şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: kek yapmak).
  • verilen bir görevi başaramamak, hatta daha çok karmaşık hale getirmek.
  • (bkz: bok etmek)
  • (bkz: bukkake)
  • bulunduğun noktadan ulaşmak istediğin noktaya doğru hareket ederken hayatı kendine zehir etmek, bulunduğun noktanın da güzel yanlarını görememek.
    ne ileriye gidebilmek, ne de yerinde kalabilmek...
  • yola çıkıyorum.

    bir önceki yerin bir daha asla olmayacağı yere... hep ama hep aynı yıllardır. sabit duramamaktan yana sıkıntım ağır.

    sanki herkes bulunduğu yerde bulunmaya hiç zorlanmamış gibi. ben, onlar oradayken yanlarına gidiyorum ve onlar çok mutlular. makyajlı çıkmışlar evlerinden. rimelleri aynanın hep aynı alt çekmecesinde. çekmece yıllardır aynı. ben yola çıkıyorum. ayakkabı ve çanta eskitiyorum -ki kadınlar kadar düşkün olmadığımdan- hep eski ayakkabı ve çantamla, yola çıkıyorum.

    geride kalanları hatırlamak için onlara telefon etmek yerine, seslerini yükselttikleri nadir zamanlarını düşünüyorum. hepsinin en doğal olduğu; bir ağacın kalın dalına çıkmış, aşağıdaki avcısına korkutucu çığlıklar atmaya çalışan maymun yavrusunun aslında korkak ama dışarıdan saldırgan göründüğü zamanlar gibi zamanlarını.

    insanları kızgınlıklarıyla tanımaya çalışmamın asıl sebebi; limitlerinin en çok nereye kadar yükseleceğini görme çabası değil, karnı çok aç iki günlük bebeğin, ağlarken duyurmaya uğraşırken kendini, ona bakıp da ne kadar acıkıldığını anlayabilmek gibi anlamak.

    kızgınken telaffuzu değişenler, en saf olanlar. en yakınındaki eşyayı; bir çantayı mesela duvara fırlatanlar en çok acıdıklarım. hiç tepki vermiyormuş gibi görünüp sigara paketine uzananlar çok kırılgan. gözlerini kaçırarak yan masalara, öne eğilip dişlerini sıkarak tehdit edenler, en güçsüzler. ani bir kahkahayla yumuşak bir küfür savurarak önüne bakanlar; en sinirlenmiş olanlar. birden ayağa kalkıp kovmaya çalışanlar beni, en yalnızlar. ve yine birden ayağa kalkıp gidenler, yalnızlığını çoğalttığını bildiği halde, evde bekleyen sevgilisine doğru yürüyen yarı yalnızlar.

    tam da, olmam gereken yerdeyim diye düşündüğüm anlarda yola çıkıyorum. tam hoşlanmışken yeni hayatımdan. tam; herkesin beni içten sevdiğini, gidersem bir gün mutlaka özleyeceğini anladığı anda. yolda yürürken ilk gördüklerinde de iyi insan olduğumu anladıklarını ve tanıdıkça bu düşüncelerinde ne kadar haklı olduklarını anlattıkları anda. yola çıkıyorum...

    yola çıktıktan sonra arkamda kalanlar yeni sevdikleriyle buluşmak üzere açtıklarında çekmecelerini, dudaklarını aşağı doğru uzatıp, bir gözleri yarım açık sündürürken kirpiklerini, aynanın kenarındaki alelade bir lekeye takılıp "nerede?" diye sorduğunda ben, birbirinin aynı küçük şehirlerde, hep aynı masada, birbirinin aynı ince rakı kadehlerinin dışındaki soğuk ıslaklığı baş parmağımla yukarı doğru ittiriyorum. toplanan sular aşağı doğru aktıkça hızlıdan, işaret parmağımla engelleyip, kadehe geri sokmaya çalışıyorum.

    ben bazen, çok yavaş ama çoğalarak ilerleyen bir yalnızlık üzerine düşünürken, bazı kirpikler "artık gelme" diye kalkıyor yukarı. artıklarım bile gelemiyor zaten. bazen bir aynanın önünde, ilk buluşmanın heyecanı içindeki bazı gözler, kenarındaki nemden olsa gerek çok koyu siyah akarken, benim yüzüme tersten "ıkar iney" yansıyor.

    ısrarla yüzüme gözüme bulaştırdığım çok güzel bir hayat akıp giderken elimden, merdivenleri uzun topukları yüzünden yan yan inen bir kadın, bindiği arabanın güneşliğine gizlenmiş aynaya bakıp, gözünün kenarındaki çok koyu siyahları yukarı itiyor. "hadi vazgeçelim bu çok güzel hayattan" diyor bana içinden. "gel vazgeç... gözüm yüzüne bulaşsın"

    korna gürültüsünden kendini duymuyor, çok ama çok güzel bir hayat, az kalıyor.

    ve orada çok uzak bir masada ben... ta amına koyayım öyle arabanın...
  • çocuklarda, bilim insanlarında, sanatçılarda çok sık görülür.