değil. çok güzel. gerçekten güzel. bütün her şey şehir merkezi'nde ki burası centro historico diye geçiyor. ispanyol merdivenleri, vatikan, aşk çeşmesi (fontana di travi), piazza navona, e tabiî colosseum... emmanuell ii binası falan... aman allah'ım. (oha şu an dışarıdan geçen arabada yakarım roma'yı da yakarım çalıyor. güzelmiş ya.)

    sonra ikinci ve üçüncü gece farklı bir otelde kaldık ve orası da çok güzeldi... pencereden süper bir roma manzarası gözüküyordu. ilk otelin kahvaltısı harikaydı. italyanların o çok güzel yemeklerine rağmen dünyanın en garip kahvaltısına sahip olduklarını biliyor muydunuz? ben biliyordum gitmeden önce ama ona rağmen bayıldım çünkü sadece cornetto ve kahve değildi tabiî ki! (bkz: italyan kahvaltısı)

    quatto motta uno pizza! (doğru olmadığını biliyorum, her yerde herkes bunu anladığı ve ben doğrusunu bu sandığım için özellikle yazıyorum. ki benim gözümde hâlâ doğrusu bu hehehe) ve chao! diyerek sözlerimi bitiriyorum...

    o aşk çeşmesi ne güzel ah ne güzel ne güzel... gelatoları pizzaları sonra anlatırım.

    roma'yı özledim. çok özledim.
  • gidiş süresine ve gidilen yere bağlı olarak heyecan katsayısı değişir. 1 yıldan uzun bir süreliğine gidiyorsanız ilk aklınıza gelen arkanızda bıraktıklarınız olsa da asıl sorunun yanınızda götürmeye kalkıştıklarınız olduğunu uçağa binerken farkedersiniz genelde.
  • iş için şirketin parasıyla gidilince pek güzel olan hadise. akşamdan iş çantasını, pasaportunuzu paranızı vb hazırlarsınız. adeta insan kendini gizli göreve giden ajan gibi hissediyor.
  • ilk kez uzun vadeli çıkanlarda bir kendi kimliğini sorgulama durumunu mutlaka yaşatır. aidiyetlerin hiç olmadığı kadar kendi gözüne çarpar. çünkü kendi ülkende çoğu insanda sıradan olan kimliğin artık yalnız ve farklıdır. bir bocalama durumu yaşanır. bilmiyorum bu bocalamayı yaşamayan biri var mıdır (ha bir de öyle türk mahallesi kurarsan gittiğin ülkede olmaz tabii)

    sana giydirilmiş hazır önyargılar insanı kısıtlayabilir. ve belki de kendini hazır kalıplarla ama daha iyi tanırsın (müslüman, sosyalist, milliyetçi vb.) bunlar etiket olmaktan çıkar ya gerçeğe bürünür ya da kaybolur. ama bir bocalama evresi olur ki o evre zamanı hiç hoş değildir. güzel dğeildir. hiç kimsenin bilmemesi istenir o toy, kararsız, geçici zamanları.