şükela:  tümü | bugün
  • ahmet hamdi tanpınar'ın, dehasını konuşturduğu şiirlerinden biri.

    ...
    neye yarar hatırlamak,
    neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde
    hatırlamak geçmiş şeyleri

    ...
    baksak aynalara
    tanır mıyız kendimizi
    tanır mızyız bu kaskatı
    bu zalim inkarın arasından
    sevdiklerimizi

    ben zamanı gördüm,
    içimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,
    bir mezar böyle kazılırdı ancak,
    yıldırımsız ve baltasız,
    bir orman böyle devrilirdi!
    ben zamanı gördüm,
    kaç bakışta bozdu hayalimi
    ve kaç düşüncede!
    ben zamanı gördüm,
    şimşek gibi bir anın uçurumunda.

    ...
    ben zamanı gördüm,
    devrilmiş sütunları arasından
    çok eski bir sarayın
    altında mor salkımlar vardı
    ve ilahlar kadar güzeldi.
    uçmak için kanatlanmayı beklerken
    yavru kuş gibi doğduğu kayada
    ben zamanı gördüm çırpınırken avuçlarımda.
  • bilmiyoruz şimdi...
    ...
    öpüşen dudaklar,
    çözülmeye razı olmayan eller var mı?

    ...
    nerden bilelim bunları!
  • şiir şöyle başlar, ilk kıtası yani...

    biz, zaman kırıntıları,
    zaman sinekleri,
    tozlu camlarında günlerin sessiz kanat çırpanlar
    ve lüzumsuz görenler artık
    bu aydınlıkta kendi gölgelerini!

    sanki siyah, simsiyah taşlar içinde
    siyah, simsiyah kovuklarda yaşadık biz,
    sanki hiç görmedik birbirimizi,
    sanki hiç tanışmadık!

    dünya bize öyle kapattı kendisini...
  • şöyle devam eder...

    neye yarar hatırlamak,
    neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde
    hatırlamak geçmiş şeyleri,
    bu beyhude akşam bahçesinde
    kapanırken üstümüze böyle
    zaman çenberi.
    hatırlıyor yetmez mi
    güneşe uzanan ellerimiz!

    aynalar sonsuz boşluğa
    çoktan salıverdi çehremizi,
  • şöyle biter koduğumun şiiri:

    öpüşen dudaklar,
    çözülmeye razı olmayan eller var mı?
    ayrılık var mı gurbet var mı?
    biz beyhude yere gecikenler,
    çoktan bitmiş bir yolun ucunda
    bilmiyoruz şimdi ıssız gecede
    ne yapar ne eder,
    gidip de gelmeyenler,
    beyhude bekleyenler!
    biz ayın çıplak arsasında
    savrulan zaman kırıntıları,

    nerden bilelim bunları!
  • tamamı şu şekildedir.

    "biz, zaman kırıntıları,
    zaman sinekleri,
    tozlu camlarında günlerin sessiz kanat çırpanlar
    ve lüzumsuz görenler artık
    bu aydınlıkta kendi gölgelerini!
    sanki siyah, simsiyah taşlar içinde
    siyah, simsiyah kovuklarda yaşadık biz,
    sanki hiç görmedik birbirimizi,
    sanki hiç tanışmadık!

    dünya bize öyle kapattı kendisini...

    neye yarar hatırlamak,
    neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde
    hatırlamak geçmiş şeyleri,
    bu beyhude akşam bahçesinde
    kapanırken üstümüze böyle
    zaman çemberi
    hatırlıyor yetmez mi
    güneşe uzanan ellerimiz!

    aynalar sonsuz boşluğa
    çoktan salıverdi çehremizi,
    yüzüyoruz,
    ipi kopmuş uçurtmalar gibi.
    biz uzak seyircisi bu aydınlık oyunun,
    birdenbire bulanlar içlerinde
    gülüncün sırrını,
    ne kadar benziyoruz şimdi,
    aynı tezgâhtan çıkmış testilere
    bir şey, bir şey kaldırdı bütün ayrılıkları!

    baksak aynalara
    tanır mıyız kendimizi,
    tanır mıyız bu kaskatı
    bu zalim inkârın arasından
    sevdiklerimizi.

    ben zamanı gördüm,
    içimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,
    bir mezar böyle kazılırdı ancak,
    yıldırımsız ve baltasız,
    bir orman böyle devrildi!
    ben zamanı gördüm,
    kaç bakışta bozdu hayalimi,
    ve kaç düşüncede!
    ben zamanı gördüm,
    şimşek gibi bir ânın uçurumunda.

    kim tanır bizi şimden sonra,
    aydınlığı kıt gecemize
    misafir olanlardan başka;
    kuru tahta üstünde bizimle
    paylaşanlar günlerimizi
    ve benim gözlerimle bakanlar güneşe
    ancak tanır bizi
    mor çemberlerin uçuştuğu akşam sularından!
    akşamın tek bir ağaç gibi
    dal budak saldığı sular
    çocukluk rüyalarının bahçesi!
    sakın kimse el sürmesin dallara,
    yapraklar, meyvalar olduğu gibi kalsın
    benim uykum boyunca!

    ben zamanı gördüm,
    devrilmiş sütunları arasından
    çok eski bir sarayın
    alnında mor salkımlar vardı
    ve ilâhlar kadar güzeldi.
    uçmak için kanatlanmayı bekleyen
    yavru kuş gibi doğduğu kayada
    ben zamanı gördüm
    çırpınırken avuçlarımda.

    bak martılar kanat çırpıyor sana
    bir rüyadan kopmuş gibi bembeyaz
    yelkovan kuşları yalıyor suyu,
    sen ki bakışından yumuşak bir yaz
    gülümser en yeşil gecesinden
    ve sesin durmadan, durmadan örer,
    yıldız yosunu bir uykuyu...
    bak, martılar kanat çırpıyor sana.

    süzülen yelkenler var enginde,
    dalgalar var, güneş var.
    güneş ayna ayna, güneş pul pul
    güneş saçlarınla oynar
    omzundan tutar giydirir seni,
    sırtında tül olur belinde kemer
    boynunda inci
    ve dişlerinin zâlim çocuk sevinci
    birden tanrılaşırsın genç adımlarında
    mevsimler önünde çözer yükünü
    bahçeler yığılır eteklerine!
    rüya ile
    hayal arasında
    hayal ile
    hakikat arasında
    yalnız sen varsın!
    gece ile
    gündüz arasında
    güneşle
    göz arasında
    yalnız sen varsın!

    niçin sen yaratmadın bu dünyayı?
    ellerinin mesut işaretlerinden
    daha güzel doğardı eşya!
    daha zengin olurdu aydınlık
    kendi karanlığından çağırsaydı sesin,
    sular başka türlü akardı
    sert kayalardan göklere doğru
    büyük, mavi, aydınlık sular!

    eğilme sakın üstüne
    kendi yeşilinde boğulmuş havuzların,
    ve bırakma saçlarını tarasın rüzgâr,
    durmadan çukurlaşan bu aynada!
    bilinmez hangi uzaklara götürür seni
    dudak dudağa öpüştüğün hayal!
    sokma güneşle arana,
    imkânsızın parıltısını!
    ve tanımadan, hiç tanımadan sev insanları!
    değişmenin ebedî olduğu yerde
    güzeldir hayat!

    ne kadar uzak, uzak
    yollardan gelir bize
    ve çok yabancı bir şey gibi sevinçlerimiz,
    keder durmadan çiçek açar içimizde.
    ne çıkar unuttuk hepsini!

    biz ki boş yere gerilmişiz anladık artık,
    yıldızların amansız çarkına
    ve boş yere sızlamış kemiklerimiz,
    bilmiyoruz şimdi, mevsim yaz mı, bahar mı
    bahçelerde hâlâ güller açar mı,
    bilmiyoruz, kadınlar, kızlar,
    şarkılar masallar var mı?
    gece ile gündüz,
    acıdan kaskatı kesilmiş yüz,
    uykusuzluktan harap göz,
    öpüşen dudaklar,
    çözülmeye razı olmayan eller var mı?
    ayrılık var mı gurbet var mı?
    biz beyhude yere gecikenler,
    çoktan bitmiş bir yolun ucunda
    bilmiyoruz şimdi ıssız gecede
    ne yapar ne eder,
    gidip de gelmeyenler,
    beyhude bekleyenler!
    biz ayın çıplak arsasında
    savrulan zaman kırıntıları

    nerden bilelim bunları!"

    kaybolan güzel kavramına yakılmış bir ağıt gibi birşey.. ne desen boş aslında, adam söylemiş zaten herşeyi..
  • ulu, kadim bir çınar gibi. arz'a ve arş'a uzanan dalı budağı. düne, bugüne ve yarına,
    olanlara ve ölenlere ağıt
    hayata panzehir.

    ...

    bilinmez hangi uzaklara götürür seni
    dudak dudağa öpüştüğün hayal!
    sokma güneşle arana,
    imkânsızın parıltısını!
    ve tanımadan, hiç tanımadan sev insanları!
    değişmenin ebedî olduğu yerde
    güzeldir hayat!
    ...
  • tuhaf zamanlarda kalp bükücü tesadüflere denk gelen bir insan olarak; bu sabah beni o tesadüfün içine çekmiş devasa şiir.

    ............
    daha zengin olurdu aydınlık
    kendi karanlığından çağırsaydı sesin,
    sular başka türlü akardı
    sert kayalardan göklere doğru
    büyük, mavi, aydınlık sular!
    ............
  • '"şiir bitirilmez, terk edilir sadece" diyen zat, zaman kırıntılarını okumuş olmalı.
    tüm boyutlarıyla sonsuzu dizer tanpınar, dilin sınırlarına ve "nereden bilelim bunları" deyip terkeyler bildiklerini, bilmeyenlerle birlikte, "ayın çıplak arsasında"
  • bu şiiri sadece ünlü bir şairin şiiri olarak okuyorsanız büyük bir hakaret içindesiniz demektir. bu şiiri sadece duygusal olarak görüyorsanız kendinize hakaret içindesiniz. bu şiir, -hak ettiği ilgiyi görememesinden de anlaşılacağı üzere- düşüncenin, dil ve dil sınırlarının ve bilhassa "zaman"ın muazzam bir estetik ile dansıdır. dahası duygusu da asildir.

    her dizesi tek tek başlı başına bir aforizma gibi okunmalı.