şükela:  tümü | bugün
  • disisleri bakanliginin eski genel sekreterlerinden. gazeteci ali kemalin oglu.
  • orhan karaveli, ali kemal "belki de bir günah keçisi.." kitabında uzun uzun bu değerli insanın dramını anlatıyor.

    türkiye'ye ve türklüğe büyük hizmeti olan bu mümtaz kişinin; aslında hayatı boyunca "hain"'in oğlu olmak yüküyle yaşamış bir kişi olduğu anlaşılıyor.

    27 yaşında doktorasını yapmış 7 dil bilen biri olarak dışişleri bakanlığı sınavına girdiğinde, onu ali kemal'in oğlu diye almak istemiyorlar. devreye ismet inönü giriyor. 'bunda ne var, anlamıyorum, niçin girmesin' diyen inönü sayesinde sınava kabul ediliyor. ve sınavı kazanıp 40 yıl devletine hizmet ediyor. yıllar sonra ismet inönü'ye teşekkür ediyor ama inönü de ona teşekkür ediyor.

    "..meslek yaşamı bu kadar başarılarla dolu ama özel yaşamı onunki kadar dramlara sahne olmuş bir başka insan tanımadım ömrümde. bence, yaşadığı en büyük trajedi ise içinden hiç atamadığı "bir vatan haininin oğlu olmak" suçlamalarının ezikliği idi. mutlulukları dahi acılar içinde yaşamaya mahkum edilmiş, lanetli bir yunan tragedya kahramanı gbiydi dostum zeki kuneralp. yunus emre'nin 'çileler çekerek, acılara katlanılarak varılabilir' dediği olgunluk bir derviş kişiliğine varmış ve tekkesine kapanmış zeki bey portresinin ilk çizgileridir...zaman zaman bir gazetede, bir dergide, bir kitapta karşılaştığı babasıyla ilgili değerlendirme ve eleştiriler onu hep yaralamıştır. yaşı sekseni geçtiği halde, 'babasını aklamaya çalışan oğul' olmaktan kurtulamamıştır..."

    zeki kuneralp ve annesi sabiha kuneralp uzun hayatlarının sonuna kadar birbirlerine destek olmuşlar, yaşadıkları drama rağmen ayakta kalmışlardır. ruhları şad olsun.

    (bkz: no es facil ser turco)

    ***************
    orhan karaveli, ali kemal.
  • babası tescilli hain olan birine karşı devlet nasıl bir tutum göstermeli ?

    bu sorunun cevabı olan kişi.

    rivayet odur ki; inönü'nün önüne dış işleri mülakatlarının sonuçları gelince bu kişinin de dosyası gelmiş. üstünde bir uyarı notuyla : "falan kişinin oğludur".

    inönü notu buruşturup atmış ve imzayı çakmış.

    zaten başarılı olan birinin başarısını babasının geçmişiyle baltalamamış. böylece bir kişinin devlet düşmanı olmasının önüne geçmiş.

    böyle devlet adamları kalmadı malesef. atlarına binip gittiler.
  • tanım: ilber ortaylının kaleminden anlatılan büyükelçimiz.

    --- spoiler ---
    istanbul’da doğdu. osmanlı devleti’nin son dahiliye vekillerinden gazeteci, mülkiye mezunu ali kemal bey’in ve tophane müşiri zeki paşa’nın kızı sabiha zeki hanım’ın oğludur. ali kemal’in izmit’te linç edilmesinden sonra ana-oğul türkiye’yi terk ettiler ve sabiha hanım’ın almanya’da yaşayan kız kardeşinin yanına taşındılar. çocukluğunda bir müddet italya’da capri adası’nda diğer teyzesinin yanında oturdu. galiba eğitimindeki diğer batı tipi eğitim alan türklerden farklılığı burada başlıyor. küçük yaşta latince öğrendi. yerleştikleri paris’te hukuk okudu. bern’de devam etti. mezuniyetinden sonra türkiye’ye döndü.

    3 dilde günlük

    memuriyete girmeden evvel yedek subaylık görevini yaptı. kendi ifadesiyle uzun yıllar çocukluğundan beri ayrı yaşadığı ülkesini ve halkı daha çok tanıyıp intibak etti. hariciye imtihanını büyük dereceyle kazandı. bu yabancı dallar kadar türkçemizin zenginliğine de hâkimdir. ali kemal’in oğlu diplomasiye nasıl girer diye tereddüde düşen erkâna ismet paşa “kabiliyetli bir gencin neden yolunu kapatıyorsunuz? hak ettiyse bu mesleğe girer” demiştir. 27 yaşında bakanlıktaki görevine başladı. 1943 yılında bükreş’te dış göreve tayin edildi. hatıratında takip ettiğimiz kadarıyla romanya ile rumenleri onun kadar doğru anlayan türk az bulunur.

    artık herkes onun yolunda

    “sadece diplomat”, büyükelçi kuneralp’in 3. baskısı yapılan eseri. günlük jurnallerinden ve kayıtlarından istifadeyle kronolojik olarak diplomasi hayatını anlatıyor. sık sık tuttuğu belgeleri kaydediyor. türkiye’de insanların çoğu diplomasiyi herkesin yapacağı bir iş sanırlar. hatta son zamanlarda büyükelçilikler herkesin, bakanlıktakilerden daha iyi yapabileceği bir görev olarak değerlendiriliyor, yanlış... dış politikanın hatlarını tespit etmek şüphesiz büyükelçilerin tekelinde değil ama dış politikanın yönüne şekil verenler bu işleri büyükelçileri aracılığıyla yapmak zorundalar. profesyonel diplomasi adı üzerinde yazmayı, uzlaşmayı, müzakereyi bilen insanların işidir. bu uslup “seni seviyorum” demek için “azami muhabbettin teminatı tammesi iş bu vesileyle mutazamındır” diyecek kadar dağınık değilse de bugünkü dilimizden kaybolan birtakım kelimeler “müsterhemdir”, “iblâğ olunur” veya “bu şekilde anlaşılacağına dair çekincemiz vardır” gibi ifadelerle dolu bir nota dili boş değildir. diplomasi hem kesin mesaj vermek hem de kaba hiddeti yatıştırmak sanatıdır. diplomasi dünyayı dıştaki muhiti, zaman ve mekân olarak kavramaktır. büyükelçi kuneralp’in tuttuğu notlar, kullandığı ifade ve üslubu bu bakımdan hem siyasilerimize hem de bu mesleğe girecek olan gençlere bir numunedir. burada şunu belirteyim bu kitapla çıkan “dıplomatıc notebooks ı 1958-1960 the vıew from ankara” kitabında, 3 dilde tutulan günlükler bir düstur olmalıdır.

    tehlikeli bir adam

    hiç şüphesiz ki büyükelçi kuneralp türkiye cumhuriyeti dışişleri bakanlığı’nın mesleğin biçimi ve muhtevası bakımından örnek büyüklerindendi. davranışı ve kariyeri itibariyle “türklerin büyükelçisi” olarak unvanlandırılması en uygundur. bern büyükelçiliği’nde iken, büyüdüğü bu memleketin erkânı ve halkı tarafından kendilerinden biri olarak görüldü. hatta isviçre dışişleri bakanı’nın yaptığı bir nükte çok meşhurudur: “bu tehlikeli bir adamdır. çünkü bizden olmadığını hep unutuyoruz.” hakkındaki nükteler, anekdotlar ve söylentiler sayısızdır. almancayı bern lehçesiyle konuşurdu.

    türk bir imtiyazdır

    londra büyükelçiliği bir efsanedir ama kaderinin en acı ve meslek hayatının en mutantan kapanışı madrid’de oldu. 2 haziran 1978’de kör terör; bacanağı, mahir balcı’nın babası olan emekli büyükelçi beşir balcıoğlu’nu, eşi necla hanım’ı ve büyükelçilik şoförü ispanyol antonyo torres’i, üç kişinin taramasıyla bir anda yok etti. büyükelçinin bu suikasttan kurtulması anlık bir tesadüftür. ispanyollar diğer batı avrupa ülkelerinden farklı davrandılar. kral juan carlos’un büyükelçiye taziye için geldiğinde devlet reisi olarak “utanıyorum” demesi gerçek bir özrün ifadesidir. büyükelçi kuneralp bu hain saldırıya rağmen görev yerini bırakmadı. bir yıl sonra büyük bir ihtiram halesi içinde madrid’i terk etti. veda nutkunda yaşadıklarını, gerisindeki hayatı ve türkiye’yi özetledi: “türk olmak pahalıdır ama bir imtiyazdır.”

    benim ilgimi çekiyor

    kitapta nato ve abd, kıbrıs, ikinci dünya harbi’ndeki türk siyaseti, londra, madrid notları ve ardından tek torunu “küçük necla’ya” diye açtığı bölümde türk-yunan politikası üzerindeki görüşlerini içeriyor. son bölüm bakanlık makamına büyükelçi olarak gönderdiği raporlardan seçmelerdir. epeydir türk dışişleri mensupları bilhassa büyükelçiler hatırat yayımladılar. bunların her biri kendi açısından ilginç, en azından benim ilgimi çekiyor. içlerinde gerçekten bir diplomatın bıraktığı ve diplomasinin ne olduğunu öğretebilen büyükelçi kuneralp’in yayımlanan notları ve hatıratıdır.
    --- spoiler ---
    link1
  • eşi ve eşinin kardeşi asala tarafından şehit edilmiştir.
  • boris johnson'ın başbakan olmasıyla tekrar gündeme gelen ali kemal'in oğlu. vatan haini denerek linç edilen birinin oğlu olarak avrupa'da okuyup, sonrasında türkiye'ye dönüp dışişlerine girmesi gerçekten ilginç. anne faktörü devreye girmiş olabilir, kuneralp'in annesi türk değil de johnson'un büyük babaannesi gibi avrupalı olsa belki de o da o ülkede kalır, yabancı bir isim ve soyisme sahip olurdu. o dönemki yetkililerin de babasından dolayı oğlunu suçlamayıp, ali kemal'in oğlunun ne işi var devlette dememesi de takdire şayan.

    oğlu selim kuneralp de kendisi gibi büyükelçiymiş.
  • ali kemalin türk eşinden olan oğlu.

    "sınavı kazananlar arasında yer alıyor, ancak atama listesinde isminin karşısına “olumsuz” notu düşülüyor.

    “sakıncalı, görev verilmesi uygun değil” anlamında. neden “sakıncalı”?..

    çünkü, ali kemal’in oğlu.

    üç dil bilen, yurt dışında hukuk okumuş, ali kemal’in oğlu zeki kuneralp dışişleri sınavını kazanıyor ancak, “sakıncalı” bulunduğu için dışişleri’ne alınması uygun görülmüyor.

    atama listesi cumhurbaşkanı ismet inönü’nün önüne geldiğinde, ismet paşa “uygun değil” notununun üstünü kırmızı kalemle çiziyor, gerekçesi bugüne hâlâ ışık tutuyor:

    “biz cumhuriyeti kanla kurduk ama, insanla büyüteceğiz, ben bunu gazi’den öğrendim”.

    zeki kuneralp, cumhuriyet düşmanı ali kemal’in oğlu, dışişleri’ne giriyor ve ismet paşa’yı yanıltmıyor. paris, bern, londra, madrid büyükelçiliklerinde bulunuyor, hatta dışişleri müsteşarlığı yapıyor."
  • hain damgası yiyen, linç edilerek öldürülen gazeteci ali kemal'in oğludur. dışişlerine girmesi sakıncalı görülmüş ama ismet paşa yolunu açmıştır.
    görevini de layıkıyla yerine getirmiştir.
    zeki kuneralp'in başarılı olmasının sebebi, hain olarak öldürülen bir babayı haklamak mıydı? yoksa gözler üzerimde bana olan bu güvensizliği yok etmeliyim mücadelesi miydi?
    belki de "beş parmak bir değildir" deyiminin vücut bulmuş haliydi. kim bilir?
  • 1914'te doğup 1998'de ölmüş. yani neredeyse 1900'lü yılları boydan boya katetmiş. böylesi uzun bir sürede zeki kuneralp'in, dille/lisanla hayli karmaşık bir ilişkisi olmuş. osmanlıca, türkçe/öztürkçe, fransızca, almanca, ingilizce, italyanca, ispanyolca diye gidiyor bildiği diller.

    mesela sadece diplomat adıyla yayınlanan anılarında ilginç bir anısından bahseder: yıl 1922. istanbul. büyük taarruz başlamıştır. 8 yaşındaki zeki, taarruza ilişkin haberleri heyecanla okumakta olduğu istanbul'da fransızca yayımlanan gazeteyi bir an elinden bırakır ve babası ali kemal'e fransızca olarak sorar:
    - “papa, le grecs son battus (baba, yunanlılar dayak yedi)”
    üç öncesine kadar damat ferit hükümetinin en güçlü bakanlıklarını (eğitim, içişleri) yürütmüş olan darülfünun hocası ali kemal cevap verir:
    - “maisoui, mon petit, ils son battus plate couture (evet yavrum, hem de temiz bir sopa yediler)”

    bu anektod, osmanlı burjuvazisinin ev yaşamı ve çocuklarını nasıl yetiştirdiği bağlamında çarpıcı aslında. fakat, 19.yy osmanlı entelijansiyasının o yoğun frankofonluğunu düşünürsek çok da şaşırtıcı değil. fakat osmanlı'nın yıkılıp cumhuriyet'in kurulması, dilin arılaştırılması, arapça-farsça kelimelerin atılması, öztürkçeye ağırlık verilmesi falan derken dil konusunda işler karışıyor. ali kemal çoktan linç edildiğinden bu karmaşaya tanık olmasa da oğlu, bu tartışmaların ortasına düşüyor.

    türk dil kurumu'nun kapatıldığı 12 eylül 1980 darbesinden hemen sonra 1981'de kaleme aldığı yukarıda bahsi geçen sadece diplomat adlı anılarının hemen girişinde yaptığı uyarı, bu bağlamda hayli mühim. diyor ki kuneralp:

    "kitapta kullandığım lisandan da bahsetmek isterim, hatta biraz uzunca. okurlarımdan
    onun için özür dilerim, ama konu bence mühimdir. görüleceği gibi eskiye ve yeniye aynı
    derecede iltifat ettim, ne osmanlıca, ne de arı türkçe yazmaktan ürktüm. her iki şiveyi
    aynı cümlede kullanmaktan bile çekinmedim. türkçe kelime bulamadığım vakit, türkçeleştirilmiş frenkçeye başvurmakta dahi mazur görmedim. kökü ne olursa olsun, hangi kelime fikrimi en iyi ifade ediyorsa onu seçtim.. . ya memlekette o anda hakim siyasî havaya uymak, ya ideolojik tercihlerimize iltifat etmek için eski veya yeni dilden yalnız birini kullanır, öbürünü topyekûn reddederiz. bunun böyle olduğunu anlamak için ankara'daki malûm otobüs durağının yakın mazimizdeki muhtelif isimlerini hatırlamak kâfidir. siyasî iktidara göre bu durak isim değiştirmiş, kâh 'vekâletler', kâh 'bakanlıklar' olmuştur. demokrat parti iktidarının sonuna doğru 'erkân-ı harbiye-yi umumiye riyaseti' demeğe bile başlamıştık. 27 mayıs'dan sonra tekrar 'genelkurmay başkanlığı' na döndük. bu biraz gülünçtür, çünkü bir dilin ne partisi, ne de dini vardır. ihtilâlci ve tutucu aynı dili kullanırlar. aynı dille bir mukaddes kitap yazılabileceği gibi bir aşk romanı da yazılabilir. dil bir araçtır, gaye değildir, tarafsızdır.

    biz, umumiyetle, bunun farkında değiliz. meselâ fanatik şekilde arı türkçe taraftarı isek
    istediğimiz manayı taşıyan arı türkçe bir kelime bulmadık mı, diğer bir kelimeye o manayı da yükletiriz, ihtiyacımızı mükemmelen karşılamakta olan arabî, farisî veya frenkçe kelimeyi sosyo-politik inançlarımızdan ötürü kenara iteriz. böylece lisanımızı fakirleştirir, nüansları yok eder, vuzuhdan yoksun tatsız bir şekle sokarız. halbuki bir lisan ne kadar çok kaynaktan kelime sağlıyabilirse o nisbette sarahat, renk ve vüs'at kazanır...
    yaşadığımız dünya gittikçe ufalıyor, milletler birbirine yaklaşıyor, dilleri birbirini etkiliyor
    ve bu suretle hep birden zenginleşiyorlar. (kuneralp 1981:15-17)