şükela:  tümü | bugün
  • asla yaslanmayan, yaslandikca guclenen, guclendikce beni daha fazla ezen zamana karsi icinde kaldigim caresiz durumun dile gelen ifadesi...

    bedenimin zayifligi ile ruhumun inceligi arasinda uzerime yuklenen agir bir yuk gibi... zamanin ruhu; benden guclu, benden yasli, benden tecrubeli... benim ruhum; yaslandikca korkan, korktukca icine kapanan, kapandikca zayiflayan...

    ruhumu doven zamanin ruhu...
  • çok neşeli görünen ve çok güzel gülen bir sunucuya sahip tv8 programı.. canınız sıkkınsa, ya sinir olursunuz niye bu kadar neşeli ki diye, ya da siz de neşelenirsiniz ne güzel gülüyor diye..
  • gülhan şen'in sunduğu gözde ürünler, markalar, kişi, tarz ve mekanların yer aldığı program tv8 programı.

    http://www.tv8.com.tr/…gramdetail.asp?programid=255
  • çok hoş bi hanım kızımızın sunduğu eğlenceli program.o kadar eğlencelidir ki bu hanım kızımız biraz safça olmasını gözmezden gelip ahh keşke dersiniz.hatta bu saf halleri ona çok yakışmaktadır,ayrı bi sevecenlik katmaktadır.
  • alt kimlik üst kimlik tartışmasında ana tema.
  • an itibarı ile beysbol sporunu tanıtan programdır, programdan bir enstantene sunayım.

    s:bu elinizde tutuğunuz sopa'nın ağırlığı nedir?
    h:33 inch
    s:33 inch kaç kilo'ya denk geliyor
    h:valla bilmiyorum

    daha ne söylenir ki..bugün ne öğrendik? beysbol sporu, 33 inc ağırlığında bir alüminyum sopa ile oynanır.
    (bkz: ağırlık ölçme birimi olarak inch)
  • karda kışta konuk bulamayıp golleri falan izleten ama bizleri neşesinden alıkoymayan pek bir kıkırdak gülhan şen insanının sunduğu progtam

    masör teyze -hede burç grubundaki insanlara dizaltı mesajı pek bir ala oluyor
    hanım kızımız - hmm
    masör teyze - bilmemne burç grubundaki insanlarda zekalarıyla ön plana çıkarlar vıd vıd vıd..
    hanım kızımın - onlarada beyin mesajı mı yapıyosunuz kikik
  • "mevlana şimdi yaşasaydı ne olurdu"ya "kapşonlu hırka ve parmak arası terlik giyerdi" diye cevap vermeme izin veren kavram. sağolsun.
  • 250 ytl'lik altın bilmemne masajını herkese tavsiye eden şuursuz program. hayır tüket tüket nereye kadar kardeşim..
  • aşağıda anlatıldığı gibidir.

    benim çocukluğumda ispanyol paça modaydı. erkekler, ikisi bir araya getirildiğinde neredeyse bir kadının eteği kadar geniş olan pantolonlarıyla volta atar dururlardı kaldırımlarda, yol boylarında. yadırganacak bir yanı yoktu böyle giyinmenin, çünkü modaydı. ve moda benim hem insanları hem de kendimi gözlemleyebildiğim yıllar içinde an be an değişti. sonra dar pantolonlar giyinilmeye başlandı, sonra şalvar kesimliler, sonra da boru paça. iyi biliyorum ki, dar pantolonlar giyinilmeye başlanıp da, böyle giyinmek adet halini aldığı vakitlerde biri kalkıp ispanyol paça giyinse, çevresindeki herkes gülerdi ona. “şuna bak,” derlerdi; “şuna bak, giyinecek başka bir şey bulamamış sanki.” şimdi de öyle; hiç birimiz, kolay kolay kendi zamanımızın giyim biçiminin dışına çıkamayız, cesaret edemeyiz buna. modayı hiç takip etmediğini söyleyenler bile, çevrelerinden ayrı düşmemek, yadırganmamak için, uyumlu olmaya gayret sarf ederler. zaten isteseler de, mağazalarda başka türden kuşamlar bulmaları güçtür; ne giyineceğimiz, bilmediğimiz merkezlerde, zihinlerde inşa edilmiş, reklamla belleğimize yerleştirilmiş, bedenler tüketimin canlı mankenleri haline getirilmiştir…

    yirmi yıl öncesine kadar gençler arasında devrimci olmak modaydı. özellikle okullu olanlar mutlaka siyasete bulaşır, memleketi sağından ya da solundan tutup kurtarmaya çalışırlardı. polis dayağı yemek, karakola çekilmek, kısa bir süreliğine de olsa içeriye alınmak bir şan, bir rütbe gibi algılanırdı. parmakla gösterilirdi o zamanlar içeri girip çıkanlar; henüz suhte pozisyonunda olanlar, yani işe yeni bulaşan ergen takımı, gıptayla bakardı bu ağabeylerine. akıllarında şu sorular mutlaka olurdu ama: içerisi nasıl bir yer acaba; acaba işkence gördü mü? anlayacağınız o zamanlar işkence vakayı adiyedendi. içeri girilir, tokat yenilir, soğuk sularda yıkanılır, yerine göre filitsin askısına asılınır, yerine göre de elektriğe bağlanılırdı. başka başka yöntemler de anlatırdı içeriden çıkanlar. bir de kitap okurdu gençler yirmi yıl öncesine kadar; okuma çilesine girmiş gibi okurlardı. her siyasi düşüncenin kendine göre ideologları, saplantı haline getirdikleri kitapları, terbiye etmek için seçtikleri yeni yetmelere verilecek eğitim risaleleri vardı. geceler eğlenmek için değil, okumak, düşünmek, tartışmak içindi…

    benim çocukluğumda anadolu insanın safiyetini övmek modaydı. türk filmlerinde, kimi şehirliler, kente amele olarak gelmiş kavruk bazı adamların saflıklarını, yardımseverliklerini, namuslarını öve öve bitiremezlerdi. çoğunlukla inşaatçı olurdu onlar; inşaatların kenarına iliştirilmiş iğreti barakalarda yatar kalkarlar, akşamları içlerinden biri yemeklerini hazırlarken, diğerleri sırt üstü uzanıp, alabildiğine dertli türküler söylerlerdi: “ayağında kundura / yar gelir dura dura.” kundura giyinmek, herkesin karı değildi elbette. inşaat ameleleri, ayağında kundura, nazlanarak kaldırım boyunca yürüyen kızlara, başka bir gezegenin hurileri gözüyle bakardı. okumuş akranları gibi, bu kızlarla aralarındaki farkı bir “sınıf meselesi” olarak tarif edemezlerdi ama yine de iki dünya arasında belli ki mesafeler vardı. kader bu ya, bu dizleri yamalı, yüzleri esmer, şiveleri karışık gençlere bazen talihin güldüğü olur, şehirden bir kız gönül verirdi kendilerine. verirdi vermesine de, işin bundan sonrası, en az bu serüvenin kendisi kadar meşakkatliydi. anneleri bu “tango kızları” istemezdi nedense. o zamanlar sosyoloji mekteplerde bir dersti sadece; sosyal statüler, demografik hareketlilikler konuşulmuyordu. varsa yoksa, köyde ağa; şehirde patron…

    benim çocukluğumda “almancı” olmak da modaydı. bazı evlerin pencerelerinden gurbet türküleri yayılırdı sokağa; abdullah papur, avrupa’ya işçi göndermiş ailelerin bir numarasıydı. yaz gelince, gözler yollara bakmaktan körelirdi nerdeyse. gurbete gidenler de taş kalpli değil ya, bir yıldır uzak kaldıkları ana-babalarına, çocuklarına, hanımlarına kavuşmak için, yugoslavya hattından türkiye’ye akın ederlerdi. harman zamanı, tozlu yollar birden canlanır, herkesin hevesli bakışları arasında alamancılar ana vatanlarına, baba ocağına avdet ederdi. almancı demek, yarısı hasret yarısı hediyeden müteşekkil, evsafı sağlam bir adam demekti. çantalar açılır, haneye, akrabaya, yakın komşulara getirilen hediyeler poşetlerle sahiplerine dağıtılırdı. karılarına ne getirdiklerini hiç birimiz bilmezdik; böyle şeyleri kadınlar kendi aralarında şakayla konuşur, kahkaha atarlardı sonra. bir de, bütün o hediyelerin ucuzluktan alındığını bilmezdik. o zamanlar türkiye, fakir bir memleketti!

    artık zaman da zamanın ruhu da değişti: ispanyol paça giymiyoruz mesela; içeri girenler başkaları, şüpheyle bakıyoruz onlara; şehir kendi karnından kendi amelelerini çıkarmaya başladı, o saf ve kavruk adamlar düzene bir yerinden iştirak etti; ve almancılar artık hediyelerini gelip türkiye’den, bizdeki ucuzluk mağazalarından alır oldu...

    doğrusu ben, yirmi yıl sonra bizi anlatacak genç bir kalemin neler yazacağını şimdiden merak ediyorum.

    ali ayçil mostar dergisi 2008 eylül