şükela:  tümü | bugün soru sor
  • yıllardan beri hayatını kaybetmiş sanatçıların ölüm ve doğum günleri kutlanıyor, ağdalı sözlerle, ne kadar eşsiz sanatçılar oldukları anlatılıyor. kimisine yaşarken değer verilmiş kimisi ise sessizce bu hayata veda etmiş isimler. hatta ölüm haberi basında bile çıkmamış isimler biliyorum. bu tür anma törenlerinin en başında gelen isim zeki müren. özellikle izmir’de dramatik bir şekilde öldüğü günü hatırlıyorum. trt ekranlarında o anları seyrederken kendisine verilen bir ödül vardı. ilk şarkı söylediği mikrofonu yıllar sonra zeki müren’e hediye ediyorlardı. mikrofon zeki müren’e verilirken sözler ne kadar da uzatıldı da uzatıldı ve o mikrofonu sardıkları yeşil renkli hediye paketi niye açılmıyor diye de sinirlendiğimi hatırlıyorum. o sırada çok kilolu, ayakta ancak sunucu hülya aydın’ın desteğiyle, nefes nefese ve heyecanlı olarak durmaya çalışan bir zeki müren vardı. hali zaten ortadaydı ve ayakta bekleme süresi gittikçe uzuyordu. üstelik yıllar sonra ilk defa ekranlara çıkmanın da heyecanı yüzünden okunuyordu. bugünlerde o görüntüleri tekrar seyrettiğimde aynı duyguları yaşıyorum. zeki müren’in yanında sunucu hülya aydın ve dönemin trt genel müdür yardımcısı altan kınalı vardı, ödülü de altan kınalı veriyordu. bugün o programa bakınca çok da gerekli olmadığını düşünüyorum. kendisini yıllarca bodrum’a kapatmış, inzivaya çekilmiş bir sanatçıyı büyük ikna çabalarıyla “batmayan güneş” belgeseli için tv ekranlarına çıkarmak çok da doğru değildi. bodrum’da kendine göre oluşturduğu bir düzeni ve her şeyden uzak kalma isteği vardı, bu çok açıktı, çünkü kiloları yüzünden basının karşısına çıkmak istemiyordu. sanatçıların kendilerine göre toplumdan ve basından uzak kalma istekleri olabilir. bunu makul karşılamak gerekiyor. halk o kişiyi tv ekranlarında görmek istiyor diye var olan bu düzenini bozmak bana çok doğru gelmiyor. hele ki birçok sağlık sorunu varken. elbette dönemin trt ekibi bunu iyi niyetle yaptı ama hepimizde o gün, acıklı bir hatıra olarak kaldı. yaşamı da ölümü de bir senaryoyu andıran bir isim olarak türk müzik tarihine bir imza olarak kaldı. 1980 yılının sonunda bodrum’a yerleşen zeki müren, kendi açıklamasına göre doktorların tavsiyesi üzerine sahnelere veda etmişti. fakat bu veda tam bir veda değildi, az da olsa sahne alıyordu. sonraki yıllarda verdiği meşhur bodrum konserini hatırlıyoruz. sahnelerin bırakma kararı aldığında 50’li yaşların başında olduğunu düşünürsek bu bir sanatçı için erken bir veda diyebiliriz. aslına bakacak olursak o yıllarda sağlık sorunları başladı mı yoksa başlamadı mı orası tam net değil. arkadan gelen ciddi bir rakip onun canını bir hayli sıkıyor; bülent ersoy. belki performansını yeterli bulmuyordu belki de kimseyle bir rekabete girmek istemiyordu. sahneleri bırakmasına sebep belki de aceleyle verilmiş bir karardı. bir bıkkınlık ve yorgunluk olduğu kesin, çünkü 1955 yılından bu yana süren uzun bir kariyer söz konusu. sahne hayatını incelediğimizde gazino programları ve konserlerinin dışında yaptığı albümleri de işin içine katarsak işin de ciddi bir efor sarf ettiğini anlamak zor değil.

    radi dikici’nin 2018 yılında yeni bir kitabı çıktı. “aşkın kavurduğu güneş: zeki müren”. bu kitabı geçtiğimiz günlerde bir solukta okudum. zeki müren hakkında yazılmış en önemli ve en gerçekçi kitap olduğunu söyleyebilirim. radi dikici daha önce müzeyyen senar hakkında iki kitap yazmıştı. o kitapları da okumuştum, her iki kitap da gerçekçi müzeyyen senar biyografileriydi. radi dikici bu kitabında; zeki müren’in 1980’e olan kadar yaşamını ele almış. sahnelere veda ettiği tarihi bir milat olarak almış. dönemin canlı tanıklarıyla konuştuğu için kitabın değeri daha da artıyor. biyografi kitaplarında en büyük gerçeklik her zaman canlı tanıklardır. diğer türlü yazılan biyografi kitapları subjektifliği nedeniyle çok da gerçekçi değildirler. radi dikici’nin kitabını mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. bu kitaba sadece bir zeki müren biyografisi gözüyle bakmayın çünkü o yılların türkiye’si ve özellikle istanbul’u hakkında da geniş bilgi sahibi olacaksınız. radi dikici; dönemin gece hayatını, gazinolarını, klüplerini ve sanatçılarının birbirleriyle olan rekabetini tüm açıklığıyla okuyucuya aktarmış. zeki müren’in yıllardır fısıltı halinde konuşulan ve pek de kimselerin konuşmaya ve yazmaya cesaret edemediği aşk hayatının bir bölümünü de bu kitaptan okuyabilirsiniz. zeki müren’in çok yazılmasa da özel hayatı başlı başına bir konu. şimdi bazı okuyucuların şunu söylediğini duyar gibiyim; “bir sanatçı ölmüş, özel hayatından bize ne”. dünyanın her yerinde belirli bir üne sahip kişilerin tüm hayatı hakkındaki bilgilerin haber değeri vardır ve toplum da bu bilgileri merak eder. amerika’da da böyledir, avrupa’da da böyledir. bu konularla ilgili kitaplar yazılmıştır. bu yüzden gazeteciler ya da köşe yazarları bu konulara değinirler ve irdelerler. dava konusu olan noktalar pek yazılmaz, sadece üstünden geçilir. zeki müren’in yaşamının 1980 yılına kadar olan kısmını radi bey’in kitabından öğrendik. hatta eksik ve yanlış bilgilerimizi de düzelttik.

    peki 1980 yılından ölümüne yani 1996 yılına kadar neler oldu? arada uzun bir süre var; 16 yıl. daha açık bir ifadeyle zeki müren’in bodrum günleri nasıldı? bu konuda bir çok tevatür ortalarda dolaşıyor, her kafadan bir ses çıkıyor, çıkmayan sesler de iç ses olarak konuyu bilenlerin içinde kalıyor. benim de o günlere ait bazı bilgilerim var ama netleşmemiş ve anlatılması belki de çok doğru olmayan bilgiler bunlar. ben bir zeki müren uzmanı da olmadığım için hiçbir zaman bu bilgileri yazmadım. elbet yazan birileri çıkacaktır diye düşünüyorum. çünkü zeki müren’in bodrum günleri en az sahne yaşamında aktif olduğu günler kadar ilginçtir. benim aklımda daha bir çok soru var. birçoğu ayrıntı; zeki müren'in bodrum'a yerleşmeden önce 20 yıl kadar oturduğu 4. levent'teki villası ne oldu? 2003 yılından bu evin satışa çıkarıldığı söyleniyordu. sonrasında ise bu konuyla ilgili herhangi bir haber çıkmadı. peki o evdeki eşyalar ne oldu? eşyalar derken koltuk, masa ve sandalyelerden bahsetmiyorum. plak ve gazino kontratları, kazandığı altın plaklar, ses bantları, kişisel arşivi ve özel eşyalarından bahsediyorum. bodrum’da müze haline getirilen evde sergilenen eşyalar sözünü ettiklerimin sadece yüzde 10’u kadarıdır. öldüğü gün kendisine hediye edilen ilk defa şarkı söylediği mikrofon da ölümünün ardından ortadan yok olmuş. manevi oğlu olduğu söylenen mustafa kalafat da bu konuyla ilgili basına açıklamada bulunmuştu. mikrofonun bir başkası tarafından bir iş adamına satıldığını söylemişti. kimin mikrofonu sattığını ve kimin satın aldığını bildiğini açıklayacağını belirtmişti ama sonrası belli değil. ayrıca zeki müren 16 yıl boyunca bodrum’da invizadaydı deniyor. 1980 yılından sonra 6-7 adet long play yaptı. bu albümlerin kayıtları bodrum’da yapılmadığına göre elbette istanbul seyahatleri oldu. bu konular hep muamma olarak kaldı. ayrıntıları hala tam olarak bilmiyoruz. 16 yıl boyunca çevresinde kimler vardı? onun hayatını nasıl şekillendirdiler? şu anda müze olan evin misafirleri kimlerdi? bir hayli kilo almasına sebep olan yaşam biçimine niye kimse dur demedi, peki özel eşyaları ne oldu gibi bir çok soru hala cevaplanmaya muhtaç. 1980 sonrası zeki müren hakkında konuşulacaksa o tarihlerden itibaren, son nefesini verdiği ana kadar yanında olanların tanıklığına başvurmak gerekiyor. anlatılacak bir çok şey dedikodu olarak değil bir ülkenin kültür-sanat yaşamına dair seviyeli bir magazin olarak kabul edilecektir. magazin eğer doğru yapılırsa sanıldığı kadar kötü bir şey değildir. yeter ki gerçekler anlatılsın. radi dikici’nin kitabında anlatıldığı gibi.

    zeki müren sanat hayatıyla şüphesiz 1950’li yıllardan ölene kadar adından söz ettirmiş ve albümleri satış rekorları kırmış, konserleri tıklım tıklım dolu bir isim. adına türk sanat müziği denilen aslına bakacak olursanız doğru bir tanımlama ile klasik türk müziği alanında ikon olmuş bir isim. peki müzik tarzı hiç değişmedi mi? elbette değişti, özellikle 1970’li yıllardan sonra sahnede arabesk şarkılar da söyleyen bir zeki müren vardı. halbuki arabeski sevmediği biliniyordu. belki de röportajlarında da söylediği gibi arabeski yemeğin yanında tabakta duran bir garnitur olarak görüyordu ve repertuarına 1-2 tane arabesk şarkı ekliyordu. şarkı söyleme üslubu da yıllar geçtikçe bir hayli değişime uğramıştı. bunu 1960’lı yılların hemen başındaki kayıtlarıyla 1970’li yıllardan başlayarak son kayıtlarına kadar dinlediğinizde aradaki farkı göreceksiniz. kayıtlarda ve sahnede kendisine eşlik eden sazların da müzikal açıdan değiştiğini dinleyebilirsiniz. elbette müzik beraberinde değişimi de getirir. fakat konu klasik türk müziği olunca bu modernleşme pek de uygun olmuyor. en azından otoritelere göre uygun olmuyor. örneğin prof. dr. alaeddin yavasça ve o klasik üslubu savunanlara göre. klasik üslup ve tarzın bozulması o müziği icra eden otorite olarak görülen isimlerin pek de hoşuna gitmeyen bir durum. zeki müren’le ilgili en çok hangi konular konuşuluyor; düzgün bir türkçe’sinin olduğu(çok göreceli bir konu bu), çok güzel bir sesinin olduğu(bu da çok göreceli bir konu), alışık olunmayan sahne kostümleri, sahne düzeni ve mutlak bir otoritenin olduğu, beraberinde kimseye rakip olarak tahammülü olmayan bir sanat hayatı. düzgün türkçe ve ses konusunda fikirlerim murat bardakçı ile aynıdır.

    murat bardakçı 2011 yılında ne yazmıştı:

    “zeki müren piyasanın üst düzeyi. zeki müren, müzik yaşamının ilk yılları haricinden klasik bir icracı veya mükemmel bir yorumcu olmamış, sadece 'piyasa'ya hitap etmiştir. munir nureddin selçuk, safiye ayla yahut necmi rıza rit gibi ciddi icracıların hala sanat yaşamlarına devam ettikleri 1950'lerde zeki müren'den 'klasik sanatçı' olarak zaten hiç bahsedilmemiş, 'piyasa işi' ama piyasanın 'değişik' ve 'üst seviyesi' kabul edilmiştir. zeki müren'in sesi mükemmel mi idi? hayır. değişik bir sesti ve değişik gelmesinin sebebi, tınısının 'hünsâ' olması, yani içerisinde hem erkek hem de kadın tınısının bulunmasıydı. halkın merakını çeken, hatta hayran bırakan tarafı, sesinin o zamana kadar örneği pek işitilmemiş olan bu özelliği, yani 'hünsâlığı' ve sahnede kıyafetleri idi. zeki müren, 1 ocak gecesi yağan karın yolları kapatması sebebiyle radyodaki programına gelemeyen perihan altındağ sözeri'nin yerine mikrofona kendisini çıkartma imkânını verdiği için refik bey’e teşekkür ediyor. sonra, 'daima amatör kalmak arzusunda olduğunu' yazıyor.”

    bu fikirlerin hepsine katılıyorum çünkü bir müzikçi gözüyle yapılmış doğru bir tahlil. murat bardakçı’nın bahsettiği ve hepimizin yanlış bildiği bir konu var. ben de bugüne kadar zeki müren’in radyoya çıktığı ilk günüyle anlatılan hikayeyi başka türlü biliyordum. zeki müren’in meşhur bir sahneye çıkış öyküsü vardır. 1 ocak gecesi yağan karın yolları kapatması sebebiyle radyodaki programına gelemeyen perihan altındağ sözeri'nin yerine mikrofona kendisini çıkartma imkanını veren kişinin refik fersan olarak biliyorduk. elbette refik fersan’ın haberi olmadan böyle bir şey yapılmış olamaz ama radi dikici’nin kitabında durumun pek de öyle olmadığı anlatılıyor. benim anladığım, zeki müren’in radyoya çıkmasına olanak sağlayan irade siyasi iradeydi. zaten radyo programına çıkmadan günler öncesinde zeki müren’in radyoya çıkacağı dönemin tanıklarına haber verilmiş, radi dikici’nin kitabında da ifadeler bu yönde.

    demokrat parti’nin iktidar olmasıyla birlikte dönemin sosyetesinin zeki müren’in gazino programlarının müdavimleri olduğu basında daha önce yazıldı. demokrat parti iktidarı en şaşaalı dönemini yaşarken başbakan adnan menderes bazı akşamlar zeki müren'i izlemeye gidiyordu. cumhurbaşkanı celal bayar da gazinoya gelenler arasındaydı. cumhurbaşkanı ve başbakan'ın bile onu dinlemek için gazinoya gittiğini gazetelerde okuyan türkiye'nin zenginleri istanbul'a akıyordu. biraz daha sonraki yıllara gidelim. 12 mart darbesi yeni olmuştu. ziverbey köşkü'nde zincire vurulan gazeteci ilhan selçuk, dışarıya haber vermek için ‘‘akrostiş’’ yazılar yazıyordu. aynı günlerde türk hava kuvvetleri'ni güçlendirme vakfı da, kuruluşunun 1. yıl dönümünü, 1 haziran 1971 tarihinde ankara'daki marmara oteli'nde düzenlenecek baloda kutlamaya hazırlanıyordu. zeki müren bu baloda sahneye çıkacaktı ama ücret almayacaktı. tatilini geçirdiği antalya'dan ankara'ya gideceği sırada, thy'nin tarifeli uçağı arızalandı ve gönderilen askeri bir uçakla baloya yetişmişti. bu konu 3 yıl sonra meclis gündemine taşındı ve adalet partisi antalya milletvekili ihsan ataöv, kürsüden başbakan sadi ırmak'a sordu: ‘‘askeri uçak zeki müren'e hangi gerekçeyle tahsis edildi?’’ bu soru o günlerde yanıtsız kaldı. 12 eylül darbesinin demokrasiyi işlemez hale getirdiği günlerde, zeki müren kendisine doktorlar tarafından sahne yasağı konulduğunu basına açıklıyordu. bu konularda yadırganacak herhangi bir durum yok. her dönemde olan olayların benzerleri yaşanmış. zeki müren de bir dönemin star ismi olarak sanat hayatının zirvesinden olduğu yıllarda siyasi iktidar dahil herkesin ilgisini çekmişti.

    zeki müren’le ilgili en çok konuşulan konulardan birisi de liberace ile olan benzerliğidir. liberace kimdir, öncelikle bunu anlatmak gerekiyor. 1919-1987 tarihleri arasında yaşamış, asıl adı vladziu valentino liberace idi. polonya asıllı amerika’lı bir chopin piyanisti olarak biliniyordu. showman kişiliği ile eğlence dünyasının yukarılarında yer alıyordu. 1987 yılında aids nedeniyle öldü. liberace geride biraktığı büyük servet ile bir vakıf kurulmasını vasiyet etmişti. vakıf bir süre öncesine kadar öğrencilere burs veriyordu. halen las vegas’da liberace müzesi var. 2013 yılında bir film vizyona girdi ama ülkemizde ve daha bir çok ülkede gösterilmedi daha doğrusu sinemalarda gösterilmedi. filmin adı; “behind the candelabra” yani türkçesi “şamdanın arkası”. niçin şamdan? çünkü liberace sahneye çıktığında piyanosunun üstünde daima şamdan olurdu. film seyirciye bir nevi şamdanın arkasında olanları anlatıyor. steven soderbergh'in yönettiği matt damon, michael douglas ve rob lowe’un başrollerini oynadıkları bu film çeşitli festivallerde gösterildi. ben de seyrettim. liberace’nin özel hayatına dair her şeyin açık edildiği bir filmdi. liberace, cinsel kimliğini mahkeme önünde reddetmişti, mahkemeye çıkmasının nedeni ise kendisinden 25 yaş küçük sevgilisi scott thorson’dan ayrıldıktan sonra mal paylaşımı davası nedeniyleydi. scott thorson daha sonraki yıllarda bir kitap yazdı; “behind the candelabra: my life with liberace”. işte söz konusu liberace filmi bu kitaptan yola çıkılarak senrayo haline getirilmişti. filmi seyretmenizi tavsiye ederim, oyuncular ve senaryo açısından ilginç bir film. ülkemizde böylesine bir film çekilir mi sorusu doğal olarak aklınıza gelebilir. benim fikrim bu kadar cesur bir filmin çekilemeyeceği. zeki müren 1963 yılında amerika’ya gitmişti ve liberace’yi gördükten sonra sahne imajını değiştirdiği özellikle kostümlerini tasarlarken ondan esinlendiği yıllarca konuşuldu. zeki müren bu benzerliği şu sözlerle reddetmişti.

    “1955’te akademiyi (süsleme sanatları bölümü) birincilikle bitirdim, o günden itibaren gündelik ve sahne kostümlerimi ben çiziyorum. taklit ettiğim söylenen liberace’nin 60’lı yıllarda giydiği kıyafeti ben 1956’da çizmişim. belki bir ruh benzerliğimiz vardır.”

    böyle bir taklit vardı ya da yoktu bilinmez. ama bir benzerlik olduğu ortada.

    günahıyla sevabıyla bir zeki müren gerçeği ortada durmaktadır. renkli yaşamı, sahne kuralları, sanat hayatı, yaptıği yenilikler, halkın gözünde çizdiği imaj, sevenleri, sevmeyenleri, özel hayatı, konuşması ve tüm yaşamıyla her dönemde konuşulmuştur. türk müziğine katkıları elbette tartışılır ve konuşulur. 1980 yılından sonra bodrum’a gitmeseydi, her şeye rağmen sahne hayatına devam etseydi daha uzun bir ömür yaşayacağı aşikar. belki döneminin geçtiğini düşündü belki de başka sorunları vardı. tam olarak bilinmiyor. radi dikici’nin kitabında bu soruların çoğuna cevap bulabilirsiniz. benim klasik türk müziği’ndeki favorilerim münir nureddin selçuk, inci çayırlı ve nesrin sipahi’dir. benim bu isimleri sevmemin nedeni müzikal nedenler olsa da beğeni konusu da göreceli bir konu. sanatın hangi dalı olursa olsun o kişiler hakkında gerçekleri yazmanın o kişiye hakaret etmek gibi kötü bir şey olmadığını anladığımız günleri görmek ümidiyle.

    kaan çağlayangöl