şükela:  tümü | bugün
  • eğer bu* insan bilincinin bir özelliğiyse, geçmiş ve gelecek insan aklının işlevleridir.
  • "zamanın kaybolduğunu bilenler, en çok üzüntü duyanlardır." *
  • bazen iyidir. can yücel şöyle demiş:

    "iyi ki geçiyorsun zaman, ya acının en derinime işlediği bir anda donup kalsaydın"
  • dünyanın eksen kayması ve dönüşünün hızlanması sonucu, bir günü 24 saatten kısa bir sürede tamamlamaya başlamasından mütevellit, eskilere göre, kısa bir sürede çok daha fazla hissedilen durumdur.
  • zamanın umrunda bile değildir. sen ona bir değer yükle, var de, sonra da geçti de.
    bakalım o geçmek istiyor mu? hiç zamana soran yok.
    'zaman geçirmeden' zamana danışmalı bunu.
    bakalım,
    o,
    geçmek istiyor mu?
  • artık istemesem de çok hızlı olan şey. misal uyandığımda 08:30 idi. yataktan kalkana kadar 2 saat geçmiş bile. doğumgünümün üzerinden neredeyse 2 ay. çocukken zaman yavaştı. gençken de.
  • zaman geçmez. biz geçeriz evrenin içinden. bir taşıt aracına binmiş, bir yerlere gittiğinizi düşünün. etrafınızda akan şeyler aslında stabildir/duruyordur. işte o şeyler, zaman gibidir. zaman, evren(ler)dir!
    ama kompleks bir yapı olduğundan mekandan izale edilemez. biz taşıt aracının içinde giderken, başka taşıt araçları da ters yönde, bize doğru gelir veya bizimle aynı yönde ama değişken/farklı hızlarda ilerler.
    uzayzaman denen şey, aslında tek bir şeydir! değilse de, umurumda değildir. ben geçerim, zaman kalır!

    (bkz: uzayzaman/@z 0)
    (bkz: uzayzaman/@malmoth)
  • dışarıda kalmanın hep kötü bir şey olduğunu düşünürdüm; çünkü bir dışlanmışlık hissi verir insana. herkes gibi olmadığın için farklı ve dolayısıyla yanlış olma hissidir bu biraz da. kalabalıkla gitmeye çalışır insan; ama bazen ne yaparsa yapsın dışarıda kalır. fikirler tutmaz; zevkler uyuşmaz. susmayıp haykırmayı seçer. doğru bildiğini söylemeyi doğru bulur çünkü. sonrası iyilik sağlık demek isterdim; ama sonrasını biliyorsunuz işte. dışarıda kalmışlık ve yalnızlık.

    şu an yaşamakta olduğum ülkeye ilk geldiğimde de böyle hissediyordum; çünkü istesem de istemesem de, çaba harcasam da harcamasam da dışarıda kalıyordum. yol bilmemeyi, dili konuşamamayı da kast etmiyorum. görünüşüm farklı. yani kilometrelerce öteden anlaşılıyor buralı olmadığım. istemesem de göze batıyorum. önceleri bunu çok garipsedim. ardından öfke hissettim. sonrasında duruldum. dışarıda kalmak bir biçimde kanıksadığım ve tuhaf bir biçimde sevdiğim bir duyguya dönüştü. bir topluma hiç bu kadar yabancı, kendime ise hiç bu kadar yakın hissetmemiştim. ait olmadığımı hissetmek beni yapayalnız hissettirdi başlarda. sahipsiz hissettim. sanki hiçbir zaman kabul görmeyecek ve sevilmeyecektim. hiçbir zaman dahil olamayacaktım. sarsıcıydı ama, öfkem dindi ve yerini dinginliğe bıraktı. insanlardan beklentiyi azaltmak, onları öyle oldukları gibi kabul etmeme yardım etti. nasıl anlatsam, yabancı olduğumu hala hissediyorum ama, farklı olmamdan ötürü yanlış olduğumu hiç hissetmiyorum. dışarıda kaldığımı da hissediyorum; ama dışlanmıyorum. tuhaf bir durum. açıklaması zor. farklı bir yerde doğup büyüdükten sonra bir başka ülkede, hem de çok farklı bir ülkede yaşamaya başlamak benim için dönüştürücü bir süreç oluyor. kendimi yüksek bir yerden olanı biteni izler gibi hissediyorum. her şeye o anda anlam veremesem bile dışarıdan baktığım için her şeyi görebiliyorum ve daha sonra üzerine düşünmek ve anlamak üzere belleğime kaydediyorum. her ortam benim için bir gözlem odası gibi iş görüyor bile diyebilirim.

    şimdi "bunun zamanın geçmesiyle ne ilgisi var? zaman geçtiği için mi böyle hissetmeye başladın? bunu mu kast ediyorsun?" diyebilirsiniz. ilişkili olduğunu inkar edemem; ama benim asıl anlatmak istediğim şey başka. burada yarı zamanlı işlerde çalışıyorum. bu senenin mart ayının sonunda anaokulu olan bir dil okulunda çalışmaya başladım. orada 5 ay çalıştım. okul öncesi bir grupla ilk kez bu kadar içli dışlı olmuştum. inanılmaz bir deneyimdi. 2-5 yaş arası mini mini çocuklarla anlaşmaya çalışıp büyümelerini izlerken büyülendim. mayıs ayının başında ise bir ingilizce okulunda yetişkinler için ingilizce dersi vermeye başladım. bu işime hala devam ediyorum. sınıfta şu an 13 öğrenci var ve yaşları 69 ile 84 arasında değişiyor. yaşlılarla çalışmak çok daha farklı bir deneyim. ekim ayından beri de bir lisede lise 1'lerin ders asistanlığı yapıyorum. 15 yaşındalar. eh, ben de doktora yapıyorum ve üniversite öğrencileriyle iç içeyim. tüm bu insanlarla bir arada olduğum zamanlar arttıkça duygularım da daha karmaşık bir hal alıyor. 84 yaşındaki teyzenin derse gelirken büyük bir özenle yaptığı makyajını ve yaşına göre hızlı adımlarını, 15 yaşında olup da ne yetişkin ne de çocuk olan ve -büyük olasılıkla- daha büyür denilerek biraz büyük alınmış üniformasının içinde sınıfta çalımlı çalımlı dolanan ergeni, söyleyebildiği sözcükler "tamam, evet, hayır, güzel, anne, baba, abi" ile sınırlı olan ve altına hala bez bağlanan 2 yaşındaki veledi düşünüyorum. türkiye'de de bir sürü yaşlı gördüm. kardeşimin ergenliğini tanık olabilecek kadar yaş farkı var aramızda. arkadaşımın daha yeni bebeği oldu; ama nasıl desem, türkiye'deyken ben oraya aitim ve dışarıdan bakmak yerine kabul edip geçiyorum her şeyi. burada istesem de istemesem de dışarıda kalıyorum ve kendimi her ne yapıyorsam yapayım insanları izlerken buluyorum. işin ilginç tarafı ne biliyor musunuz? ben kendimi de izliyormuşum bunca zamandır.

    insan bulunduğu çevreden çıkmadan, bütünüyle yabancı olduğu bir yere gitmeden, alıştığı şeylerin varlığını bir türlü fark edemiyormuş. insanların bir zamanlar bu kadar minicik olup da tüm yüzünde çizgiler oluşacak kadar yaşayıp bir gün öleceğini bu kadar derinden fark edemiyormuş. ben bunu şimdiye kadar böylesine açık seçik görmemiştim hiç. insanlara dışarıdan bakabilmeyi, hem de böyle açık seçik görerek bakabilmeyi yabancı olup dışarıda kalmamla ve bu yüzden de tek başıma daha çok zaman geçirmemle ilişkilendiriyorum.

    bir sabah "artık tuvalete kendisi gidebiliyor. bez bağlamıyor. onu tuvalete götürebilirsiniz." diyen bir anneden neşeyle pıtı pıtı koşturan bir çocuğu alırken, aynı hafta bir teyzenin akrabalarından birinin yaşlılıktan öldüğünü ve sıranın da yavaşça onlara geldiğini buruk ama gülümseyen anlatmasını dinlemek, sınıfta ergenlerin kıkırdayarak birbirleriyle bir yandan sohbet edip bir yandan da kızlı erkekli karışık gruplarda sunum hazırlamalarını izlemek insana zamanın gerçekten geçtiğini, zamanın yalnızca canlılar için var olduğunu derinden hissettiriyor. kendimi nereye koyacağımı bilemiyorum bazen.

    yüzümden zamanın geçtiğini anlayamıyorum; çünkü olduğumdan genç görünüyorum; ama ya yüreğim? sorsanız yaşımın 15 olduğunu söylerdim sanırım. nasıl olduğunu anlamadığım bir biçimde 15 yaşımın coşkusu, sevinci ve hayalperestliği hala üzerimde ama, o fevri tarafım, saman alevi gibi sönse de birden parlayan öfkem, dik kafalılığım ve sabırsızlığım öylesine azaldı ki durulduğumu hissediyorum. zaman geçtiğini hissediyorum ama, geçtiğini göremiyorum. zamanın çizgileri yüzüme henüz işlemediği için anlayamıyorum belki de. nasıl tanımlayacağımdan emin değilim. bir akış, bir geçiş hissediyorum; ama zamanda asılı kalmış gibiyim bir yandan da. yaşadığım süre boyunca da böyle hissedeceğimi sanıyorum.

    bir şeyler hep geçiyor. bir şeyler hep değişiyor ve dönüşüyor. mevsimler değişiyor. saçlarımın daha da uzuyor. çocuklar büyüyor. ırmağın seviyesi bir azalıp bir artıyor. zamanı dolanlar yitip gidiyorlar. eskiden olsa öfkeleneceğim ve tersleyeceğim durumlarda kendimi daha sabırlı ve daha sakin bulduğum için, bir şeyleri telaşlanmadan açıklayabildiğim için, inatlaşmayı bıraktığım için, eskisine göre çok daha rahat biçimde "hayır, ben bunu istemiyorum. hayır, ben böyle düşünmüyorum" diyebildiğim için, insanları oldukları gibi daha fazla kabullenebildiğim için, olumsuz sözlerden daha az etkilendiğim ve kendi doğrularıma daha çok sahip çıkabildiğim için, yataktan sevinçle kalkabildiğim için, salt yaşamın kendisini sevebildiğim ve içimdeki güneşe yeniden erişebildiğim için anlıyorum ki zaman geçiyor. ben biraz daha büyüyorum her gün. hata yapmaya bile alışıyorum. hata yapmak beni korkutmuyor artık.

    şuncacık yaşamımda önce çocuk oldum. sonra bir ergendim. ardından ilk gençlik yıllarım geldi ve geçiyor bile. gençliği geride bırakıyor olmak biraz üzücü ama, her yaşın kendi güzelliği olduğuna inanıyorum ve bu bence çok güzel bir duygu. ne çocukluğumu, ne ergenliğimi unutuyorum. nasıl hissettiğimi anımsadığım için de benden çok daha genç olanları izlerken çok mutlu oluyorum. kendime yaşadığım anda bakıyorum ve bulunduğum yerde iyi hissediyorum. yaşlılara baktıkça kendimin nasıl olacağını merak ediyorum. zamanın geçişini insanlarda görüyorum. onları dışarıdan izliyorum. dışarıda kalmak o kadar da kötü değilmiş aslında. sonrası iyilik sağlık olabiliyormuş. gerçekten.

    not: aklımdakileri çok iyi aktaramadığımı hissettiğim bir yazı oldu. belki de yeterince beklemedim doğru sözcükleri bulmak için. yazmayı isteyip de yazamadığım, doğru sözcükleri bir türlü bulamadığım, bulsam da onları istediğim sıraya bir türlü dizemediğim bir dönemdeyim. sevmiyorum böyle dönemleri. aklımda onca düşünce, fikirlere evrilemeyip can çekişiyor sanki. hep birlikte hapsoluyoruz kafamın içine. sıkış tepiş ve karmakarışık bir halde, birbirimizi ite kaka oturmaya çalışıp da bir türlü rahat edemiyoruz. "e o zaman çıkıp gidin?" diyorum. "hazır değiliz" diyorlar. ben bisiklet sürerken, yürürken ya da koşarken birbiri ardına hiç zorlanmadan sıralanan düşünceler, yazmaya geçtiğim anda çekingen bir çocuk gibi saklanıveriyorlar paçalarımın arkasına. sonunda çıldırdım sanırım.
  • (bkz: tempus fugit)