1. aslinda bircok ornegi vardir.

    ama ziya paşa’nın ali paşa’yı müthiş bir hicivle yerden yere vurduğu şaheseri muhteşem bir alay etme.

    genel hatlariyla ele aldigi konulardan kisaca bahsedecek olursak: ali pasa'nin giritisyanini bastirmak icin oraya kadar gidip ancak adaya ozerklik vererek isyani bastirmasi, huzur saglansin diye belgrad kalesinin sirbistan'a oylece terk edilmesi, basin ozgurlugunu kisitlayarak sadece kendi denetiminde yayin yapan gazetelere izin verilmesi, padisah abdulaziz'in o vakte kadar hanedanin en buyuk erkegine gecen taht veraset usulunu kendi buyuk ogluna gecirmek istemesine ali pasa'nin verdigi destek, cesitli mallarin vergi altina alinmasi ve kagit paranin cikarilmasiyla cikan pahalilik ortami ve bozuk mali durum sayilabilir.

    buyrun bu harikulade eseri okuyun. kasidenin güncel türkçeye uydurulmuş hali de parantez içlerinde yazılı.

    ---
    asagidaki bolum alintidir. kaynak en altta belirtilmistir:
    ---

    “asıl kaside bölümü, izmit mutasarrıfı fazıl paşa tarafından kaleme alınmış gibi gösterilmiştir. paşa böylelikle, dalavuğu bildiği kimseleri de hicvetmiş olmaktadır.” semsettin kutlu

    “mübalağa edilmeksizin denebilir ki, o tarihte osmanlı ülkesinde tek bir kişi gösterilemez ki –okuma yazma bilsin de- bu eserin bir nüshasını edinmiş olmasın.” ebuzziya tevfik

    ---

    çok değerli sadrazam paşa hazretlerinin, girit görevindeki üstün başarılarına dair izmit mutasarrıfı saadetlü fazıl paşa’nın tanzim etmiş olduğu zafer-nâme’dir.

    bârek-âllâh zehi kevkebe-i âl-ül âl
    levhaş-allâh aceb musret-i feyz ü ikbâl

    (allah mübarek etsin, bu kadar yüce ve debdebeli bir mevki ve maşallah ne görülmemiş bir zafer, gelişme ve yücelme)

    hak bu kim görmedi âgaaz edeli devre felek
    böyle bir feth ü zafer böyle şükûh ü iclal

    (doğrusunu söylemek gerekirse dünya dünya olalı böyle bir fetih, böyle şan, şeref ve yücelik görmedi)

    lerze saldı feleğe nârâ-i hayye-k-allâh
    râşe verid küreye gulgule-i yâ müteâl

    (“allah sana ömürler versin” naraları sanki feleği titretti, ya allah çağrışmaları her tarafa ürperti verdi)

    kimseler olmadı bu feth-i mübînde mazhar
    ne skender, ne hülâgü, ne sezar ü anibal

    (böyle uğurlu ve şerefli bir zafere kimseler; ne iskender, ne hülâgû, ne sezar, ne de anibal gibi kumandanlar bile nail olamadılar)

    âferin himmetine âsaf-ı âli-kadrin
    oldu şâyeste-i tevfîk-i cenâb-ı müteâl

    (o yüce mevkili vezirin himmetlerine doğrusu aferinler olsun, tanrı bile kendisini yardımına layık gördü)

    girit’i aldı geri savlet-i seyf ü kalemi
    halkına gelmiş iken dâiye-i istiklal

    (kılıcının ve kaleminin saldırısıyla girit’i adeta yeniden fethetti. gerçi, ada halkına bir özgürlük davası gütme gelmişti ama o bunu umursamadı)

    devleti eyledi bir öyle beladan âzâd
    yoksa pek müşkül olurdu şu zamanda ahvâl

    (böylelikle, devleti büyük bir beladan kurtardı, yoksa şu zamanda durum çok kötü olacaktı)

    ihtiyâr eyledi bu kışta şu müşkül seferi
    yoksa kim etmiş idi kendisini istiskaal

    (kendisini zorlayan, “hadi git” diyen kimsecikler olmadığı halde, o, şu kışta kıyamette bu çok zor zaferi kendi isteğiyle üzerine aldı)

    bu ne gayret, ne hamiyyet, ne şecâattir bu
    hiç görülmüş mü tevârih-i selefte emsâl

    (hey allahım, bu ne çalışkanlık, işseverlik ve yurtseverlik, bu ne cesaret! eski tarihlere şöyle bir bakın, hiç böylesinin eşi benzeri var mıdır?)

    askere verdi kumandayı misâl-ı bonapart
    gerçi kim gelmedi hiç silsilesinde general

    (gerçi herifin silsilesinde hiçbir asker, general yok ama; kendisi askere öyle bir kumanda verdi ki sanırsın tıpkı napolyon)

    vermedi ablukada şân-ı donanmaya halel
    ingiliz devletinde olsa sezâdır amiral

    (kuşatma konusunda donanmamızın şanına en küçük bir söz bile getirmedi. eh, artık ingiliz devletine amiral olsa da yerindedir)

    vâkıa haylıca can, haylıca mal oldu telef
    etti ammâ ki cezire şerefin istîhsâl

    (gerçi bir hayli can, hayli mal kaybettik ama; değil mi ki adanın şanını şerefini elde etti, eh bu da değer doğrusu)

    iktidâ eyledi “el affü zekaât-üz-zafer”e
    etmedi tâife-i bâgîyeyi istisâl

    (zafer kazandı ya, tabii af zaferin zekatıdır, diyecekti. bundan dolayı olmalı, ayaklanmış eşkıyayı yakalatmaya lüzüm görmedi)

    ya o takrîri ki tafsîl eder icraâtı
    hüsn-i tâbir ü belagatta bulunmaz emsâl

    (ya, hele yapıp ettiklerini bir bir sayıp dile getiren konuşmaları ve yazıları! o güzel sözlerin, o ustaca dil ve anlatımın eşi benzeri yoktur)

    ser-te-serşîve-i i’câz ü ser-â-ser mazmun
    lafzı pür nükte ve her nüktesi lebrîz-i hayâl

    (veciz ve özlü sözleri baştan başa incelikler ve nüktelerle doludur; her nüktesi baştan başa güzel hayallerle süslüdür)

    kan saçar hâme-i hun-rîzi mürekkep yerine
    meşrebi mâreke-i rezme olunca meyyâl

    (ama, bir de niyeti savaşta yönelmeyegörsün; alimallah o zaman kalemi mürekkep yerine kan saçmaya başlar)

    zülf-i yâre dokunur mes’elede hâmesinin
    târ-ı mânâ dökülür pâyına kangal kangal

    (zülfüyare dokunan meselelerde kaleminden ayakları ucuna kangal kangal mana telleri dökülür)

    yazdığı şeylere mümtâz ü fuat alkış-hân
    gördüğü işlere takvim ü ceride dellâl

    (yakınları olan mümtaz efendi ile fuat paşa, onun yazdıklarını durmadan alkışlarlar; takvim-i vakaayî ve ceride-i havadis gazeteleri ise yaptığı her işin tellalıdırlar)

    öyle bir şöhrete mâlik ki mülûk-i âlem
    nâmını bilse eğer elbet anar b’il-icbâl

    (öyle bir büyük ünü vardır ki, dünya hükümdarları kendisinin adını duymuş olsalar elbette kendisini saygıyla anarlar)

    öyle bir kudrete sahip ki murâd eyler ise
    görünür sûret-i imkanda nice emr-i muhâl

    (öylesine bir gücü vardır ki, niyet edecek olsa, yapılması imkansız şeyi bile –yapılmasa da- yapabilmiş gibi gösterebilir)

    kendi sultan değil amma ki nice sultânı
    maksadı üzre eder bende gibi istimâl

    (kendisi padişah değil ama nice padişahı, arzusu ve isteği yönünde, köle gibi kullanmasını pek güzel bilir)

    padişâhın adı vardır yalnız dillerde
    zâtıdır taht-ı hükûmette hakiki fa’al

    (padişahın dillerde sadece adı vardır; yoksa hükümetin de tahtın da tek yöneticisi odur)

    her ne işler ise “la yüs’el ammâ yef’al”
    her ne hükmeylese âzâde-i takyîd-i suâl

    (son derece başına buyruktur, yaptıkları hakkında kimse kendisinden sual soramaz. öylesine sorumsuzdur ve neye karar verecek olsa çekinmeden dilediğini yapar)

    mısır’da eyledi tağyîr-i verâset hükmü
    etti bir yüzbaşıyı memleketyn üzre kral

    (canı istedi, mısır’da veraset usulünü değiştirdi ve yine aklına esti, eflâk ve boğdan’a bir yüzbaşıyı kral yapıp işin içinden çıktı)

    belgrad kal’asın ihsan ile sırbistan’a
    devleti kıldı tamâmiyyetini istikmâl

    (devletin mülkiyet tamamlığını iyice pekiştirmek için tuttu belgrad’ı sırbistan’a hediye etti)

    karadağ kal’aların yıktı ise hükmü nola
    paşa tevfik-i hudâ ile eder kal’-ı cibâl

    (paşa, hükmü ile karadağ kalelerini yıktıysa ne çıkar; o allah’ın izniyle dağları bile yıkar)

    rum’dan, ermeni’den yaptı müşir ü bâlâ
    eyledi resm-i müsâvât-ı hukuku ikmâl

    (halk arasında eşitliği tamamlamak mı gerek? tamam, o bu işi rum’dan, ermeni’den mareşaller yapmak ve onlara en yüksek rütbeleri vermek suretiyle gerçekleştirdi)

    verdi maliyeye tedbîr-i musibi bereket
    buldu hep sâye-i lütfunda cihan vüs’at-ı hâl

    (yerinde tedbirlerle maliye işleri haline yoluna girdi; lütfü sayesinde bolluğa ve rahatlığa kavuştu)

    tuz, tütün resme girip, oldu hazine lebrîz
    etti tahvîl-i kavaaimle nükûd istahsâl

    (tuz ve tütün gibi şeyler de vergiye bağlanarak devlet hazinesini parayla dolduruldu. kağıt paralar çıkarmak suretiyle para bolluğunu elde etti)

    itibârı ile yaptı nice istikrâzât
    yoksa maliye işinde görülürdü işkal

    (pek büyük itibarı olmalı ki, bunun sayesinde epey dış borçlanma yaptı, yoksa memleketin maliye işlerinin gidişi kötü olacaktı)

    tutalım cümle umûrunda hiyanet etmiş
    şu girit hizmetini varmıdır inkâra mecâl

    (hadi diyelim ki hiçbir şey yapmadı, her işi memleket için bir hıyanet oldu. bütün bunlar böyle olsa bile şu girit’teki hizmetini inkar edebilir miyiz)

    böyle iş görmeli ibkaa ise maksat nâmı
    ne revâ şöhret için zemzem’e olmak bevvâl

    (insan, adını edebileştirmek isterse işte böyle işler görmeli, yoksa adımı edebileştireceğim diye zemzem kuyusuna işemenin alemi var mı)

    hâmî-i din-i mübin, muhyî-i şer’-i enver
    hâfız-ı devlet ü derhem, kün-i evsân-ı dalâl

    (kendisi dinin de, şeriatın da, devletin de, hatta yolundan sapıtmışların tapındıkları putların da en büyük koruyucusudur)

    kangı hengâmeye girdiyse muzaffer çıktı
    değmedi ârızına latme-i “el harbi-sicâl”

    (hangi çatışmaya, savaşa girdiyse oradan hep zaferle çıktı; yenilgi ve yenilginin üzüntüsü nedir görmedi)

    esb-i devlet bu terakkide gider miydi aceb
    olmasa himmeti mehmiz-zen-î istîcâl

    (acaba, üstünde onun gibi acele acele mahmuzlayıcı bir süvari bulunmasaydı, devlet atı terakki yolunda böyle hızlı yol alabilir miydi)

    kendinin gayret-i millîyesi koymaz, yoksa
    çekilir yük mü bu mihmet kişi olsa hammâl

    (kendi ulusunu çok seven bir kişi oldugu için bu işlere katlanıyor; yoksa, bu mihnetli devlet yükünü insan hamal olsa yine de taşıyamaz)

    nazar et sûret-i zîbâsını maşaallâh
    nedir ol vech-i mübarek, nedir ol hüsn ü cemâl

    (maşallah, hele şu süslü ve güzel yüzüne bak: o ne mübarek yüz, o ne büyük güzellik)

    kadd değil, kaamet-i mâtbûası bir serv-i sehî
    göz değil çeşm-i dilârâsı, yenâbî-i zülâl

    (düzgün endamı boy değil, sanki düzgün ve güzel bir selvidir. o güzelim gözleri sanki göz değil, sanki tertemiz bir su kaynağıdır)

    öyle destûr-ı muazzam ki nakîb-ül eşrâf
    gelse ger meclisine câyı olur saff-ı niâl

    (o, öyle ulu bir vezirdir ki peygamber soyundan gelmiş en büyük bir din adamı bile meclisine gelecek olsa ancak en geri sıralarda yer alabilir)

    öyle nazik ki, eğer şapkalı bir kunduracı
    evine gelse, eder tâ kapıdan istikbal

    (öylesine naziktir ki evine, şapka giyişinden, frenk olduğu anlaşılan bir kunduracı bile gelecek olsa koşup onu tâ kapıdan karşılar)

    öyle bir cerbeze-i nutku var kim, eyler
    hasmının hakkı dahi olsa elinde ibtâl

    (öyle bir cerbezeli konuşması vardır ki, bu konuşması sayesinde haklı olan düşmanını mutlaka haksız çıkarmasını becerir)

    çok mudur avrupa’ya gitse ukab-ı şânı
    beykoz’a gekboze’den gelse aceb mi kartal

    (ününün kargaya benzer şan ve şerifi avrupa’ya kadar gitmiş çok mu? gebze’den beykoz’a bir kartalın gelişi şaşılacak şey midir)

    kahrına uğramadı, uğrasalar bir kerre
    ne tavanlarda gezer fare, ne dağlarda çakal

    (kahrına uğramadılar yoksa, hele bir uğrasınlar, o zaman ne tavanlarda fare, ne de dağarda çakallar dolaşabilirler)

    hep teennî-i hakîmâneden eyler neş’et
    tab-ı pâkinde eğer var ise cüz’î ihmâl

    (eğer, temiz yaradılışında ve mayasında azıcık ihmal ve apırlık varsa, bu, onun her şeyi ağır ağır ve filozofça düşünme alışkanlığından ileri gelmektedir)

    himmet ü meşrebi de kaddi gibi âlidir
    çünkü esmâ olunur nâsa semadan inzâl

    (çalışkanlığı ve tabiatı da boyu gibi yüksektir. çünkü isimlerde de insanlara göklerden indirilir)

    sayesinde o kadar etti cihan kesm-i huzûr
    eylemez kimse duasında dakika ihmâl

    (bütün dünya onun sayesinde o denli rahata ve huzura kavuştu ki şimdi kimse bir dakika bile ona dua etmekten geri durmuyor)

    hânümânı yıkılırdı nice ehl-i hünerin
    cânib-i affa eğer olmasa tab’ı meyyâl

    (eğer, mayasında affetmek gibi bir şey olmasaydı, şimdiye kadar pek çok değerli kimsenin evleri barkları başlarına yıkılmıştı)

    nakd-i va’di ile hemyân-ı zaruret lebrîz
    zer-i lütfü ile ceyb-i fukara mâlâmâl

    (vaatlerinin bolluğu ile bütün sıkıntı çekenlerin cepleri ve keseleri dopdoludur; lütfunun altınlarıyla fakir fukaranın ceplerinin de dopdolu oluşu gibi)

    kâle-i servet ü dârâtına olmaz arşın
    galle-i nimet-i bî gaayeti bilmez mikyâl

    (servetinin ve ihtişamının kumaşlarını ölçecek arşın yoktur. nasıl ki nimetinin bitmez tükenmez tahıllarının da ölçeği bulunmadığı gibi)

    vali-i mısır ile sultandan alırdı ihsan
    maksadi olsa idi cem’i nukûd ü emvâl

    (onun, öyle parada pulda gözü yoktur; olsaydı hem padişahtan hem de mısır valisinden devamlı ihsanlar alırdı)

    beytini, mâlını yaktıysa eğer nâr-ı harîk
    kârgirini bina eyler anın beytülmâl

    (malını ve evini yangınlar yaksa bile bunun önemi yoktur, eğer böyle bir şey olursa daha iyilerini devlet hazinesinden yaptırır)

    âsafâ himmet-i mahsusa-i tedbîrindir
    elleyen devleti bu hadd-i kemâle îsâl

    (ey yüce vezir, devleti bu en yüce mertebeye ulaştıran senin özel çabaların ve çalışmalarındır)

    geldi bir hâlefe kim devleti osmâniyye
    hissolunmaz gibidir şâibe-i izmihlâl

    (osmanlı devleti –sayende- öyle bir hale geldi ki, artık dağılave çözülme olsa bile bunun kolay kolay farkına varmamaktadır)

    bu ne talih ki cihan hasmın iken bunca zaman
    müstekillen olasın taht-nişîn-i ikbâl

    (sende de ne talih var ki, bütün dünya sana düşman oldugu halde, sen yine de ikbal mevkiinde tek başına ve rahatça oturmaktasın)

    ne dirâyet bu ki yirmi senedir vaad ederek
    aldatıp avrupa’yı, âlemi ettin iğfal

    (sende gerçekten nasıl bir dirayet var ki, yirmi yıldır sadece vaatlerle avrupa’yı ve bütün dünyayı aldatabiliyorsun)

    müslüman lânet eder, gayrı-müselman lânet
    kimseler kıymetini bilmedi hâlâ bu ne hâl

    (müslüman olan da müslüman olmayan da sana lanet okuyor. şu dünyada kimse senin kıymetini bilemiyor garip değil mi)

    erbaîne kadar elbette sürer germi-i bahs
    istesem ben ne kadar vasfını etmek icmâl

    (ben senin özelliklerini ne kadar özetleyerek anlatmak istesem, yine bu sıcak konu en azından kış sonuna kadar süreceğe benzer)

    âsafa ömrümü evsâfına hasreyleyeyim
    bir zaman kaabız-ı ervâh ederse ihmâl

    (ey ulu vezir, eğer azrail işini biraz ihmal edecek olursa seni ömrümün sonuna kadar methetmek isterim)

    fazıl-ı pîre ateh gelse de söyler medhin
    soy köpek, kalmasa da dişleri durmaz battal

    (şu yaşlı fazıl, bunasa da seni över, çünkü dişleri çalışmasa bile soyu yine köpektir)

    dalkavuklukta, müdârâda zamanım geçti
    olmadım şimdiye dek mazhar-ı feyz ü âmâl

    (ömrüm dalkavukluk ve ikiyüzlülükle geçtiği halde hâlâ bir türlü gerçek emellerime ulaşamadım)

    acizim şükrünü ifâda etti ki lütfün
    şem’i maksudumu âhir nefesimde iş’âl

    (son nefesimde olsun muradımın mumunu yaktığım için teşekkürlerimi nasıl anlatacağımı bilemiyorum)

    mutasarrıflığa bir kıt’a sebep olmuş idi
    bu kasidem beni valiliğe eyler îsâl

    (bir dörtlüğün beni mutasarrıf yapmıştı; umarım ki bu kasidem vali yaptırır)

    yeter ey hâme ko tasdîi, dua mevsimidir
    tut yüzün kıbleye, aç başını bâ safvet-i bâl

    (ey kalem, usandırmayı bırak, artık duaya yönel. yüzünü kıbleye dön, temiz bir yürekle başını havaya kaldır)

    tâ ki pervâz ede âfaakta sîmmürg u hümâ
    kebk-i dârâtını çök etmeye şâhin-i zevâl

    (ta ki zümrüdüanka kuşu göklere yükselsin, ihtişamının kekliğini yokluk şahini, yok olma şahini parçalamaşın

    lütf ü ihsânı gibi ömrü ola nâ mâdud
    dîn ü îmânı kadar kesbede feyz ikbâl

    (lütuf ve ihsanı gibi ömrü de sınırsız olsun; dini ve imânı kadar mevkii ve geleceği de durmadan artsın)

    ali paşa’nın kölesi, izmit mutasarrıfı, bosnalı mevlevi, zavallı ve değersiz fazıl

    “bu kasideyi ziya bey, bir süre sonra karantina kâtibi türk hayri diye anılan bir başka ali paşa adına tahmis ettiği gibi, aradan bir yıl sonra da hüsnü paşa’nın dilinden şerhini yapmıştı. gerçekten de onun meydana getirdiği üçlü seçme son derece yerindeydi. bu üç devlet adamı ali paşa’nın adeta kulu kölesiydiler. ziya bey, bunlardan birini kasideyi yazmış göstermek, ötekini de onu tahmis etmiş göstermek, üçüncüsünü de bunun şerhini yapmış göstermek suretiyle bu büyük hiciv eserine çok daha anlamlı bir değer kazandırıyordu.

    türk hayri, işi gücü paşalara giderek onlara dalkabukluk yapmaktan ibaret bulunan, zavallı bir adamdı. “zafername”nin kaside bölümünden sonra -kendi yazmış gibi gösterilen- tahmis bölümü de istanbul’a gelince telaşa kapılmış, doğru ali paşa’ya koşarak yemin billâhlarla bunu kendisinin yazmadığını söylemişti.

    ali paşa, onun saflığına gülmüş:
    “telaş etme hayri efendi,” demişti. “sen bunu kendin yazdığını ileri sürece olsan, kendinden başka inandıracak kimse bulamazsın; müsterih ol.”

    ---
    ebuzziya tevfik – yeni osmanlılar (tefrika tarihi 1909 – 1991)
    (günümüz türkçesin uyarlayan şemsettin kutlu – pegasus yayınları)
  2. ziya paşanın heccav yönünün en güzel yansıması olan bu eser, türk hiciv edebiyatında batılı anlamda yazılmış ilk satir örneği olarak kabul edilmiştir.
    kaynak:e.j.w.gibb, osmanlı şiir tarihi, tercüme:ali çavuşoğlu, akçağ yayınları., c.iii-v, s.553.
  3. nizamüddin şami'nin emir timur'un tarihini anlattığı eseri.

    kitaptan,

    lazım gelen vazifeyi ifaden sonra bu kitabın yazılmasının sebebi hazret-i emir timur'un h. 804 (m.1401-2) senesinde bu nizam-ı şami bendesine emretmesidir. eteğini öpmek şerefiyle müftehir olduğumda bu kuluna karşı lütuf ve ikram ve in'amda bulunduktan sonra kendisinin ve ebedi olan bu devletin kurulduğu zamandan bugüne kadar hüküm süren hükümdarların yaptıkları işlerin tarihi yazılmış fakat layıkıyle tertip edilmemiş olduğundan bunun doğrultulması, tertibi düzenlenmesi ve bölümlere ayrılması ile meşgul olmaklığımı işaret buyurdular.
  4. zamanın vezirlerinden ali paşa'yı yermek amacıyla yazılmıştır. yergi ve mizah edebiyatımızda bir dönüm noktası olarak kabul edilir. özelliği, bir ''küfürsüz yergi'' ürünü olmasıdır. kitapta, ali paşa övülüyor gibi gösterilerek yerilir. kısaca bir ''övgü tavırlı yergi'' kitabıdır zafername.
  5. emir timur'un, nizamüddin şami'ye yazması için sipariş ettiği eser. dili farsçadır. türkçe'ye tercümesini necati lugal yapmıştır. türk tarih kurumu 1949 ve 1987 olmak üzere 2 defa basımını yapmıştır.
    eserin her bir yanı şiirle süslü olması bir yana, timur'un şami'ye "bak evladım, öyle laf cambazlığı yapma, adam gibi sade bir dil ile biyografimi yaz; havas ta avam da anlasın" diye kitabın dilini sade tutmasındaki ısrarı da takdire şayan. malum dönemin şartları, havas için ayrı dil, avam için ayrı dil ile yazılmasını gerektiriyordu. şami ise "sayın timur,selis ve güzel söz odur ki halk onu anlar ve münevverler de onu beğenmemezlik etmez." demiş, etrafındaki dalkavuklar da şami'yi işaret edip "avamın anladığı ve havasın beğendiği sözü de bu kulundan başka kimse söyleyemez" deyi vermişler coşkuyu, ihale şami'ye kalmış.

zafername hakkında bilgi verin