şükela:  tümü | bugün
  • yaşlı bir keşiş, yıllar geçtikten sonra kız çocuklarının gittiği dini bir okulun başına geçer. bir tartışma grubunda sevgi konusu konuşulurken, kendisini dinleyen öğrencilere şöyle seslenir:

    - “hayatınızda bir konuda aşırılığa kaçmanın tehlikelerini görün. kavgada çok fazla öfke, pervasızlığa ve sonunda ölüme neden olur. dinde çok fazla hararet, açık görüşlülüğü engeller. aşkta çok fazla tutku, sevdiğiniz kişiyle ilgili hayaller görmenize ve gerçeklerden uzaklaşmanıza neden olur. çok fazla sevgi, bıçağın kıyısından bal yemeye benzer.”

    öğrencilerden biri;
    - “bekar bir keşiş olarak, bir kadın ve bir erkek arasındaki sevgiyi nasıl anlayabilirsiniz” diye sorar.
    keşiş de;
    - “bir gün size neden keşiş olduğumu anlatacağım” der.
  • zen hocasının köpeği, akşamları sahibiyle oynamayı sever. köpek, sahibinin fırlattığı kemiği yakalamak için koşar, sonra geri gelir ve oyunun tekrarlanması için bekler. hoca bir akşam en parlak öğrencisini davet eder. budist öğretinin içindeki karşıtlıklar yüzünden öğrencinin kafası biraz karışmıştır. hoca da ona;
    - “kelimeler sadece birer kılavuzdur. onları hiçbir zaman gerçeğin kendisi gibi görme. bak, bunu sana göstereyim” der.
    hoca köpeğine seslenir;
    - “koş bana ay’ı getir” der.
    ve parmağıyla gökyüzündeki ay’ı gösterir. sonra da öğrencisine döner ve;
    - “köpek nereye bakıyor” diye sorar. öğrencisi de;
    - “parmağınıza bakıyor” diye yanıt verir. hoca da buna karşılık şöyle der ki:
    - “doğru. işte sen de bu köpek gibi olma. ay’ı işaret eden parmağımla, ay’ın kendisini karıştırma. kelimeler sadece birer kılavuz. herkes, başkasının söylediği kelimelerle mücadele ederek kendi doğrularını bulur.”
  • bir genç, çok ünlü bir hocadan dövüş sporları dersleri almaktadır. bir gün hocası antrenman yaparken onu izlemeye başlar ve diğer öğrencilerin, kendi öğrencisinin tekniğini mükemmelleştirmek için yaptığı her girişime müdahale ettiklerini fark eder. hoca öğrencisinin öfkelendiğini hisseder ve onun yanına gidip omzuna dokunarak;
    - “sorun ne” diye sorar.
    genç öğrencisi de;
    - “bilmiyorum” diye kısaca yanıtlar ve
    - “ne kadar uğraşsam da hareketleri düzgün yapamıyorum” der.
    hoca da;
    - “tekniğinde ustalaşmadan önce, buradaki ahengi anlaman lazım. gel benimle, sana açıklayayım” der.

    hoca ve öğrencisi binadan ayrılır ve bir derenin kıyısına gelene kadar ormanda biraz yürürler. hoca oradaki bankta sessizce birkaç dakika oturur ve sonra konuşmaya başlar:

    - “bak şu suya. içindeki her bir taş parçasının kendine has bir şekli var. peki bu yüzden su onlara öfkeyle mi çarpıyor? hayır, sadece akıp gidiyor ve ilerliyor. işte sen de bu su gibi olmalısın, ahengin ne olduğunu anlamalısın.”
  • budist öğreti konusunda uzmanlaşmış bir keşiş yaşarmış, ancak hayatı boyunca öğrendiği her şeyi kendisine saklamış. bir seferinde bir gece yürüyüşe çıkmış ve bir şeye bastığını fark etmiş. çıkan tuhaf ses yüzünden bir kurbağayı ezdiğini düşünmüş. ancak budist öğretinin aksine, bir canlıyı ezmiş olmak onda hiçbir pişmanlık veya bir başka duygu uyandırmamış ve tekrar yatağına girip uyumaya başlamış. rüyasında yüzlerce kurbağanın gelip kendisinden hesap sormaya başladığını görmüş.

    keşiş uyandığında kendisini çok pişman hissediyormuş. kurbağayı ezdiği yere gidip baktığında, aslında ezdiği şeyin bir patlıcan olduğunu görmüş. işte o an içindeki belirsizlik hissi durmuş ve ilk defa aslında hayatın bir hedefi olmadığını anlamış.
  • bir gün bir öğrenci zen tapınağına gelir ve seung sahn soen-sa'ya:
    - "zen nedir?" diye sorar.
    soen-sa, zen sopasını başının üstünde tutar ve; -"anlıyor musun?" der.
    öğrenci:
    - "bilmem" diye yanıtlar.
    soen-sa:
    - "bu bilmeyen zihinsin sen. zen kendini anlamaktır" der.
    - "benim hakkımda neyi anladın? öğret bana."
    soen-sa:
    - "bir bisküvi fabrikasında, hayvanlar, arabalar ve uçaklar şeklinde farklı kurabiyeler fırınlanır.
    hepsinin farklı isimleri ve şekilleri vardır fakat hepsi aynı hamurdan yapılmışlardır ve hepsinin tadı aynıdır" der.
    - "aynı şekilde, evrendeki her şeyin – güneş, ay, yıldızlar, dağlar, nehirler, insanlar ve başkaları – farklı adları ve şekilleri vardır fakat hepsi aynı maddeden yapılmışlardır. evren, birbirine karşıt çiftlerle organize edilmiştir: ışık ve karanlık, erkek ve kadın, ses ve sessizlik, iyi ve kötü. fakat tüm bu zıtlıklar bir bütünün parçalarıdırlar çünkü aynı maddeden yapılmışlardır. isimleri ve şekilleri farklıdır fakat malzemeleri aynıdır. isimler ve şekiller sizin düşünceleriniz tarafından yapılmışlardır. eğer düşünmüyorsanız ve isimlere ve şekillere bağlılığınız yoksa tüm madde birdir o halde. senin bilmeyen aklın, düşünerek hepsini parçalara ayırır. bu senin madden. bu zen sopasının malzemesi ile senin kendi malzemen aynı. sen bu sopasın; bu sopa ise sen."
    öğrenci:
    - "bazı filozoflar bu maddenin enerji veya akıl veya tanrı veya asıl olan olduğunu söylüyorlar. hangisi doğru?" diye sorar.
    soen-sa:
    - "dört kör adam hayvanat bahçesine gitmişler ve bir fili ziyaret etmişler. kör adamlardan biri filin yan tarafına dokunmuş ve 'filin bir duvara benzediğini' söylemiş. diğer biri filin hortumuna dokunmuş ve 'filin bir yılana benzediğini' söylemiş. bir diğeri bacağına dokunmuş ve 'filin bir sütuna benzediğini' söylemiş. son kör adam filin kuyruğuna dokunmuş ve 'filin bir süpürgeye benzediğini' söylemiş.

    maddenin ismi ve şekli yoktur. enerji, zihin, tanrı ve asıl olan'ın hepsi isim ve şekildir. madde mutlaktır. isme ve şekle sahip olan şey'in kendine zıt olanı vardır. bu nedenle, tüm dünya kendi aralarında kavga eden kör adamlara benzemektedirler. kendini anlamamak, gerçeği anlamamaktır. bu nedenle aramızda kavga ediyoruz. eğer dünyadaki tüm insanlar kendilerini anlasalardı mutlak’a ulaşacaklardı. o zaman dünya barış içinde olacaktı. dünya barışı zen'dir." der.
    öğrenci:
    - "zen deneyimi nasıl dünya barışını getirebilir?"
    soen-sa:
    - "insanlar para, ün, seks, yiyecek ve dinlenmeyi arzu ederler. tüm bu arzular düşüncelerdir. düşünmek acı çekmektir. acı dünyada huzurun olmadığı anlamına gelir. düşüncenin olmaması, acının olmamasıdır. acının olmaması, dünyada huzur olması anlamına gelir. dünya barışı mutlak olandır. mutlak olan ben'im." diye yanıtlar.
    öğrenci:
    - "mutlak olanı nasıl anlayabilirim?" diye sorar.
    soen-sa:
    - "önce kendini anlaman gerekiyor" diye yanıtlar.
    - "kendimi nasıl anlayabilirim?"
    soen-sa, zen sopasını kaldırır ve
    - "bunu görüyor musun?" diye sorar.
    sonra, sopa ile masaya hızlıca vurur ve:
    - "bunu duyuyor musun?" der.
    - "bu sopa, bu ses senin zihnin. bunlar birbirleriyle aynı mıdır yoksa farklı mıdır?"
    öğrenci:
    - "aynı" der.
    soen-sa:
    - "eğer onların aynı olduğunu söylüyorsan, sana otuz kere vuracağım. eğer onların farklı olduğunu söylersen, sana yine otuz defa vuracağım. niçin?"
    öğrenci sessizlik içindedir.
    soen-sa:
    - "kaaatz!!!" diye bağırır. sonra da şunu söyler: -"ilkbahar gelir, otlar kendiliğinden büyür."
  • zen üstadı mu-nan'in kendisini izleyebilecek sadece bir öğrencisi varmış, shoju. zen öğrenimini tamamladıktan sonra shoju'yu yanına çağırmış mu-nan.
    - "ben yaşlanıyorum artık. ve bildiğim kadarıyla bu öğretiyi benden alıp devam ettirebilecek tek kişi de sensin shoju. burada bir kitap var. 7 nesil boyu üstadtan üstada geçerek buraya kadar geldi. anlayabildiğim kadarıyla bir iki nokta da ben ekledim kitaba. bu kitap çok değerlidir ve beni izleyebilecek tek kişi olarak sana veriyorum onu" demiş.
    shoju:
    - "eğer bu kitap bu kadar değerliyse, sizin elinizde olması daha iyidir." demiş ve devam etmiş:
    - "sizin zen öğretinizi hiçbir yazıya bağlı kalmadan da aldım üstadım ve ondan yeteri kadar memnunum."
    - "biliyorum" demiş mu-nan "ona rağmen bu kitap nesilden nesile ustadan öğrencisine aktarılarak geldi. öğretimizin bir sembolü olarak elinde tutabilirsin. al."

    bunun üzerine bir şeye sahip olma konusunda hiç arzusu olmayan shoju kitabı almış ve yanlarında duran, yanmakta olan mangalın içine atmış.
    daha önce hiç kızmamış olan mu-nan hiddetle bağırmış:
    - "ne yapıyorsun?"
    shoju da bağırarak cevap vermiş:
    - "ne söylüyorsun?"
  • her şeyi içeri taşıdık. oturup bir bira kaptım. tek kravatlı insan bendim. tek düğün hediyesi getiren de. aristo'nun çiğnediği bacakla duvarın arasına sakladım hediyeyi.

    "charles bukowski..."

    ayağa kalktım.

    "ah, charles bukowski!"

    "hı, hıı."

    sonra:

    "bu marty."

    "merhaba marty."

    "ve bu elsie."

    "merhaba elsie."

    "siz gerçekten," diye sordu, "sarhoş olunca eşyaları ve camları kırıp ellerinizi parçalar mısınız?"

    "hı, hıı."

    "bu işler için biraz yaşlısınız."

    "bak elsie, kafamı bozma benim…"

    "ve bu tina."

    "merhaba tina."

    oturdum.

    adlar! ilk karımla iki buçuk yıldır evliydik, bir gece misafirlerim gelmişti. karıma: "bu yarım-kıç louie, bu marie, saksofon kraliçesi, bu topal nick," demiştim. sonra gelenlere dönüp, "bu karım… bu karım… bu …" deyip durmuştum. sonunda karıma dönüp sormuştum: "neydi senin adın allahaşkına?"

    "barbara."

    "bu barbara," dediydim onlara.

    zen üstadı henüz gelmemişti. oturup bira içmeyi sürdürdüm.

    birtakım başka insanlar gelmişti. merdivenlerden çıkıp duruyorlardı. hollis'in akrabaları. roy'un bir ailesi yoktu anlaşılan. zavallı roy. ömründe bir tek gün çalışmamıştır. bir bira daha aldım.

    merdivenlerden yukarı çıkıyorlardı: sahtekârlar, düzenbazlar, sakatlar, değişik aldatmaca alanlarında çalışan pazarlamacılar. aile fertleri ve dostlar. düzinelerle. düğün hediyesi yok, kravat yok.

    biraz daha çekildim köşeme.
  • zen , cevapları bulmak değil; soruları kaybetmektir.
  • hindistanda bilgenin teki öğrencileriyle birlikte tam trene biniyorken sandaletlerinden birisi ayağından fırlayıp rayların arasına düşmüş. aşağı inip onu alması imkansızmış, çünkü tren çoktan harekete geçmişmiş o sırada. yanındaki öğrencileri ne yapacağını merakla bekliyorlarmış. o da gayet sakin bir biçimde diğer ayağındaki eşini de çıkarmış ve az önce düşürdüğünün yakın bir yerine fırlatmış. talebelerinden birisi dayanamayıp sormuş:
    - "neden böyle yaptınız?"
    gülümseyen bilgenin cevabı basit ama hakikat yüklüymüş:
    - "demiryolunun üzerindeki ayakkabınin tekini fakir birisi bulursa, diğer tekini de bulup giyebilsin diye."
  • çırak ustasına sormuş:
    - "nasıl senin gibi bilge bir kişi olacağım?"

    üstad cevaplamış:
    - "ben bu yola girdiğimde orman orman, dağ dağ, nehir nehirdi. yola girdikten sonra orman orman değil, dağ dağ değil, nehir nehir değil oldu. aydınlanınca orman orman, dağ dağ, nehir ise yine nehir oldu."

    çırak tekrar sormuş:
    - "peki ne değişti üstad?"

    üstad tekrar cevaplamış:

    - "ben değiştim."