şükela:  tümü | bugün
  • üzerinde zırh olan anlamındaki kelime..zırhlı birlikler, zırhlı taşıtlar şeklinde kullanılır, tek başına gemiler için kullanılır.

    (bkz: zırh)
    (bkz: agamemnon zırhlısı)
  • ingilizce savaş oyunlarında battleship olarak geçen gemi sınıfı,

    iki dilde de aynışaşkınlığı yaşarsınız; bütün savaş gemileri zırhlı ve zaten adından da anlaşılacağı üzere muharebe gemisi değil midir? eh işte bunlar biraz farklıdır. ancak teknolojik gelişme karşısında bir miktar hantal kalmışlardır.

    bismarck,indianapolis,ve özellikle bizim için ayrı bir önem taşıyan missouri zırhıları en bilinenleridir.
  • bankacılık jargonunda paraları şubelerden genel müdürlüğe oradan merkez bankası ya da onun olmadığı illlerde ziraat bankasına götüren getiren taşıt aracı.
    ayrıca(bkz: potemkin zırhlısı)
  • uss missouri (ki japonya'nın teslim olma antlaşması 1945 ağustosunda bu gemide imzalanmıştır) dünyada üretilen son zırhlıdır, kaldı ki günümüzün güdümlü silah sistemleri, daha çok hıza ve hafifliğe dayalı savaş stratejileri karşısında zırhlıların hiç bir önemi kalmamıştır.

    edit: sevgili tururo tam 12 yıl sonra uyardı, uss arizona (ki 1941 de pearl harbor'da batırılmıştı) değiştirildi.
  • 9 ton üzerinde olan silahlı büyük gemi
  • savaş doktrini ne olursa olsun, savaşın sanatkarlığını da sahneden çekilirken beraberinde götüren gemilerdir. bismarck, iowa, yamato, king george v... bu gemiler, modern deniz gücünün simgesi uçak gemilerinin aksine, savaşırken de salt seyir halinde iken de ölümcül, muhteşem, tanrısal bir kudret ile sarmalanmıştırlar. insan elinden çıkan en güzel, en ölümcül biçimde zarif gemilerdir zırhlılar. bir uçak gemisinin görüntüsü, hayatının hiçbir anında, tüm kudretini bordasını alev ve dumana boğarak tonlarca çelik olarak düşmanına ateşleyen bir zırhlının kudret ve zarafetine ulaşamaz.

    tabii ki modern deniz savaşında hiçbir değerleri yoktur. tabii ki ölüm makinalarıdırlar. ama bunlar, zırhlıların açıkça dünya denizlerinde dolaşmış gemiler arasında salt kudret ve karizmayı en güzel ve zarif biçimde bedenleştiren gemiler oldukları gerçeğini değiştirmez.
  • dün ülkemin cumhurbaşkanının halkına verdiği müjdeli haberin bir parçasıdır. zırhlı mercedes olarak geçen müjdenin yurdumda yarattığı etki tahmin edildiği gibidir. bu müjde ile açlık sınırında veya civarında yaşayan yurdum coşkuyla tüm dertlerini unutmuş ve sokaklarda bayram havası bugün hisserttirmiştir kendisini. devam edecek mutluluk sarhoşluğunu takip etmekte fayda var..
  • türkçede muharebe sırasında en ön saflarda yer alıp; en ağır silahlarla savaşan gemilere ''zırhlı'' (bkz: yavuz zırhlısı) ismi verilmiştir. burada zırhlı tabirinin biraz içeriğine değinmekte fayda var. bu kelimenin içeriğine baktığımızda söz konusu geminin amacının türkçede tam anlamıyla ifade edilemeyip algıda yetersizlik yarattığı aşikârdır. buradaki en önemli soru zırhlının anlamı nedir? ingilizce, hatta tüm avrupa dilleriyle birlikte japonca da bile bu gemilere muharebe gemisi (bkz: battleship) yada daha sade bir anlatımla çarpışma gemisi denmektedir. dolayısıyla türkçedeki zırhlı tabirinin karşılığı olan ‘’muharebe gemisi’’ tabiri geminin muharebe içerisindeki amacını, inşa ediliş sebebini ve var olma nedenini daha doğru şekilde anlatmaktadır. bu yazımda, yukarıda bahsi geçen gemilerin tarih içerisinde ortaya çıkışıyla birlikte savaş stratejilerinin ve deniz savaşlarının temel gelişimini nasıl değişime uğrattığı ile ilgili bilgileri sizlerle paylaşacağım.

    aslında zırhlı gemi kavramının ortaya çıkışıyla birlikte deniz savaşlarında ciddi bir devrim yaşanmıştır. zırhlıların ortaya çıkmasının sebebi ise gemi üzerinde taşınabilir topların teknoloji olarak ciddi şekilde gelişmesi ve ahşap gövdeli teknelerin bu toplar karşısında yetersiz kalmasından kaynaklanmıştır. zırhlı gemilerin karşısında bu kez gemilere hasar verebilecek top teknolojisine ağırlık verilmiş ve bu yüzden top kalibrelerinin büyümesi ile birlikte atış şekilleri de ciddi evrime uğramıştır. her iki dünya savaşında bu iki unsur ciddi deneme sahaları bulmuş ve sonunda teknolojinin de gelişimiyle günümüze kadar ulaşacak muharip gemi kavramı karşımıza çıkmaya başlamıştır. bir başka açıdan baktığımızda zırhlı muharebe gemilerinin ortaya çıkışı sanayi devrimiyle paralellik ihtiva etmektedir. dolayısıyla yukarıda zikrettiğimiz teknolojilerin gelişimi deniz muharebelerinde de taktiksel, doktrin ve denizcilik literatürüne ciddi yenilikler katmıştır. peki bu değişim ne zaman başladı?

    ***yelkenliden zırhlı yelkenliye geçiş***

    1800'lü yılların başında donanmaların en güçlü silahları ship of the line olarak isimlendirilen hat gemileriydi. (bkz: ship of the line/@uzumun sapi) esas muharebe gemileri olan bu hat gemileri dışında daha küçük ve daha hızlı yelkenli savaş gemileri de bulunmaktaydı. bunların tek top güverteli olanlarına sloop (şalopa) çift güverteli olanlarına ise frigate (firkateyn) deniliyordu. firkateyn, tek bir kapalı top ambarı ile birer baş ve kıç kasarası olan gemi türüdür. bu gemiler günümüzün ağır kruvazörüne denk gelir. sloop ise üstü açık tek bir kesintisiz top ambarı olan savaş gemisidir ve kasaraları yoktur. ancak bu gemilerde pruva ve pupada üstü kapalı birer küçük kamarası olan modellerde mevcuttur. tam armalı yani üç direkli olabileceği gibi çift direkli ve sübye armalı (brik, gulet vs armalı) olabilir. bu gemiler ise günümüzün hafif kruvazörüne denk gelir. türkçede bu gemilere fransızların tercih ettiği korvet ismi verilmiştir. şalopa, yine fransızların tercih ettiği üzere, türkçede kürekli küçük ganbot anlamında kullanılır. ana muharebe gemileri ise türkçede genel olarak kalyon diye adlandırılır. osmanlılar, üç tam top ambarı olan birinci ve ikinci sınıf kalyonlara üç ambarlı, iki tam top ambarı olan üçüncü sınıf kalyonlara kapak kalyon, iki top ambarlı ama küçük boyutlu olan dördüncü sınıf kalyonlara ise karavele kalyon deniyordu. (kaynak : @chevalier sans peur) (bkz: kalyon/@chevalier sans peur)

    işte bu tahta gemilerden günümüze kadar gelen değişimin başlangıcı 1802 yılında buhar motorunun charlotte dundas adında bir tekne üzerinde uygulanması ile başlamıştır. ancak buhar motoru teknolojisinin askeri alanda kullanılması 50 senelik bir süre alacaktır. çünkü o dönemde buhar motoru ile çalışan teknelerin çarkları ya yanlarında yada arkasında konumlandırılmıştı. bu çarklar askeri gemilere takıldığı taktirde çarkların düşman için doğal öncelikli hedef olacağından ve çark sistemi hasar alan gemi hareketsiz kalacağından uygulama yapılamamıştır. dolayısıyla 1850'li yılların sonuna kadar muharebe için yelkenli gemilerin kullanımına devam edilmiştir. ancak hat gemilerinin de devrinin sonuna yaklaşılıyordu.

    henri joseph paixhans adındaki fransız subayı topçuluk teknolojisinde bir devrim yaratarak zaman ayarlı ve patlayıcı mermiler tasarladı ve bunları uyguladığı topa da paixhans topu ismi verildi. tüm dünyada donanma subaylarının dikkatini çekecek bu yeni teknolojinin kullanılacağı zaman ise 30 kasım 1853 tarihinde gerçekleşen sinop deniz muharebesidir (bkz: sinop baskını). bu savaşın iki önemli sonucu olmuştur. birincisi tarihteki son yelkenli savaşı olması, ikincisi ise tarihte ilk kez gülle yerine içinde patlayıcı olan mermilerin kullanıldığı topların olmasıdır. bu teknolojiyi amerika benimsemiş ve günümüzde dahi hizmet altında tuttuğu uss constitution sancak gemisine de bu toplardan birkaç tane monte etmişti. ancak paixhans topunun bazı kusurları da vardı. bu top her ne kadar muazzam hasar veriyor olsa da dolu güllelerin ağırlığı sebebiyle iki engel taşıyordu. hem gülleler ağır hem de içinde patlayıcı olduğu için ateşleyici barut belli bir miktar kullanılabiliyor ve topun etkili olacağı atış menzilini ve isabet oranını azaltıyordu. bu soruna çare arayan amerika donanmasında görevli subay john adolphus bernard dahlgren 1849 yılında önce havada daha hızlı ilerleyebilecek sonrada hedefe daha başarılı isabet ederek patlayacak olan günümüzde de kullanılan sivri uçlu konik top mermisini icat etti. bununla birlikte mermilerin menzilini arttırmak için yeni bir topta icat etti. dahlgren icat ettiği top daha çok barut alabilsin diye barut yatağını genişletmek ve patlama anında oluşan iç basınca karşı tüm yüzeye eşit bir direnç dağılımı sağlamak için topun arka tarafını ovalleştirmek oldu. bu topun görünüş olarak diğer toplardan farklı olmasından dolayı ''soda şişesi'' olarak adlandırılmıştır.

    önce buharlı itiş gücü sonrada patlayıcılı top mermilerin icadından sonra 1850 yılların ortasına gelindiğinde tahtadan demir iskeletli yelkenli gemilerin miadının dolduğu anlaşıldı. osmanlı donanmasının patlayıcı mermiler ile yok olması bu mermilere dayanabilecek yeni teknolojilerin gemilere uygulanması gerektiği gerçeğini ortaya çıkardı. bu teknoloji metal gövde teknolojisiydi. paixhans topunu ilk kullanan fransızlar tarafından napoleon adındaki gemiye metal gövde teknolojisi uygulanmıştır. bu gemi tarihin ilk buharlı ve metal gövdeli gemisi olarak kayıtlara geçmiştir. her ne kadar hala yelkenli ve hat gemisi sınıfında sayılmış olsa da napoleon savaş gemisi buhar teknolojisi ve demir gövdenin yanında tarihte iz bırakacak başka bir ilk ile sahalara inmişti. bu ilk savaş gemilerinin günümüze kadar kullanmış olduğu pervaneli itiş gücüdür. aynı dönemde devam eden kırım savaşı sırasında fransız ordusu tarafından kale kuşatmalarında buhar motorlu firkateynler tarafından çekilen yüzer bataryaların başarısı üzerine fransız kralı 3. napolyon bu teknolojinin gemilere de adapte edilmesi için talimat verdi. bunun üzerine fransız mühendis henri dupuy de lome'un tasarladığı la gloire isimli gemi tarihin tamamen demir kaplı ilk gemisi olmuştur. ancak yeni çağın habercisi bu geminin ciddi sorunları vardı. bu geminin yapıldığı dönemde buhar motorunu çalıştırmak için yakıt olarak kömür kullanılıyordu. dolayısıyla alt güverteler geminin gövdesi metal kaplı olduğu için havalandırmasız kalmıştı. ayrıca elektrik olmamasından dolayı aydınlatmada mum ışığında yapıldığından alt güvertede çalışan tayfalar havasız karanlık ve aşırı sıcaklarla mücadele etmek durumunda kalıyorlardı.

    bu gelişmeler olurken ingiliz donanması trafalgar deniz savaşından sonra avrupa’nın en büyük deniz gücü konumundaydı. ingiltere muazzam donanması sayesinde güneş batmayan imparatorluk çağına geçmiş ve deniz gücünü teknolojik olarak yenilemeye gerek duymuyordu. ancak böyle bir teknolojik ortamda fransızların la gloire' yı denize indirmesi üzerine ingilizlerin donanması antika haline getirmişti. la gloire olası bir çarpışmada top teknolojisinin gelişmesine rağmen bütün ingiliz yelkenlilerini tek başına batırabilir ve kendisi hasar almadan yoluna devam edebilirdi. bunun üzerine ingiltere 1 senelik bir süreçte hms warrior isimli gemiyi imal ederek suya indirdi. bu geminin en büyük özelliği la gloire gibi tahta gövde üzerine metal kaplama değil tamamen metalden yapılan bir gövdeye sahip olmasıydı. tarihin ilk demir zırhlı gemisi olan hms warrior dönemine göre esasen bir firkateyni ebadındadır. top güvertesi tek katlı ve hızı o zaman standartlarına göre 15 knot gibi yüksek bir hıza sahip olduğu için savaş hattında bir zırhlı gibi savaşmak yerine uzaktan manevra yaparak ve kaçarak savaşacaktı. bu konsept itibarı ile hms warrior aslında 2. dünya savaşındaki kruvazörlerin atası olarak kabul edilebilir. yine de ısrarla olası rüzgarlardan faydalanabilmek için ve yakıttan tasarruf etmek için yelken direği ile topların gövdenin yanlarında olması gibi muhafazakar bir tasarıma sahipti.

    *** ilk zırhlı muharebesi***

    amerika iç savaşında kuzey kuvvetleri konfederasyon kuvvetlerinin dışarıdan yardım almalarını engellemek için tüm liman çıkışlarını savaş gemileri ile ablukaya aldı. dolayısıyla güneydeki limanlara hiçbir gemi girip çıkamayacaktı. bloke edilen bu limanlardan birisi olan norfolk aynı zamanda bir donanma tersanesiydi. burada bulunan tersane yetkililerine hazır olan gemileri kaçırma emri verildi. ancak kuzeyliler bu kaçırma işleminden önce liman girişinde birkaç gemi yakarak liman ağzını tamamen kapattı. bunun üzerine kaçma şansı kalmayan tüm gemiler yakılarak batırıldı. bu yakılan gemilerden birisinin de ismi uss merrimack' di. bu gemi tahta gövdeli ve yelkenli; ancak buhar motorlu ve pervaneli bir firkateyndi. bu ablukayı kaldırmak için john mercer brooke ismindeki deniz subayı yeni bir gemi tasarımı yaparak uss merrimack' in sağlam kalan buhar kazanı ve pervane aksamını denizden çıkartarak teknenin üstüne bir güverte yaparak demir zırh ile kaplattı ve burun kısmına mahmuz yaptırdı. son 50 yıldaki birçok teknolojiyi bir araya toplayan bu yepyeni gemiye css virginia ismi verildi. bu geminin yapım aşamasında olduğu istihbaratını alan kuzey senatosu acil olarak toplanarak böyle bir gemiye karşı koyabilecek nitelikte bir gemi tasarımı için proje talebinde bulundu. bu projelerden john ericsson isimli mucidin gemisinin imal edilmesine karar verildi. john erricson'un gemi tasarımı daha önceki hiçbir gemiye benzemiyordu. (bkz: john ericsson) gemi su seviyesine oldukça yakın ve alçak olarak tasarlanmıştı. teknenin gövdesi su düzeyinde olmasından dolayı düşmanın ateş edilebilecek hedefi olabildiğince azaltılmıştı. ayrıca yan zırh kalınlığı 12 cm kalınlığında olduğu için olabilecek mahmuzlamaya karşı koruma sağlıyordu. asıl devrimsel uygulama ise tamamen erricson' un tasarımsal dehasını yansıtan ve daha önce hiçbir şekilde kullanılmamış olan döner taret sistemiydi. taret 3 metre yükseklikte ve 6 metre genişlikte olup; içinde 2 adet 11 inch 'lik top bulunuyordu. o zaman için bunlar bir savaş gemisine yerleştirilmiş en büyük toplardı. erricson bu gemiyi 120 günlük sürede bitirerek teslim etti. denize indirilen ve göreve hemen başlayan bu gemiye uss monitor ismi verildi. konfederasyon kuvvetleri 8 mart 1862 tarihinde css virginia gemisine ilk görev olarak norfolk ve james nehrinin çıkışında bulunan hampton roads nehir ağzında bulunan kuzeye ait gemileri batırmak üzere yollandı. css virginia kuzey ordusuna ait 2 gemiyi batırması ve 1 gemiyi etkisiz hale getirmesi üzerine kuzey ordusu da uss monitor'u destek olarak yolladı ve başlayan bu çarpışma tarihe hamton roads savaşı olarak geçti. bu çarpışması asıl önemi ise tarihte dünyanın ilk demir zırhlı gemilerinin savaşı olarak geçmesidir. (bkz: hampton roads muharebesi) uss monitor buhar motoru, demir gövde, patlayıcı mermi, pervaneli itiş ve döner taret teknolojisinin ilk kez bir arada kullanıldığı gemi olarak terihe geçmiştir. bu açıdan bakıldığında günümüzdeki savaş gemilerinin ilk atası ve en ilkel formu olarak değerlendirebiliriz. css virginia ve uss monitor'un devrimsel başarısı ile tüm dünyada iron clad (demir gemi) devri başlamıştır. bu geçiş döneminde deneysel ve görünüş olarak garip birçok gemi yapılmış ve denize indirilmiştir.

    *** predreadnought dönemi (1880 - 1906)***

    1880 yılların sonuna gelindiğinde demir zırhlı savaş gemileri ortaya çıkmaya başlamıştı. aynı zaman diliminde kruvazörler ve torpidonun icadıyla destroyer (muhrip) ünitesine giden süreçte devam etmekteydi. demir zırhlı gemiler özellikle ingilizlerin 1880'li yılların başında suya indirdiği ‘’admiral sınıfı’’ savaş gemileriyle yavaş ama emin adımlarla bir evrim yoluna girdi. bu gemilerin en büyük özelliği taretlerinin barbet denilen gemi içinde ve altında kalan kulesinin geminin ağırlığını hafifletmek için zırhsız ve açık olarak imal edilmesiydi. bu gemiler tarihte ilk kez zırhları dövme demir yerine demir çelik alaşımından yapılmıştı. ancak bu gemilerin büyük bir sorunu vardı. demir zırhlı gemilerin ağırlık sorununa henüz net bir çözüm bulunamamıştı. bu ağırlıktan dolayı gemilerin güvertesi oldukça alçaktı. bu durumda bu gemilerin açık deniz için uygun olmamalarına ve kolayca su alıp batmalarına sebebiyet verebilirdi. admiral sınıfı ile başlayan bu süreç 1889 yılında ‘’royal sovereign sınıfı’’ ile gelişmeye devam etti. bu sınıf teknolojik olarak admiral sınıfından farklı değildi. ancak 13,5 inch' lik sabit silahları, yüksek güvertesi ve buhar motoruyla 14000 tonluk bir dev olmasına rağmen daha hızlı ve açık denizlere uygundu. ingilizler bu gelişimi gösterirken o dönemde dünyanın en büyük 2. donanmasına sahip fransızlar ise yıllar sonra ülkeye denizcilik anlamında sıkıntı yaratacak olan jeune ecole (genç okul) doktrinini belirlemişti. (bkz: jeune ecole) bu doktrin geleceğin silahlarının büyük zırhlılar olmayacağını iddia ediyordu. bu doktrine göre küçük fakat hızlı tekneler mayın ve torpido gibi güçlü silahlarla her rakibe karşı etkili bir kuvvet oluşturacaktı. bundan dolayı fransa 1880 yıllardan itibaren zırhlı savaş gemileri üretmeyi bırakıp, tamamen torpido bot üretimine yönelmiştir. ingiltere 1891 yılında bir deniz yasası çıkartarak ‘’iki güç standardı’’ felsefesini benimsemiştir. iki güç standardına göre ingiltere donanması güç olarak dünyada kendisinden sonra gelen en güçlü iki donanmanın toplamının iki katı büyüklüğünde ve gücünde olacaktı. bunun üzerine 1890 yılına kadar zırhlı yapmamış olan fransa ‘’brennus’’ adında bir zırhlı imal etti ve 1894 yılına kadar ürettiği gemilerin her biri sınıf olarak değil bireysel olarak üretilmiş deney gemileriydi. fransa 1894 yılına kadar topladığı bu verilerle ‘’charlemange sınıfından’’ 3 adet gemi üretti. bu dönemde amerikan donanma doktrini ise deniz aşırı zırhlı yapımına yönelmiş ve ilk deniz aşırı zırhlısı uss iowa (bb-4)' yı 1893 yılında denize indirmişti. amerikan donanması bu sınıfın ardından kearsarge sınıfı zırhlılar ile devamını getirdi. amerika’nın bu gemileri üretmesinin en büyük nedeni pasifikte ispanyollar ile giriştiği çekişmeydi. bu çekişme neticesinde amerikalılar 1898 senesinde filipinler’de ispanyol donanmasını mağlup ederek filipinleri işgal etmiş (bkz: manila koyu muharebesi) ve 2. dünya savaşında filipin adalarını japonlar işgal edene kadar bu bölgeyi ileri karakol olarak kullanmıştır. (bkz: concrete battleship)

    almanya ise endüstriyel devrimin yeni başladığı dönemde denizlerde diğer süper güçteki ülkelerle rekabet edebilmek için kaiser 2. wilhem' in isteği üzerine donanma komutanı alfred von tirpitz (2. dünya savaşında tirpitz zırhlısının isim babası) başkanlığında zırhlı üretimi için düğmeye bastı. almanya ‘’brandenburg sınıfından’’ itibaren 1900 yılı başlarına kadar birçok zırhlı üretti. alman mühendisliğinin henüz emeklediği bu dönemde almanlar yine de çok büyük bir endüstriyel atılım gerçekleştirmiş ve her yeni gemi sınıfında bir önceki gemiyi eski bırakacak kadar yeni teknolojik gelişmeleri gemilerine adapte ediyorlardı. bu dönemde en son üretilen sınıflardan birisi 1. dünya savaşında jutland deniz muharebesi ve 2. dünya savaşında iki gemisi önemli rol oynayacak olan ‘’deutschland sınıfı’’ gemiler olacaktı. avrupa da bu dönemde demir zırhlı ve taretli savaş gemisi yapımına girişen diğer iki ülke ise italya ve avusturya-macaristan imparatorluğuydu. italya’nın ürettiği zırhlıları daha hafifti ve savaş kruvazörlerinin prototipi gibi bir forma sahipti. avusturya ise 1900 yılından itibaren zırhlı gemi yapımı ve donanma kurmaya başlamıştı. osmanlı imparatorluğu’da bu gelişmeler ışığında kendi zırhlısını yapmaya başlamıştı. osmanlı donanması abdulkadir adındaki kendi zırhlısına 1893 yılında başlamış; ancak finansal sorunlar ve bağışlardan toplanan paraların bitmesiyle 5 yılda geminin teknesinin yarısı yapabilmişti. 1900'lerin başında bu geminin yapımında ki tek ilerleme ise iskeletin zırh ile kaplanması olmuştur. bunun üzerine çalışmalar sonlandırıldı ve çalışmalara 1904 yılında devam edilmesi planlandı. ancak ilerleyen dönemde gemi iskeletinin bloklarında kamburlaşma ve sarkmayı önlemek üzere kaydırma yapılmak zorunda kalındı. sonuçta gemi inşasının artık mümkün olmayacağı düşünülerek 1914 yılında kızakta parçalanıp hurdaya çıkarıldı. donanması olan bir diğer avrupa ülkesi ise rusya imparatorluğuydu. rusya bu zırhlı inşa işini 1890 senesinde girişmişti ve ardı ardına gemi siparişleri vererek donanmasını güçlendiriyordu. rusya bu gemi siparişlerini fransa’ya veriyordu. dolayısıyla rus donanmasının elinde bulunan gemiler fransız ekolüne sahipti.

    avrupada genel durum böyleyken ingilizler amiral john fisher' in baskısıyla ‘’majestic sınıfı’’ zırhlıları ürettiler. majestic sınıfı konsept ve tasarım olarak değil ama kendi çapında teknolojik bir devrim yaptı. harvey işlemi denilen ve geminin zırhının en dışındaki ince katmanı çok sertleştirip iç alaşımı güçlü ama yumuşak yapan bir uygulamayla üretilen harvey zırhının ilk kullanıldığı gemiler oldu. yine majestic sınıfı zırhlılar tarihte duman yapmayan ilk mermi patlayıcılarının kullanıldığı 12 inch lik toplara ve tarihte ilk kez tüm barbet ve taretin zırh ile örtülmesi bu savaş gemilerinde uygulanmıştır. majestic sınıfı zırhlılar o kadar başarılı bir tasarımdı ki ingiliz kraliyet donanması bu sınıftan tam 9 tane gemi üretti.

    zırhlı teknolojisinin gelişiminden etkilenen diğer bir ülke ise dünyaya yeni yeni açılmaya başlayan japon imparatorluğuydu. japonlar 1853 yılından itibaren amerika ve ingiltere ile ticari ilişkiler kurmaya başlamıştı. bu ticari ilişkilerin en önemli ayaklarından biriside zırhlılardı. bu dönemde japonya yayılmacı politika doktrinini benimsemiş ve kore yarımadasını işgal için askeri harekâtlara başlamıştı. japonya ile çin arasında yaşanan savaşlar sonucunda japonya galip gelmiş; kore ve liaodong yarımadasını işgal etmişti. çinin başkentinin yanı başındaki bu yarımadanın çini karıştıracağını düşünen rusya; fransa ve almanya’yı da araya sokarak üçlü bir diplomasi ağı oluşturmuş; ardından da japonya’nın yarımadayı boşaltıp çine teslim etmesini sağlamıştı. çin ise yarımadayı geri alır almaz rusya’ya kiralayarak rus pasifik filosunun port arthur üssünü kurmasına izin verdi. japonya ise buna misilleme olarak ingiltere ile ilişkilerini geliştirerek ardı ardına zırhlı alımına başladı. bu zırhlıların en önemlileri ise ingiliz majestic sınıfı zırhlıların modifiye edilip geliştirilmiş versiyonu olan ‘’shikishima sınıfı’’ zırhlılardı. japonya bu zırhlılardan 4 adet sipariş etti. bu gemilerin ilk üçünün adı shikishima, hatsuse ve asahi idi. ancak bu gemilerin sonuncusu ilk üçünden farklı olarak ingilizlerin majestic sınıfından değil majestic sınıfının daha büyük versiyonu olan ‘’formidable sınıfından’’ inşa edildi. bu gemiye denizcilik tarihine geçecek ‘’mikasa’’ ismi verildi. mikasa’yı bu kadar önemli yapan teknik unsurlar ise zırhının majestic sınıfında kullanılan harvey zırhı değil alman ‘’krupp zırhı’’ olmasıydı. alman krupp silah firmasının geliştirdiği bu zırh harvey zırhından daha sert ve sağlamdı. 1895 yılından itibaren ingiltere dahil tüm ülkelerin donanma gemileri bu zırh ile kaplanıyordu. bir diğer önemli gelişme geminin toplarında kullanılan ve namlunun dayanıklılığını arttırıp iç patlamalara karşı daha dirençli yapıp daha uzağa mermi atabilmesini sağlayan alman krupp firmasının ürettiği namlu teknolojisiydi. donanması güçlenen japonya 8 şubat 1904 tarihinde port arthur’da bulunan rus donanma kuvvetlerine destroyerlerle sürpriz bir baskın düzenleyerek port arthur baskınını gerçekleştirdi. ruslar bunun üzerine avrupa’da bulunan tüm savaş gemilerini baltık filosu altında topladı ve filoyu port arthurdaki japon ablukasını kaldırmak için st. petersburgdan japonya’ya 8 ay sürecek bir yolculuğa çıkarttı. bunun üzerine japonlarla yakın ilişkileri olan ingilizler süveyş kanalını rus filosuna kapatarak onları afrika’nın tamamını dolanmak zorunda bıraktı. bu uzun yolculuk sırasında gemilerin eski olmasından dolayı arızalar çıkmaya başladı. yolculuk sırasında torpido tehlikesine karşı gemi pencereleri kapalı tutuluyordu ve üstüne bu gemilerin kömür ile çalıştığı hesaba katıldığında tropik iklimlerde öldürücü sıcaklıklardan dolayı denizcilerin disiplini, ruhi ve fiziki sağlıkları yerle bir oluyordu. denizcilerin vücutları aşırı sıcaktan dolayı pişik içindeydi ve içecek su sıkıntısı had safhadaydı. denizciler banyo yapabilmek için fırtınalı havalarda güverteye akın ediyorlardı. rus filosu 8 ayın sonunda japon kıyılarına yaklaştığında japon filosu aylardır devam eden hazırlıklarını tamamlamış ve rus filosunu bekliyordu. rusya ve japonya arasında vuku bulan tsushima deniz savaşı 27 mayıs 1905 tarihinde sancak gemisi mikasa önderliğinde japon donanması ile rus baltık filosu arasında geçmiş ve japon filosu rus baltık filosunun büyük bir kısmını batırarak yenmişti. bu savaş dünyada japonya’nın günümüze kadar gelecek olan süreçte ilk kez global bir süper güç olarak kabul edildiği olay oldu. bu savaşın ardındaki taktik deha ise amiral heihachirou togo idi. (bkz: heihachirou togo) amiral heihachirou togo tüm rus japon savaşı boyunca japon donanmasının başındaydı ve japon taktiklerini yürüten adamdı. peki bu savaş neden önemliydi? savaşı irdeleyebilmek için öncelikle zamanın gemilerinin teknik kullanımlarına bakmamız gerekiyor. 1890 yılından 1905 yılına kadar olan süreçte üretilen zırhlılar ana silah olarak ikişerli taretlerde 4 adet 12 inch top taşıyordu. ancak 1900’lü yılların başına kadar üretilen ana bataryaların namlu alaşımları güçlü patlamalara karşı dayanamayacağı için isabet mesafeleri kısaydı. dolayısıyla çarpışma anlarında savaş gemileri yakın diyebileceğimiz mesafeden birbirlerine atış yapıyorlardı. muharebe menzili yakın olduğu için tüm zırhlılarda ana toptan daha fazla sayıda ikincil top bulunmaktaydı. bu toplar ana toplara nazaran daha hızlı dolduğu için hızlı ateş gücünün ana unsurlarıydı. bu ikincil toplar düşman geminin üst güverteleri gibi zırhsız ve dayanıksız bölgelerini ateş altına alıyorlardı. bu ikincil toplar ana bataryalar ile birlikte ateş ettiğinde hangisinin isabet ettiğinin kestirilememesine sebebiyet veriyordu. bunun üzerine ana topçuların ateş etmek için her seferinde ikincil topların atışının bitmesini beklemesine sebep oluyor ve ana bataryaya sıra geldiğinde acele edilmesinden dolayı nişan almaları özensiz oluyor ve isabetsiz atışlara sebebiyet veriyordu. bu konuyu iyi değerlendiren amiral togo tsushima deniz savaşın da taktik olarak önce ruslara tuzak kurmuş daha sonra destroyerleri ile torpido salvoları düzenleyip rus donanmasını uzak tutarak ikincil toplarını kullanmayı engellemiş ve uzak mesafeden ana bataryalarıyla rus zırhlılarını batırmıştı. dolayısıyla ikincil topların kullanılmamasından dolayı isabet oranı yükselmiş ve savaş başarıyla sonuçlanmıştı. amiral togo’nun bu taktiğini değerlendirmeye alan ingiliz amiral john fisher bu savaşta başka kimsenin farkına varmadığı bir şeyin farkına vararak ekibinin değerlendirmesine sundu. john fisher’ın bu savaşta farkına vardığı şey teknoloji ilerledikçe metal alaşımları daha dayanıklı hale gelecek, daha dayanıklı alaşımlardan daha uzun namlular üretilecek, bu uzun namlular daha büyük kalibreli toplara ve bunlar için gereken patlamalara dayanabilecek, akabinde atış menzilleri uzayacak, dolayısıyla da zırhlıların belli yakınlıktaki mesafeden çarpışmasına gerek kalmayacaktı. bu cihetle bir gemide ikincil toplara savunma amacı haricinde gerek yoktu. yeni doktrin büyük topların çağı olacaktı. john fisher bunun üzerine donanma tasarımcılarına sadece ana bataryadan oluşan ve bu toplardan olabildiğince fazla taşıyacak bir zırhlı yapılması emrini verdi. yapılacak bu yeni zırhlı 5 tarette toplam 10 adet 12 inch lik son model mark10 topuna sahip olacaktı. torpido tehlikesine karşı uzunlamasına bir sualtı kemeri ilk kez kullanılacaktı ve en son teknoloji olan türbin motoruyla ağırlığına rağmen dünyadaki tüm zırhlılardan hem daha hızlı hem de çok güçlü olacaktı. bu yeni zırhlı o kadar güçlüydü ki amiral fisher’ ın mottosu ona isim olarak ilham kaynağı olacaktı. john fisher’ ın mottosu ‘’fear god an dread nought’’ yani tanrıdan kork ama korkusuz ol şeklindeydi. hms dreadnought 10 şubat 1906 tarihinde suya indirildiği gün dünyadaki tüm zırhlıları teknolojik olarak fersah fersah geride bırakacaktı ve amiral togo’nun açtığı yolu izleyerek deniz savaşlarında taktiksel bir devrim yaratacaktı.

    *** dreadnought dönemi ve 1. dünya savaşı***

    hms dreadnought ile 1906 yılında başlayan ve birinci dünya savaşının bitişi olan 1918 yılına kadar inşa edilen tüm gemiler bu konsept üzerinden tasarlanıp inşa edildikleri için dreadnought dönemi olarak adlandırılmıştır. dreadnought gemilerde kullanılan yeni teknolojilerden biriside ön ve arka taretlerin aynı anda ileri doğru ateş edebilmeleri için geliştirilen süper fire (üstten ateş etme) taret sistemidir. bu sistemde gövdenin önündeki veya arkasındaki iki taretten arkadaki taret yükseltilerek arkadaki taret öndekinin üstünden ateş edecekti. bu taretlerin ilk tasarımı ve denemesi yapılırken, üst taret ateş ettiğinde alçakta olan tarete patlama sebebiyle zarar vereceği düşünülmüştü. ancak yapılan testler başarılı geçti ve bu özgün tasarım 2. dünya savaşında üretilen gemiler dâhil tüm gemilerde uygulandı. hms dreadnought ile gelen bir başka yenilik ise torpido ağlarıydı. internette 1. dünya savaşında kullanılan gemilerin resimlerini araştırdığınızda veya bu konulara dair belgesel izlerken mutlaka bir şey dikkatinizi çekmiştir. dreadnought tipi gemilerin yanlarında tek bir yöne doğru açılı duran ince borular vardır. bu borular kilidi olan ve serbest bırakıldığında su üstüne yayılarak açılan dev bir şemsiyenin kollarıdır. her bir borunun ucunda yanındaki borulara bağlı olup devam eden metal ağlar mevcuttu ve bu ağlar suya bırakıldığında geminin su altında kalan yan tarafını 2 veya 3 metre mesafeden bir perde gibi örtüyordu. bu ağ ile korunan bir gemiye atılacak bir torpido su altında bu ağa çarparak infilak ediyor ve gemiye hasar vermiyordu. ancak bu ağlar 1. dünya savaşının sonunda söküldüler. bunun sebebi ise özellikle torpido ve destroyerlerin başrol oynadığı gece savaşları sırasında torpido ağlarını açan zırhlı veya savaş kruvazörlerinin birçoğunun torpido ağlarının yapısından dolayı sert manevralarda ağların pervane ve dümene dolanması sonucu geminin hareketsiz kalmasına sebebiyet vermiş ve daha kolay bir hedef olmasına neden olmuştur. özellikle jutland deniz savaşının gece ayağında hem alman hem de ingiliz gemileri torpido ağları yüzünden zor durumda kalmış; hatta isabet alarak devre dışı kalmıştır.

    ingilizler teorik olarak baş edilemez bu geminin romantizmine kapılarak ardı ardına ve seri şekilde donanma modernizasyonu işine girişti. dreadnought’dan sonra ilk inşa edilen zırhlı gemiler ‘’bellerophon sınıfı’’ gemilerdir. ingilizlerin bu hamlesi üzerine bütün ülkeler genel olarak dreadnought adı verilen zırhlı gemi tipinden inşa etmeye giriştiler. ilk hamleyi almanya yaparak alfred von tirpitz öncülüğünde hms dreadnought’dan 1 yıl sonra 1907 yılında ‘’nassau sınıfından’’ 4 adet zırhlının inşasına başladı. amerika tam bu dönemde ‘’south carolina sınıfı’’ zırhlıların inşasını tamamlamıştı. ancak south carolina sınıfına ayrı bir paragraf açmamız gerekmektedir. south carolina sınıfı amerikalıların ilk dreadnoughtları olmasına rağmen tamamen ingiliz etkisinden ve hms dreadnought’un varlığından bağımsız olarak geliştirilmiştir. ancak south carolina sınıfının en büyük özelliği daha sonraki dönemde özellikle 2. dünya savaşında tasarlanacak zırhlıların ilk prototipi olmasıydı ve tasarımsal açıdan bakıldığında hms dreadnought‘a göre daha kalıcı iz bırakacak olmasıydı. dreadnought tipi gemilerin ortak özelliği tek salvoda olabildiğince fazla atış yapıp full broadside yapabilsin diye bazı top taretleri geminin kanat diyebileceğimiz yan taraflarına monte edilmiş olmasıydı. kâğıt üzerinde bu tasarım her ne kadar çekici gözükse de iş pratiğe döküldüğünde umulmadık sonuçlar ortaya çıkmaya başlamıştı. bu dönemde ki dreadnought tipi zırhlıların topları genelde 12 veya 13,5 inch’ti. ancak namlunun teknolojik gelişmelerle uzaması ile birlikte namlu içindeki patlama gücüde arttırılmış akabinde merminin atış menzili arttırılmıştı. her ne kadar namlu bu patlamaya bireysel olarak dayansa da bütün topların kullanıldığı bir yan salvoda meydana gelen 10 veya 12 adet eş zamanlı patlama geminin tüm mimari yapısını zorluyor ve büyük riskler meydana getiriyordu. gövdeye kendi topları sebebiyle uygulanan aşırı kuvvet geminin gövdesini bükebilir, çatlaklar meydana getirebilir, su aldırabilir veya dalgalı denizlerde yan yatırıp batırabilirdi. bu tip dreadnoughtların belli bir denge merkezi yoktu ve ağırlık dengeli olarak tüm gemiye yayılmaya çalışılmıştı. amerikalı gemi mühendisleri bu hesaplamaları daha dreadnought dönemi başlamadan önce iyi analiz etmişti. washington lee capps adındaki amerikan deniz subayı ve gemi mühendisi bu analizi iyi değerlendirerek yeni bir tasarım hazırladı. bu tasarımda bir zırhlının orta hat çizgisinde dizilecek toplar sayesinde geminin gövdesinin tam ortası ağırlık merkezi olacak ve bu ağırlık kuvveti full broadside durumunda uygulayacağı itiş kuvvetine karşılık olarak o kuvveti abzorve edecek ve dengeleyecekti. ayrıca ağırlık merkezi gövdenin ortasında olduğu için ağırlık dengesini yaymaya gerek kalmayacaktı. dolayısıyla bu tasarıma ait bir zırhlının gövdesi avrupalı muadillerine göre daha kısa olup; hem daha küçük bir hedef olacak, hem de tonaj olarak hafif olacaktı. ancak küçülüp sıkışan gövdeye sığdırılabilecek motor kompartımanları az olacağı için gemi daha yavaş olacaktı. south carolina sınıfı zırhlıların inşası için gereken onay 1905 yılında verilmiş; ancak tasarımsal güncellemelerden dolayı inşaları yavaş olduğundan hms dreadnought’dan 1 yıl sonra 1907 yılında suya indirilmiştir. bu dönemde güney amerika’da ‘’zırhlı çılgınlığı’’ ismini alacak bir süreç yaşanmaktaydı. arjantin, brazilya ve şili 1890’dan 1905’e kadar olan süreçte ciddi yatırımlarla donanma güçlendirme sürecine başlamışlardı. dreadnought’un getirdiği bu yenilikle brazilya ingiltere’ye bu yeni zırhlı tipinden 2 adet sipariş etti ve inşa edildiklerinde kısa bir süre için dünyanın en güçlü dreadnoughtları olacak olan ‘’minas geraes sınıfı’’ zırhlıları suya indirildi. arjantin buna misilleme olarak amerika’ya sipariş vererek ‘’rivadavia sınıfı’’ zırhlıyla oyuna dâhil oldu. şili ise ingiltere’de inşa edilen ‘’almirante lattore sınıfı’’ 2 zırhlıyla bu yarışa dâhil oldu. bu donanma güçlendirme sürecini ilk bırakan finansal sıkıntılardan dolayı brezilya oldu. brezilyanın ingiltere’ye sipariş ettiği ve inşası süren ‘’rio de jenerio’’ adını verdiği üçüncü zırhlıdan vazgeçerek tamamlanmamış bu zırhlıyı osmanlı imparatorluğuna sattı. osmanlıların bu zırhlıyı almasının 2 sebebi vardı. birinci sebebi o dönemde yunanistan’ın 1910 yılında italya’ya yaptırdığı ‘’pisa sınıfı’’ georgios averof isimli zırhlı kruvazör ile osmanlılara ege denizinde üstünlük kurmaya çalışmasıydı. ikinci sebep ise yunanistan'ın ‘’salamis’’ adlı yeni dreadnought siparişi ve rusların da karadeniz'de dreadnought yapmaya başlamasıydı. bu dönemde osmanlı imparatorluğunun elinde ise abdülkadir ismini verdiği ve inşasını bitiremedikleri dreadnought öncesi zırhlıdan başka tek savaş üniteleri almanlardan satın alınmış olan ve teknolojik olarak geri kalmış olan yine dreadnought öncesi ‘’brandenburg sınıfı’’ 2 zırhlı (barbaros hayreddin ve turgut reis) ile hamidiye kruvazörü bulunmaktaydı. ancak hamidiye kruvazörünün balkan savaşında yaptığı ege ve doğu akdeniz sortisine değinmeden geçmemek lazım. hamidiye'nin bu görevi sms emden’in hint okyanusundaki akınlarıyla çok benzerlik gösterir. iyi mürettebat ve iyi komutayla eskimiş ekipmanın (“obsolete” tam anlamıyla “çağdışı” olmuyor) nasıl iş görebileceğine iyi örnektir. dreadnought devrinde predreadnought geminin (averoff'a rağmen) bu denli başarılı olmasının zaten dünyada iki üç örneği vardır. bu başarılara rağmen donanmanın yenilenmesi gerekliliği ortadaydı ve yine halktan bağışlarla para toplandı. bu toplanan paralarla önce brezilyadan gövdesi tamamlanmamış olan rio de jenerio zırhlısı satın alınarak ‘’osman-ı evvel’’ adı verildi. osmanlıların 2. zırhlısını da ingiltere inşa etti ve bu gemiye ‘’reşadiye’’ ismi verildi.

    1910 ile 1914 yılları arası zırhlı yarışının tüm ülkeler adına en çok kızıştığı dönem oldu. ekonomisi güçlü olan avrupa ülkeleri, amerika ve japonya ardı ardına dreadnought inşasına girişmişlerdi. ingiltere’nin 1910 yılında suya indirdiği ‘’orion sınıfı’’ dreadnoughtlar 13,5 inchlik topları ve bunların getireceği kuvveti dengelemek için çok daha büyük inşa edilen gövdeleriyle o zamana kadar inşa edilmiş en büyük zırhlılardı. orion sınıfı ve sonrasında suya indirilecek dreadnoughtların vuruş gücü ve yapısal büyümelerinden dolayı bu gemilere ‘’süper dreadnought’’ denilecekti. almalar ise bu dönemde donanmalarını güçlendirmeye ‘’nassau sınıfı’’ ile devam etmiş ve 1912 yılında ‘’kaiser sınıfı’’, 1914 yılında da ‘’könig sınıfı’’ ile donanma gelişimini sürdürmüştür. rusya ise bu dönemde ilk dreadnought tipi zırhlısı olan ‘’gangut sınıfını’’ suya indirmişti. ancak bu zırhlılar daha suya indirilmeden önce bile hızla ilerleyen teknolojinin gerisinde kalmıştı. fransa ‘’courbet sınıfı’’ ile ilk dreadnoughtlarını suya indirdi. italya ‘’dante alighleri zırhlısı’’ ile tarihte ilk kez üçlü taret kullanılan tasarımı gerçekleştirdi. ispanyada dünyanın en küçük dreadnoughtu olan ‘’espana sınıfından’’ 3 zırhlıyla kendi hamlesini yaptı. 1913 yılına gelindiğinde ingiltere ve almanya dreadnought evresini geçmiş, süper dreadnought evresine gelmişlerdi.

    1913 yılına kadar olan süreçte üretilen tüm savaş gemileri kömür ile çalışıyordu. petrol teknolojisi henüz yeniydi. teknolojik araştırma ve geliştirme için ise ciddi finansal yatırım gerektiriyordu. bu dönemde zırhlıları kömür ile işletmek hem daha kolay hem de ekonomik olarak daha ucuz maliyetliydi. ancak petrol ile işleyen gemiler daha hızlıydı. kömür kullanan gemilerin bacasından çıkan dumandan dolayı ufukta nerede olduğunu açıkça belli ediyordu. ayrıca kömürün yakıt olarak gemiden gemiye aktarımı insan gücü isteyen yavaş ve yorucu bir işti. kömürün çok toz kaldırmasından dolayı gemiden gemiye aktarımından sonra gemilerin baştan aşağı temizlenmesi gerekiyordu. petrolün ise sadece bir hortum vasıtasıyla gemiye aktarımı sağlanıyor ve kömürdeki gibi istenmeyen yangınların önüne geçilebiliyordu. bu konuda ilk adımı amerika attı. 1912 yılında inşasına başladığı ve new york sınıfından bir sonraki sınıf olan ‘’nevada sınıfı’’ zırhlılar tarihte ilk kez sadece petrol ile çalışan dreadnoughtlar oldu. new york sınıfı zırhlıların en büyük özelliği torpido kemerinin kalın olması ve geri kalan tüm gövdeye zırhın olabildiğince eşit dağıtılmasıdır. bu sistem gemiye kötü bir etki yaparak zırhın genel yetersizliğinin yanında gereksiz ağırlıkla gemiyi yavaşlattığı görülmüş ve ‘’nevada sınıfı’’ gemilerde zırh konsepti değiştirilerek geminin en hayati kompartımanları olan makine dairesi ve cephanelikler geminin iç merkezine alınarak olabilecek en kalın zırh ile kaplanmıştı. geminin geri kalan kısımları ise minimum zırh ile kaplanmıştır. geminin zırhsız veya minimum zırhlı olan kısımlarının hasar alması durumunda; hasar alan kısmı kontrol altına alacak başka mekanik sistemler tasarlanmıştı. bu cihetle; ortaya çıkan zırh tipi gemiyi ekstra ağırlıktan kurtarmıştı. amerikalıların ‘’either all or nothing’’ (ya hep yada hiç) adını verdiği bu zırh tasarımı nevada sınıfından itibaren 2. dünya savaşının sonuna kadar tasarlanan tüm zırhlı gemilerinde kullanıldı. burada amerikan donanmasının bu gelişimiyle birlikte gemilerin fazlalaşmasından dolayı doğan bir ihtiyaç sonucu ortaya çıkan bir sisteme değinmeden geçmemeliyiz. bu dönemde amerikan donanmasının içerisinde gemi sayısının artması ve muharebe gemilerinin çoğalmasından dolayı donanma tanımlama sıkıntısı yaşamaya başladı. bunun üzerine donanma karışıklığı gidermek için bir kayıt ve kodlama sistemine geçme kararı aldı. bu sistem gemilerin görevlerini o anki nitelikleri ile belirliyordu. bu niteliklerde karışıklık çıkmasını önlemek için harfli kodlar ile yine aynı gemilerin donanma demirbaşındaki kayıt numaraları kodların yanına eklenerek tanımlanma yapılmaya başlandı. bahsi geçen bu tanımlama sistemi 1920 senesinde yeniden gözden geçirilerek yeni bir uyarlama ile gemilere verilen bu kodlar kullanılacağı amaca göre verilmeye başlandı ve günümüzde de bu sistem amerikan donanması tarafından kullanılmaya devam etmektedir. (bkz: hull classification symbol) ayrıca hull classification artık sadece amerikalılara ait olmayıp bütün nato'ya da stanag anlaşması çerçevesinde entegre edilmeye çalışılmıştır. bu tanımlama ingilizce kullanmayan üye ülkelerin denizaltılarında da ''s'' olarak classify edilir ki türkiyede de bu şekilde kullanım alanı bulmuştur. ancak bu sistem tam anlamıyla uygulanma şansı bulamamıştır. alman denizaltıları her türlü ''u'' sınıflandırmasını kullanmaya devam etmektedir. türk çıkarma gemileri de ''l'' sınıflandırması yerine genellikle ''ç'' harfini kullanırlar.

    1913 yılında ingiltere büyük bir mental değişime girmişti. bu mental değişimin başında ise 1. deniz lordu olan winston churchill vardı. nevada sınıfı zırhlıların tasarımındaki yenilikçi yaklaşımı ve petrol ile çalışan gemilerin performansını gören churchill donanma tasarımcılarına tüm sınırların zorlanarak hızlı ve petrol ile çalışan bir gemi modeli tasarlamalarını istemiştir. çalışmalar neticesinde ingilizler ‘’queen elizabeth sınıfı’’ zırhlıyı tasarlamış ve denize indirmişleridir. queen elizabeth sınıfı gemiler için ön görülen hız o tarihlerde bir zırhlı için rekor sayılabilecek 25 knottu. queen elizabeth sınıfından bir önceki iron duke sınıfına kadar yer alan tasarımlarda gövdenin tam ortasında bulunan ve ‘’q’’ tareti denilen taret kaldırılarak gemi hafifletildi ve istenen hıza erişim sağlandı. geminin hafiflemesinden dolayı hız ile birlikte top kalibreleri de yükseltilerek tarihte ilk kez 15 inch yani 381mm çapında topların kullanıldığı savaş gemileri oldu. dolayısıyla bu sınıf hem her zırhlıdan hızlı, hem de ağır ve güçlü ateş gücüne sahipti. queen elizabeth sınıfı zırhlılar muharebe gemisi evriminde ki son büyük devrimdir. bu konsept o kadar başarılı oldu ki queen elizabeth sınıfından itibaren bütün uluslar sonraki zırhlılarında aynı tasarım konseptini uygulamış ve bu form 2. dünya savaşının sonuna kadar devam etmiştir. bu tip gemilere hızlarından dolayı ‘’fast battlehip’’ yani hızlı muharebe gemisi denilmeye başlandı. bismarc, yamato ve iowa sınıfı gibi dev gemilerin tamamı bu sınıfa dâhildiler ve queen elizabeth hepsinin atası olarak kabul edilebilir. queen elizabeth sınıfından 5 adet gemi üreten ingiltere hemen ardından queen elizabeth’in daha ekonomik tasarımı olan ‘’revenge sınıfı’’ gemilerden de 5 tane gemi inşa etmeye başlamıştı. fransa bu dönemde teknolojik olarak gerideydi ve ilk süper dreadnought gemisi olan bretagne sınıfından 3 gemiyi ancak 1916 senesinde suya indirdi. italya bu dönemde zırhlı inşasında çok büyük bir atılım gerçekleştirmiş olup; önce 2. dünya savaşında önemli rol oynayacak olan ‘’conte di cavour sınıfı’’ sonrada andre doria sınıfı zırhlılarla dünyada en büyük 5. donanmaya sahip oldu. italya’nın en büyük rakibi olan avusturya macaristan imparatorluğu ise her biri 3 toplu 4 tarete sahip olan ‘’tegethoff sınıfı’’ zırhlılardan 4 adet suya indirdi.

    en büyük 4. donanma olan japonya 1912 senesinde ‘’fuso sınıfı’’; daha sonra 1914 senesinde ise ‘’ise sınıfı’’ zırhlılar ile kendi tersane teknolojisini geliştirmiştir. ayrıca japonya ingiltere’den de 4 adet ‘’kongo sınıfı’’ savaş kruvazörü almıştır. en güçlü 3. donanma olan amerika ise o sırada ‘’pennsylvania sınıfı’’ zırhlıların inşasını yapmış; ‘’new mexico sınıfı’’ zırhlıları ise tasarlıyordu.

    bu çerçevede global anlamda dünyaya baktığımızda bir zırhlı yarışı vuku bulmaktaydı. bu gelişmeler ışığında 1914 senesinde 1. dünya savaşı başlamıştı. ingiltere ile fransa ittifak anlaşması imzalamış; bunun üzerine ingiltere akdeniz’deki zırhlıların büyük bir kısmını çekerek bölgenin kontrolünü fransızlara bırakmıştı. akdeniz’de italya ve osmanlı imparatorluğu her an beklenmedik hamleler yapabilirdi. bunun farkında olan churchill osmanlı imparatorluğunun brezilyadan satın aldığı tamamlanmış olan osman-ı evvel ve reşideye ismindeki dreadnought gemilerine osmanlıların savaşta düşman olabilme ihtimaline karşı el koydu. el konulan bu iki dreadnought tarihin ilk ve tek 7 taretli zırhlısı olma özelliğini taşıyordu. bu el konulan gemilere ‘’hms agincourt’’ ve ‘’hms erin’’ ismi verildi. osmanlı yetkililerinin tüm itirazlarına rağmen halkın cebinden çıkan vergi ve bağışlarla yaptırılan bu gemilerin parasını dahi alınamadı. almanya’nın o sırada akdeniz filosu (bkz: deutsche mittelmeer division) olarak görev yapan savaş kruvazörü sms goeben ve hafif kruvazör sms brestlau ingilizler tarafından uzun bir takibin ardından çanakkale boğazına girdi. almanlar bunun üzerine bu iki gemiyi osmanlı imparatorluğuna hediye etti. osmanlı imparatorluğu bu iki gemiden sms goeben kruvazörüne yavuz; sms brestlau’ ya ise midilli ismi verilmiştir. bu iki gemi karadeniz’e geçerek rus kıyılarını bombalamış ve akabinde osmanlı imparatorluğu 1. dünya savaşına dâhil olmuştur. rusya’nın askeri malzeme ve gıda yardımlarında sıkıntı yaşaması üzerine 1. dünya savaşının ilk büyük deniz harekâtı winston churchill tarafından planlanarak hayata geçirildi. bu plana göre ingiliz ve fransız donanmaları çanakkale boğazını geçerek osmanlı imparatorluğunun başkenti istanbul’u işgal edecek; dolayısıyla hem osmanlı imparatorluğunu savaşta saf dışı bırakmış, hem de rusya’ya yardım yolunu açmış olacaklardır. churchill özellikle devrim yaratmış iki savaş gemisini bu operasyon için çanakkale harekâtına yollamıştı. bu gemiler predreadnought zırhlılardan hms majestic ve son teknoloji dreadnought modeli olan hms queen elizabeth zırhlılarıydı. operasyonun başlamasını müteakip ilk olarak hms triumph zırhlısı ege denizinde alman denizaltısı u-21 tarafından torpidolanarak batırıldı. aynı denizaltı hms majestic gemisini de batırdı. operasyonun boğaz kısmında geçen bölümü çanakkale deniz muharebesi olarak anılmaktadır ve çanakkale savaşının ilk ayağını oluşturmaktadır. çanakkale deniz muharebesinde ingilizlerin predreadnought zırhlılarından en güçlü sınıfı olan formidable sınıfından hms irresistible ve fransız bouvet zırhlısını nusret mayın gemisinin döşediği mayınlara çarparak batmış; ayrıca osmanlıların muavenet destroyeri de ise hms goliath zırhlısını batırmıştır. ayrıca bu muharebe sırasında osmanlı kıyı bataryalarından ateşlenen toplar yüzünden ingiliz ve fransız donanmasında bulunan gemilerde çeşitli boyutlarda hasar meydana gelmiştir. bu gelişmeler ışığında birleşik filo geri çekilmek zorunda kalmıştır. bu savaşın kara ayağı başladıktan sonra hms queen elizabeth gemisi ingiltere’ye geri çağrıldı. çünkü savaş ingiltere ana karasına çok daha yakındı. 1. dünya savaşı başladığından beri almanya filosunu ingiltere ile yapılacak sert bir çatışma için şekillendiriyordu. almanya donanmasının güvende olması için baltık denizinde konuşlandırmıştı. ancak bu donanmanın ingiltere ile çarpışabilmesi için danimarka ile isveç arasındaki kattegat boğazından geçerek baltık denizine çıkması gerekiyordu. bu durum dar boğazın çıkışını tutacak ingiliz donanmasına avantaj kazandırıyordu. bunun üzerine alman mühendisleri bir çalışma yaparak holtenau ile brunsbüttel arasına kiel kanalı inşa edildi. dolayısıyla alman donanması danimarka’yı dolanmadan doğrudan baltık denizine çıkabilirdi. almanların deniz muharebesine hazırlandığını çok iyi bilen ingilizler almanların beklentisinin aksine alman donanmasını uzaktan abluka altına aldı. yani ingiliz savaş gemileri alman donanmasına yaklaşmıyor ama alman donanmasının baltık denizine açılmasına da engel oluyordu. dolayısıyla alman donanması yerinden kıpırdayamıyordu. bu dönemde denizaltılara öncelik verilmesini ve ingilizlerin açıkta bekleyen donanmasını denizaltılarla taciz etmeyi öneren triptz’in planına kaiser 2. wilhelm karşı çıktı ve izin vermedi. almanya’nın denizaltılarla giriştiği saldırılarda lusitania isimli geminin batırılması ve sivillerin ölmesinden dolayı almanların dünya çapında imajını çok zedelenmiş ve almanya savaşta masum insanları öldüren konumuna düşmüştü. bundan dolayı 2. wilhelm bu kararı verirken ülkesinin imajını düşünüyordu. bu pasif duruşa katlanamayan ve fikir ayrılıkları doğan triptz istifa etti ve yerine reinhard sheer getirildi. iyi bir taktisyen olan amiral sheer bir plan hazırladı ve franz hipper komutasında planı uygulamaya koydu. ingilizlerde bu dönemde tüm kraliyet donanmasını amiral john rushworth jellicoe komutasında harekete geçirerek alman donanmasının üzerine baskın amaçlı yola çıkarmıştı. bu iki filo danimarka’nın jutland yarımadası açıklarında karşı karşıya gelmiş ve tarihin gelmiş geçmiş en büyük deniz çarpışması olan jutland deniz savaşı başlamış oldu. parlak bir taktisyen olan amiral sheer muharebe sırasında yaptığı önceden kestirilemeyen hamlelerle ingilizleri iki kez hazırlıksız yakalayıp ciddi kayıplar verdirmiş; tam bir kural adamı olan john jellicoe ise tüm hamlelerini denizcilik kitabına uygun yaparak savaş sonunda torpidolanma tehlikesine karşı donanmasını geri çekmiştir. ancak bu savaş değerlendirildiğinde kazananın sheer’ in taktiği değil jellicoe’nun stratejisi olduğu aşikârdır. çünkü almanların ingilizleri bu savaşta yenmelerine rağmen ingilizlerin uzaktan ablukasını kaldıramamış; dolayısıyla almanların deniz aşırı yollarla getireceği tedarik yolları kapalı olduğu için 1. dünya savaşı boyunca açlık, kıtlık ve salgınla baş başa bırakmıştır. jutland savaşı muharebe gemilerinin hayati kompartımanlarına hasar almadıkları sürece su üstünde kalabileceklerini göstermiştir. buna en iyi örnekler ise tüm gövdesine muazzam hasar alan sms derfflinger, savaş sonrasında limana denizaltı kıvamında giren sms seydlitz bunun en büyük örnekleridir. ingiltere bu durumu analiz ederek 1. dünya savaşı sonrasında inşa edeceği zırhlılarda amerikalıların uyguladığı either all or nothing (ya hep yada hiç) zırh konseptini benimseyecekti. bu savaşta öğrenilen en önemli şey ise zırhlı yapımına harcanan astronomik paralarla donatılan donanmaların aslında birer süsten öteye gidemeyeceğiydi. bunun sebebi sadece bir zırhlının hem inşasına hem bakımına hem de mürettebatına harcanan para o kadar fazlaydı ki o zırhlının batması demek ülke ekonomisi için ciddi bir kayıp demekti. bu cihetle; savaş boyunca ne ingiltere nede almanya bir daha asla böyle bir çarpışmayı göze alamadı. bu savaştan sonra kaiser 2. wilhelm donanmaya tüm operasyonları durdurma emri verdi. kaiser 2. wilhelm’ in tüm deniz operasyonlarını durdurması üzerine alman subayları onurlarının çalındığını düşünerek kaiser’den habersiz dev bir deniz operasyonu düzenlemeye karar vermişlerdi. bu bağlamda; reinhard sheer ve franz hipper bir plan hazırladı. bu plana göre kaizer’in emriyle atlantik de dolaşan tüm alman denizaltıları (u-boot) alman limanlarına geri çağırıldı. almanya artık atlantik okyanusunda bir tehdit olmaktan çıkmıştı. ancak amiral scheer’in tüm subaylarına gönderdiği plan ve emirde denizaltılar ile beraber tüm donanmanın manş denizine geçerek ingiliz kraliyet donanması ile son bir savaş yapacağını belirtmişti. ingiliz kraliyet donanması alman donanmasına göre sayıca fazlaydı. scheer'in ön gördüğü üzere ingilizler donanmalarını ikiye bölerek bir filo çarpışırken diğer filo almanların kaçış yolunu kapatarak alman filosunu yolda imha edecekti. yani kısaca scheer'in planı tamamen bir intihar görevi olacaktı. bu plana alman subayları katılmak istiyordu. ancak hiç beklenmedik şekilde umulmadık bir durum gerçekleşti ve kaiser sınıfı zırhlılardan birisi olan sms prinzregent luitpold'un mürettebatından 350 kişilik bir grup isyan çıkardı ve bu isyan bastırılarak elebaşı 2 kişi idam edildi. bu isyan, subaylar tarafından uygulanmak istenen intihar görevinin erler tarafından öğrenilmesi üzerine çıkmıştı. gemilerde görevli mürettebata göre aileleri beklerken ve savaş kaybedilmişken böyle bir intihar göreviyle boşu boşuna ölmek anlamsızdı. sms prinzregent luitpold gemisinde ki isyanın bastırılmasını müteakip amiral franz hipper bu kez tarih vererek hareket emrini yeniledi. ancak bu emre rağmen yine emre itaatsizlikler olmaya başladı. ancak amiral hipper bu olaylar üzerine harekattan vazgeçmek yerine harekatı ileri bir tarihe ertelemeyi seçti. bunun üzerine isyan giderek büyümeye başladı ve dünya tarihine ‘’kiel isyanı’’ olarak geçecek olan 20. yüzyılın en büyük olaylarından biri vuku bulmaya başladı. kiel isyanı 3 kasım 1918 tarihinde başladı ve kısa sürede önce denizcileri, sonra sanayi işçilerini de içine alan büyük bir isyana dönüştü. bu hareket o kadar hızlı yayıldı ki denizcilerin başlattığı bu isyan sadece 9 ayda ‘’1918-1919 alman devrimini’’ (bkz: kasım devrimi) ortaya çıkardı. bu isyanlar neticesinde alman imparatorluğu sona ermiş ve kaiser 2. wilhelm hollandaya sürgüne gönderilmiştir. alman imparatorluğunun yıkılması üzerine ilk alman cumhuriyeti olan weimar hükümeti başa geçmiş ve almanlar 1. dünya savaşından çekilmek zorunda kalmıştır.

    elbette kiel isyanının başka önemli sonuçları da olmuştur. bu isyan hitler'in başa geçmesindeki kayda değer propaganda kaynaklarından birisidir. ancak alman imparatorunun filoyu geri çekmesi ve bunun arkasındaki korkusu sadece gemilerin kaybından doğacak masraf değildi. kaiser ingiltere ile yarışırken, ki zaten bu yarışın kökeninde ekonomik sömürge arayışı yatıyor, donanmayı büyütüp yalnızca tehdit unsuru olarak kullanmaya odaklanmasıydı. bu durum almanlarda genel bir sorun olan ve aslen denizci bir millet olmadıklarından denizi kullanma vizyonları yalnızca propaganda ağırlıklı kullanmalarından dolayıydı. bu bağlamda almanlar donanmalarını ingiltere'yi "tehdit veya blöf yolu" ile etkilemeye çalışıyorlardı. bu uygulamayı 2. dünya savaşı sırasında hitler'de yaptı. hem hitler hemde kaiser wilhelm halkın gözünde büyük bir hükümdar olma sevdasıyla muhtemelen donanmalarının kaybının halk üzerindeki psikolojik etkisini göze alamadı. burada alman ordusunun genel yapısına da bakılmalı. alman ordusu, prusya geleneğinden gelen kara ordusu olduğundan deniz kuvvetleri aslında kıyı koruma mantığında olan muhafazakar bir düşünce yönünde kullanılıyordu. zaten almanların bu dönemde ve ilerleyen zamanda denizaltı harbinde bu kadar ilerlemelerinin nedeni de buydu. almanlar su üstü kabiliyetlerine güvenemiyorlar ve sinsi bir şekilde denizde savaşmak istiyorlardı. halbuki her iki dünya savaşında alman donanma subaylarının su üstü savaşında çok zekice taktikleri vardı. mesela akıncı taktikleri veya ticari silahlı gemiler gibi taktikler almanları savaşı kazanma noktasına dahi getirmişti. asıl sorulması gereken soru alman donanmasının jutland'daki taktik galibiyeti neden stratejik bir yenilgiye dönüştü? yoksa alman gemilerinin ingiliz gemilerinden teknik anlamda bir eksiği yok, hatta fazlası vardı ve mürettebat savaşmak istiyordu. ancak yönetim kademesi zaferin denizden değil karadan geleceğine inandığından kendilerini paris yolunda siper savaşına kilitledi. aynısı 2. dünya savaşında da geçerli. zaten almanlar 2. dünya savaşına tam hazır olmayan bir filoyla girdi. ayrıca donanma yetkilileri uçak tehdidini bir parça es geçip ve aynı zamanda uçağın denizde belirleyici silah haline gelmesi olasılığını düşünmemesi üzerine bismarck'ı hava koruması olmaksızın atlantik'e sürdüklerinde zaten su üstü filolarını idama mahkum etmiş oldular. halbuki bir parça modern deniz doktrinine kafa yorup en azından 10-15 uçak taşıyabilen uçak gemileri ile su üstü gemilerini destekleyebilselerdi muhtemelen savaşın ilk yıllarında ingiliz donanmasının bayağı bir canını yakabilirlerdi.

    artık almanlar için hem karada hem de denizde savaş bitmişti. savaşın bitmesini müteakip ingilizler tüm alman donanmasına el koyup ingiliz savaş gemilerinin eşliğinde ingiltere’nin scapa flow deniz üssüne götürüldü. itilaf devletleri gemiler limanda beklerken görüşmelere başlayarak alman donanmasının bu güzide gemilerinden hangisinin kendilerine verilmesi gerektiğini istişare edeceklerdi. alman donanması içerisinde bulunan özellikle 4 gemiyi herkes kendisi için istiyordu. bu gemiler sms derfflinger ve kardeşi sms hindenburg ile sms bayern ve sms baden idi. aslında ingilizler scapa flow'a çekilmiş bu 4 gemiden hiçbirisini kimseye verme niyetinde değildi. çünkü tüm müttefik devletler her an birbirine düşman olabilir ve bahsi geçen gemiler kendilerine karşı kullanılabilirdi. böyle bir durumda jutland deniz savaşında kendilerine büyük zorluklar çıkartan bu gemiler yine karşılarına çıkabilir ve kendilerine ciddi kayıplar verdirebilirdi. rus, fransız ve italyanlar ise tam tersine savaşta verdikleri bütün kayıplara karşılık alman filosunda bulunan gemilerden bazılarının kendilerine tazminat olarak verilmesi gerektiğini düşünüyordu. savaşın sonuna doğru müttefiklerin safında savaşmış olan amerikalılar ise gemilerin hepsinin ingiltere’nin eline bırakılmasına karşıydı. çünkü giderek güçlenen amerikan donanmasının karşısında onlara eşdeğer sadece ingiliz donanması vardı ve alman donanmasının ingiliz donanmasına katılması durumunda bu güç dengesi ingilizler lehine bozulacaktı. japonya ise ingilizler ile amerikalıların anlaşarak bazı alman gemilerinin amerika’ya katılması durumunda pasifikte ki güç dengesinin amerikalılara geçmesinden korkuyordu. bu çekişmeler ve ince hesaplar ışığında müttefikler alman donanmasının paylaşımı konusunda bir türlü ortak paydada buluşamıyordu. bu anlaşmazlığı ise donanmanın asıl sahibi olan almanlar ortadan kaldıracaktı. almanlar savaşın kaybedilmesine kadar ingiltere’den sonra en güçlü donanmaya sahipti ve gemilerini hiçbir müttefik ülkeye teslim etmek istemiyorlardı. bu görüşmeler sırasında filoyu scapa flow limanına getiren donanma komutanı amiral ludwig von reuter harekete geçerek organize şekilde hazırladığı gizli emir ve sinyaller ile gemiler ellerinden alınmadan önce batırılmasını sağladı. (bkz: 1919 alman donanmasının intiharı) böylece almanlar savaşı kaybetmesine rağmen ingilizlere tarihin en büyük golünü atmış oldu. bu olay 1. dünya savaşı sonrasında ingiliz-alman çekişmesinin devam edeceğinin habercisiydi. ancak jutland deniz savaşı insanlarda öyle bir etki bırakmıştı ki tüm deniz subayları ve strateji uzmanları geleceğin deniz savaş doktrininin jutland modelinde olacağını düşünmeye itiyordu. bu doktrine göre yeni bir deniz muharebesi kruvazör ve muharebe gemileri etrafında destroyerler ile gerçekleşecekti. dolayısıyla savaş sonrasında muharebe gemi yapımı müttefikler tarafından 1922 senesinde gerçekleştirilecek olan washington deniz silahları konferansı'na kadar son hızda devam edecekti.

    bu itibarla; müttefikler ve savaşı kaybeden mihfer devletler 1. dünya savaşının sonrasında çeşitli bahaneleri öne sürerek yeni muharebe gemileri ve ağır kruvazörlerin yapımına devam edecek ve bu gemiler 2. dünya savaşında gerçekleşecek deniz muharebelerinde belirleyici rol oynayacaktı. ancak bu belirleyici rol bir tarafın kazanması yönünde değil muharebe gemilerinin uçaklar karşısında aciz kalışı sonucu modern savaş gemilerine evrilmesi sonucunu ortaya çıkartacaktı. dolayısıyla 1. dünya savaşı ve 2. dünya savaşında kullanılan bu gemilerin neden günümüzde kullanım alanı bulamadığı yazımın 2. bölümünde ortaya çıkacaktır.
  • ön edit : yazının ilginç ve özel görseller ile hazırlanmış versiyonunu okumak isteyenler blog'dan ulaşabilirler. (bkz: historeal)

    birinci dünya savaşının arifesinde tüm dünyada kara birliklerinde olduğu gibi donanmalarda da ciddi bir silahlanma yarışı sürüyordu. bu yarışta ingiliz imparatorluğu 1900’lü yılların başında öne çıkacak bir adım atmış ve dreadnought sınıfı muharebe gemilerini tasarlayarak denize indirmişti. bu sınıf gemiler sonraki yıllarda ve özellikle 1. dünya savaşında deniz muharebelerinde öne çıkmış ve ilerleyen dönemde ortaya çıkacak zırhlı (battleship) kavramının atası olarak kabul edilebilir. bu noktada zırhlı kavramının doğuşu ile ilgili daha önce yazmış olduğum şu yazıyı (#81026332) okumanızı öneririm.

    2. dünya savaşının arifesinde ise donanmalarda ki silahlanmaya yönelik çeşitli kısıtlamalara rağmen muharebe gemilerinin inşasına devam edilmiş ve bu yeni tasarımlı gemiler 2. dünya savaşı sırasında kullanılmıştır. işte bu yeni muharebe gemileri boyutlarında ki ihtişam ile vuruş güçlerinin muazzam olmasından ötürü bu gemilere sahip olan ülkenin halkı tarafından özümsenmiş ve sembolik bir değere sahip olmuştur. hangi ülke bir zırhlıya sahipse, zırhlı o ülkenin denizde tüm ihtişamı ile yüzen sembolü olarak görülüyordu. ancak günümüzde bu sembol gemilerden (bazı amerikan gemileri haricinde) hiçbirisi maalesef su üstünde bulunmamaktadır. peki, halk veya devletler tarafından özümsenmiş ve bu kadar sembolik öneme sahip gemilere ne oldu? bu yazıda bu gemilerin neden sembolizm’in kaynağı olduğuna ve bu sembolik değere sahip gemilerin bazılarının hikayesine değineceğiz. dolayısıyla hikayemiz 2. dünya savaşının son yıllarında cereyan eden olaylar ile başlayacak…

    nazi almanyası’nın tesliminden sonra halen savaşmaya devam eden japon imparatorluğu karşısında amerika birleşik devletleri’nin hiroşima ve nagazaki şehirlerine 6 ve 9 ağustos 1945 tarihlerinde attığı 2 atom bombası sonrasında, japon imparatorluğu potsdam deklarasyonu’nu kabul ederek kayıtsız şartsız teslim olduğunu açıklamıştı. bilmeyenler için bu teslimiyet anonsu, kendi başına çok büyük bir olaydır. çünkü bu, sıradan bir teslimiyet anlaşması değildi. günümüzde bizim sadece “japonya” adını verdiğimiz devlet, bu teslimiyet anonsuna kadar bir imparatorluktu. akabinde de japonların geçmişten gelen bir imparatorluk egoları vardı ve tıpkı kendilerini almanlar gibi üstün ırk gördüklerinden, 2. dünya savaşı boyunca işgal etmiş oldukları birçok toprakta hem yerli halka hem de savaş esirlerine, onları aşağı varlıklar olarak gördükleri için acımasız muamelelerde bulunmuşlardı. ayrıca japonların bushido geleneğinden ötürü esir düşen askerlere de acımasız şekilde davrandıkları ‘’bataan ölüm yürüyüşü’’ gibi olaylarla sabitti. işte bu kendilerini üstün ırk görmeleri olayının özünde de, “ya zafer ya da ölüm” gibi bir felsefeyi bilinçaltına işleyecek kadar derinden kabullenmiş olmalarıydı. “ya zafer ya da ölüm” onları diğer sıradan halklardan ayıran şeylerden birisiydi, aynı zamanda da japonların o ünlü “kamikaze” saldırılarının da felsefik doğum noktasıydı. yani kazanamayacaklarsa, gerekirse ölecekler ama yenilgiyi kabullenmeyecek veya esir düşmeyeceklerdi. onur, japonlar için ölümden daha kıymetliydi ve ölümden sonra bile devam eden bir olguydu. ayrıca japonlar için onur, zamanın da ötesinde bir olguydu ve onurlarını korumayı yükümlülük olarak addediyorlardı. durum böyle olunca da, kayıtsız şartsız teslimiyet için tüm halka seslenildiğinde, halk içindeki tüm sosyal seviyelerde bulunan bireylerin, amerikan donanması geldiğinde amerikalılara karşı herhangi bir askeri pusu, isyan veya askeri örgütlenme içine girmesini önlemek gerekiyordu. daha önce okinawa’yı savunmak için gözü kapalı bir şekilde gönüllü savaşmaya gitmiş olan sivil halk, doğal olarak yine onurunu korumak isteyecekti ve onlar için bu amaç uğruna yapılabilecek her şey, akla gelebilecek her türlü delilik artık elzemdi. japonların yapabilecekleri delilik ve vahşetin ucu bucağı belli değildi. dolayısıyla da onları, bir aşırılığa kaçmadan ve ipin ucu kopmadan kontrol edebilmek, tek hamlede silahlarını bırakmalarını sağlamak gerekiyordu. dünya üzerinde bu işin altından kalkabilecek güce sahip tek bir kişi vardı. bu kişi ise japon imparatoru’ndan başkası olamazdı.

    tüm okuyucular biliyordur, japon bayrağı günümüzde sadece güneş’i temsil ederken, japon imparatorluk bayrağı güneşi ve güneşin her tarafa uzanan ışınlarını temsil eder. bu bir evrensel hakimiyet sembolüdür ve o sembolün merkezindeki güneş de, japon imparatorudur. çünkü japon mitolojisi ve kültüründe, japonlar güneşin çocuklarıdır ve japon imparatorluk ailesi de bizzat güneşin soyundan gelir. dolayısıyla imparator kutsaldır. sıradan bir kimse ona dönüp bakamaz, konuşamaz, yaklaşamaz ve dokunamaz. japonlar için imparator, insanüstü bir varlıktı. bir nevi dünya üzerinde bir tanrıydı. japon halkı için imparator, gerçeküstü bir varlıktı ve kendisine hiç bir şekilde erişilemezdi.

    ancak 15 ağustos 1945 günü, yüzyıllar boyu meydana gelmiş olan bu algı, tamamen değişti… japon halkı, tarihlerinde ve hayatlarında ilk kez bizzat japon imparatoru’nun sesini radyodan işittiler. imparator hirohito, okuduğu ve daha önce yazılıp ses kaydı alınmış bir metin ile tüm japon halkına seslenmiş, ancak japonya’nın teslim olduğunu söylememişti. şaşırtıcı değil mi? imparator hirohito bile, sonuç olarak bir japon’du ve japon halkından biri olarak, haliyle onur zedeleyici her türlü kelimeden hassasiyetle kaçınmıştı. hirohito’nun okuduğu metin ve radyodaki o yayın, günümüzde “mücevher sesin yayını” olarak anılır ve günümüz japon kültüründeki önemli izlerden birisidir. peki, hirohito orda “teslim oluyoruz” demediyse ne dedi? basitçe,

    “dünya barışını sağlamak uğruna amerika, ingiltere, sovyetler ve çin’in şartlarını kabul ettik” dedi.

    sonra da “dünya barışı için” amerika’nın attığı 2 bombaya atıfta bulunarak;

    “amerika’da şeytan icadı bir bomba var ve japonya savaşı devam ettirirse, bu bombanın aktif kullanımı sadece japon imparatorluğu’nun değil dünyadaki tüm medeniyetlerin sonunu getirecek” cümlesi ile bir bakıma tüm japon halkına “onurlu bir hamle yapıyoruz, top bizde” mesajı ile birlikte savaşta tüm halkın onuru ile savaştığını, ancak düşmanın kendi onurlarını ayaklar altına alarak, savaşı kazanmak için ‘’savaşta her şey mubahtır.’’ düsturu ile kendilerine ‘’şeytan icadı’’ bir silahla saldırdığını belirtiyordu. sonuç olarak japonlar onurları ile ve onurları için savaşmıştı.

    peki, o ana kadar neler olmuştu? bir hatırlayalım:

    dünyanın gelmiş geçmiş en büyük deniz operasyonu olan leyte deniz savaşı’ndaki 4 muharebede japon imparatorluk donanması, genel anlamda deniz gücünün sembolü olarak gördüğü zırhlılarından dördünü kaybetmiş, denizcilik teknolojisi ve gücünün zirvesi olan simge sancak gemisi musashi’nin ise boşuna ve umutsuz bir intihar saldırısında tek başına, bir samuray gibi, üzerine torpido ve bomba yağdıran 400 kadar uçak tarafından batırılmasının önüne geçememişti. musashi çok acı bir şekilde batmış, ama onurlu bir şekilde batmıştı.

    japonlar, leyte’deki geri dönülemez yenilgiden sonra artık savaşı kazanmak için değil, onurlarını korumak için savaşıyorlardı. ve musashi’nin batmasına rağmen son hamlesi bile, japonya adına onurlu bir hareketti. ancak savaş anında, tıpkı diğer her şey gibi, japonya’nın onuru da ancak yakıtın yetebildiği kadardı… o dev donanmadan geriye kalmış olan zırhlılar haruna, ıse ve hyuga, japon imparatorluk donanması’nın merkezi olan kure’de kamufle edilerek ada izlenimi verilmeye çalışılmış, ancak temmuz 1945 sonunda gerçekleşen amiral halsey’in yönetimindeki hava bombardıman gruplarının keşif uçakları tarafından tespit edilerek bulundukları sığ sularda amerikan bombardıman uçakları tarafından bomba yağmuruna tutularak karaya oturtulmak suretiyle batırılmışlardı.

    bu bombardımanda batan diğer gemiler de japon imparatorluk donanması’nın son sancak gemisi olan hafif kruvazör oyodo ile ağır kruvazörler aoba ve tone idi. japonların inşasını henüz yeni bitirmiş olduğu 2 yepyeni unryu sınıfı uçak gemisi, amagi ve katsuragi’da bu bombardımanlardan paylarını fazlasıyla almışlardı. sonuç olarak, 1945 ağustos ayına girilirken japon imparatorluk donanması’nın tüm büyük savaş gemileri, kalıcı olarak saf dışı bırakılmıştı. biri hariç… bir zırhlı, dahası çok özel bir zırhlı, hala su üstündeydi...

    nagato

    peki, nagato neden hala su üstündeydi? ve amerikalılar neden onu hala vurmamıştı?

    aslında vurdular, ama nagato’nun hikâyesini kısaca anlatmak lazım. neticede bu yazının adı devlerin sonu, ve nagato’nun hikayesi de aslında zırhlılar devrinin kapanışının kısa bir kompozisyonu olarak sayılabilir.

    biliyorsunuz, nagato en son olarak samar deniz muharebesi’nde, yamato’nun yanında amerikan destek uçak gemileri ve 3 destroyere karşı savaşmıştı ve o muharebede amerikan bomba uçaklarının arttıkça artması üzerine amiral takeo kurita’nın bugün bile halen eleştirilen geri çekilme emri akabinde, tüm japon 2. filosu ile birlikte japonya’ya dönmüştü. bu geri dönüş sırasında da japon zırhlısı kongo, amerikan denizaltısı uss sealion tarafından batırılmıştı.

    peki, bundan sonra ne oldu? 1944 aralık ayında, sancak gemisi yamato dahil tüm japon donanması japon iç denizi kıyısındaki ve donanma merkezinin olduğu kure şehrine konumlandırılırken, nagato ise bunun aksine çok daha kuzeye, başkent tokyo’nun yanı başındaki yokosuka şehrinin bulunduğu sagami körfezine gönderildi. çünkü japonların, nagato için başka planları vardı.

    peki, japonların nagato ile ilgili planları neydi? bunun cevabını, günümüzde halen bazı zırhlıların müze olarak saklanmasının ardındaki motivasyonun kaynağı olarak verebilirim: bu motivasyon ise sembolizm idi.

    nagato, her ne kadar 2. dünya savaşı’ndan yenik ve hırpalanmış çıkmış olsa da, inşa edildiği 1920’lerin başından itibaren hep japon imparatorluk donanması’nın sancak gemisi olduğu için, japon halkı adına, japon deniz gücü’nün simgesi oldu. yani japon halkı, nagato’yu, “denizdeki japonya” olarak görüyordu. nagato japon halkının, japon deniz gücünün sancak gemisi, en güçlü savaşçısı ve bayraktarıydı. ayrıca nagato sancak gemisi olarak 20 yıldan fazla hizmet etmiş olduğu için de, japon halkının bu zırhlıya karşı çok büyük bir gönül bağı vardı. şimdi “ama yamato...” diyecek olanlar vardır. bu karşı çıkışa cevap olarak: japon sivil halkının nerdeyse tamamı, yamato’nun varlığını ancak 2. dünya savaşı’nın bitiminden sonra öğrendi. dolayısıyla tüm 2. dünya savaşı boyunca bile, halkın gözünde denizdeki japonya’nın simgesi ve sembolü, hep nagato oldu. ve o sembol, 1944 aralık ayı itibarıyla çok büyük bir tehdit altındaydı.

    amerikan donanması için nagato her zaman “en büyük hedef” oldu. neden? çünkü yine zırhlıların “sembolizmi” söz konusuydu. japon deniz gücünün simgesi olan sancak gemisi nagato, amerikan deniz gücünün simgesi olan sancak gemisi uss arizona’nın batırıldığı pearl harbor saldırısının, emrinin verilmiş olduğu gemiydi. yani japon sembolizmi, nagato aracılığı ile pearl harbor üzerinden amerikan sembolizmini denize gömmüştü. ve şimdi amerika, 1945 başı itibarıyla japon anakarasına dayandığı zaman, intikam için o sembolizmin peşine kan kokusu almış bir köpekbalığı gibi takılmıştı. amerikalılar, mart 1945’teki okinawa cephesi boyunca fellik fellik nagato’nun er meydanına çıkmasını beklediler. çünkü japonların sembol gemisi batırılmalıydı. insan doğası, materyal heveslerinde bile anlamlar aramak, bulmak ve edinmek peşinde sonsuz bir çaba içindedir. bundan düşünceden ötürü 2. dünya savaşı’nda galip taraf olacağı nerdeyse kesinleşmiş olan amerikalılar için, amaç artık savaşı kazanmaktan öte, o zaferde soyut ve manidar anlamlar çıkarmaya dönüşmüştü. yani işin ucunda yine, bir sembolizm yaratma çabası vardı. ve japonlar da bunun pekala farkındaydı…

    1944 aralık ayında, az önce de belirttiğimiz üzere nagato, japon imparatorluk donanması’ndan geriye kalan gemilerden çok daha uzağa ve kuzeye, yokosuka kentinin olduğu sagami körfezine çekilmişti. japonlar onurları ile takıntılı olduğunu yukarıda belirtmiştim. ve yenilgi pahasına da olsa onurlarını korumak için yapmayacakları şey yoktu. buna dahil olan gerçeklerden biri de, yenilgi pahasına bile olsa gururlarının sembolü olan nagato’yu düşmanın yok etmesini engellemekti.

    ilk önce nagato’yu, arkasında dik yamaçları olan bir tepenin dibinde bulunan bir iskeleye yanaştırdılar. ardından da tıpkı ıse, hyuga ve haruna’da olduğu gibi tüm gemiyi zeytin yeşilinin farklı tonlarında boyayarak kamufle etmeye giriştiler. bu hazırlıklar yetmedi, geminin kulelerinden aşağı örgüler çekip yapraklarla kapladılar ve taretlerinin üstünü tahta paletlerle örttüler. ana direğini ve ikincil silahlarını sökerek, yanı başında bulunduğu iskeleye birer savunma duvarı oluşturacak şekilde monte ettiler. tüm bunlara rağmen nagato, 3 kilometre irtifada seyreden bir pilot tarafından hala tespit edilebiliyordu. ancak nagato, o iskelede kalmak zorundaydı çünkü artık bir sefere çıkabilecek bir yakıtı bile yoktu. peki, japonlar bu durumda ne yaptı? nagato, normalin aksine sancak tarafı iskeleye gelecek şekilde park edilmişti ve arkasındaki sarp tepeye bakan tarafında kalan tüm uçaksavar ve silahları sökerek, geminin arkasında adeta devasa bir kalkan gibi yükselen o tepeye konuşlandırdılar. menzil bulucuları ve radarlarını da sökerek yakındaki bir dağın tepesine monte ettiler. sonuç itibarıyla nagato, birden çok ve yüksek bir hava savunma duvarı ile çevrelenmiş oldu. arkasındaki tepe yüksek olduğu için saldıracak uçaklar sadece tek bir yönden, körfez tarafından saldırabilirdi ki bu durumda da muazzam derecede yoğun ve öldürücü flak ve hava savunma silahlarına kolay birer hedef olacaklardı.

    nagato’nun kıyıya bu kadar “muhtaç” bırakılmasının sebebi aslında geminin leyte savaşı’nda aldığı hasarlar değildi. bu hasarlar çoktan tamir edilmişti. esas sorun, yakıttı. yakıt yetersizliği diye bir şey söz konusu değildi. çünkü yetersiz olacak bir yakıt bile yoktu. çünkü japon imparatorluğunun elinde yakıt kalmamıştı. yani gemi isteseler bile kıpırdayamazdı. tanklarının dibinde kalmış olan yakıt miktarı, en fazla körfezin dışına kadar gitmesine yetebilirdi. yamato’nun bile, o ünlü intihar seferine çıkarken sadece tek yöne yetecek kadar yakıtı vardı.

    ironik olarak, nagato’nun bu son direnişi, 2. dünya savaşı’nda yenilen bir diğer taraf olan alman donanması’nın son simge zırhlısı olan tirpitz ile birebir aynıydı: ikisi de yüksek tepelerin arasında konumlandırılmış ve muazzam bir hava savunma şemsiyesiyle korunmaktaydı. iki gemide hareket edecek durumda değildi. ve iki gemi de, birer sembol oldukları için, ölü hallerinde bile birer tehdit olarak görülüyorlardı.

    amerikan uçak gemisi saldırı grubunun 38. görev gücü, 10 temmuz 1945’te tokyo’yu bombalarken, keşif uçaklarının çektiği istihbarat resimlerinin arasında amiral halsey’in çok dikkatini çeken bir görüntü tespit edildi. bu görüntüden çıkartılan sonuç ise, kamufle edilmiş bir zırhlı siluetiydi. halsey için, japonların çok uzaklarda saklamak isteyecekleri tek bir zırhlı vardı ve bunun nagato olduğunu anlamak için de dahi olmaya gerek yoktu. aslında amerikalılar nagato’yu tam da istediği pozisyonda yakalamıştı. yani tıpkı uss arizona gibi, nagato’da limana demirlemiş vaziyetteydi. amiral halsey yukarıda belirttiğimiz gibi, nagato’yu batırabileceği konumdan bile sembolik bir anlam çıkartmıştı. özetle, amerikan donanması nagato’yu limanda batırırsa, arizona’nun başına gelenin aynısını ironik bir şekilde japonlara yaşatılacaklardı.

    saldırı 18 temmuz 1945’te geldi. 5 uçak gemisinden kalkan 300 kadar bombardıman uçağı, yokosuka limanı’nı ve özellikle nagato’yu hedef alarak zaman ayarsız, temas ile patlayan 500 kiloluk bombaları yağmur gibi yağdırmaya başladılar. gelgelelim limanın, yukarıda da izah ettiğimiz şekilde aşırı şekilde silahlandırılmış hava savunma sistemleri, bu bombalama operasyonunu amerikan donanması içindeki en başarısız hava saldırılarından biri olarak tarihe geçirdi. yerden göğe doğru yükselen yüzlerce mermi gökyüzünü kaplıyordu ve bunda büyük bir pay da, tıpkı nagato gibi türünün son örneği olup; nagato’nun yanı başına çekilmiş olan fubuki sınıfı destroyer ushio’ya aitti. 40 dakika süren bombardımanda nagato yine de 2 bomba ve bir roket isabeti aldı. isabet eden 500 kiloluk bombalardan biri kuledeki komuta odasını havaya uçurmuştu. operasyonun başarısızlığına rağmen bu bile kendi başına bir “anlam” taşıyordu: halsey nagato’yu batıramamıştı ama pearl harbor saldırısının emrinin verildiği kule ve odayı yok etmişti. nagato’nun aldığı bir diğer isabet de c taretine gelmiş ancak bombanın kendi patlaması haricinde yangın veya cephanelik patlaması meydana gelmemişti. çünkü nagato’nun cephaneliklerinin tamamı olmasa da çoğu kıyıdaki tepenin altına kazılmış depolara taşınmıştı. japonlar, nagato batmasın, olduğu yerde patlayıp suya gömülmesin diye akla gelebilecek her önlemi almışlardı. motivasyonları bir tane ve netti: “nagato batmamalı, nagato batırılmamalı.”

    1 ağustos 1945, nagato mürettebatının son kez aktif olarak muharebe hazırlığı yaptığı gün oldu. sagami körfezinin dışında bir amerikan konvoyu olduğu bilgisi gelir gelmez, tüm personel, heves ve hırs içinde, bu konvoya saldırıp nagato’nun son bir kez gücünü gösterecekleri umuduyla tepenin içine taşımış oldukları tüm mermileri ve fünyeleri tekrardan nagato’nun cephaneliklerine yükledi. nagato’nun mürettebatı bu çalışmayı karıncalar gibi ara vermeden tüm gece sürdürdüler. 2 ağustos sabahı, nagato son bir kez bir sorti yapıp hücuma kalkmaya hazırdı. sadece bir emir gelmesi gerekiyordu. ancak o saldırı emri, tüm gün boyunca mürettebatın heves ve konsantrasyon içinde diken üstünde beklemelerine rağmen, hiç gelmedi. sonradan da gelen istihbaratın yanlış olduğu ve ortada bir amerikan konvoyu olmadığı bilgisi geçildi. nagato’nun mürettebatı yıkılmıştı. ancak mürettebatın farkında olmadığı veya göz ardı ettiği bir durum vardı. nagato’nun böyle bir seferi yapacak yakıtı yoktu ve depolarındaki yakıtla sadece körfezin dışına kadar çıkabilirdi. körfezin dışına çıksa bile orda suyun ortasında kala kalırdı…

    durum böyle olunca da nagato demirlemiş olduğu yerde kaldı ve 6 ve 9 ağustos’ta atılan atom bombalarının haberinin gelmesiyle de, mürettebatı tıpkı japonya’nın geri kalanı gibi, imparatorun radyo yayınını canlı dinleyerek savaş kariyerini sonlandırdı. nagato, denizdeki japonya’ydı ve japonya teslim olunca, nagato da teslim olmuş sayıldı. ama nagato, aslında teslim olmamıştı ve olmayacaktı...

    japon imparatorunun kayıtsız şartsız teslimiyeti kabul etmesiyle, müttefikler arasında büyük bir mutluluk hasıl oldu. avrupa’da savaş zaten sovyetler birliği’nin berlin’e girmesiyle bitmişti ve japon imparatorluğunun teslimiyeti, 2. dünya savaşı’nın resmi bitişi ve büyük final anlamına geliyordu. dolayısıyla bu büyük final’de, tüm müttefik kuvvetleri boy boy en ihtişamlı halleriyle görünerek tarihe geçmek istiyordu. hepsi, tarih fotoğraflarında muzafferler arasında görünmek istiyordu. ancak amerikan donanması’nın başında bambaşka bir dert ve soru işareti vardı: teslimiyet anlaşması nasıl imzalanacak?

    amerikalılar mecburen teslimiyeti almak için kuvvetlerini denizden getireceklerdi. bu durumda da güvenlik, çok büyük bir riskti. acaba tokyo limanına, mayın düşenmiş miydi? anlaşma imzalanırken kamikaze saldırısı gerçekleştirilebilir miydi? imza töreni, nerede yapılacaktı? bahse konu bu soruların cevabına ise aşağıda ulaşacaksınız ve o ünlü teslimiyet imzalarının atıldığı ana kadar yaşananları okuyacaksınız.

    general douglas macarthur, atatürk’e saygısıyla bilinen ve birebir kendisiyle görüşmüş ender komutanlardan birisidir. amerikan donanması tarafında ise daha çok hırsı, öfkesi ve takıntılarıyla bilinen bir komutandır. douglas macarthur, genel valisi olduğu filipinler’den, japon istilası sırasında bir torpidobot ile gece yarısı kaçmak durumunda kalmış ve terminatör filminden aşina olduğumuz “ı’ll be back” repliğini kullanarak tarihe geçmişti. bu sözlerin akabinde de amerikan kuvvetlerinin başına getirilip tüm pasifik adalarını japonlardan tek tek alarak en nihayetinde japon başkenti tokyo’nun kapısına kadar dayanmıştı. açıkçası macarthur kafasına bir şeyi net olarak koymuştu: japonlara teslimiyeti bizzat kendisi imzalatacaktı, kendi şartlarında, kendi istediği zamanda ve kendi istediği yerde imzalatacaktı. ancak herkesin bildiği gibi anlaşmanın imzalanacağı yer konusunda uss missouri zırhlısı macarthur’un aklının ucundan dahi geçmiyordu.

    douglas macarthur ilk başlarda japon teslimiyet töreninin tokyo’daki amerikan büyükelçiliği’nde yapılmasını istiyordu. peki, macarthur neden böyle bir düşünceyle bu istekte bulunmuştu? çünkü macarthur’un bu isteğinde de manidar bir anlam ve sembolizm aramak gerekiyor. bu anlam ve sembolizme göre japonya teslimiyet anlaşmasını kendi topraklarında imzalayacaktı ve bu imza töreniyle japon topraklarına yabancılar ayak basmış olacaktı. dolayısıyla yabancı bir millete mensup askerlerin japon topraklarına ayak basmış olması işgal anlamını taşıyordu. ayrıca yine japonlar kendi topraklarındaki bir amerikan toprağında teslimiyet anlaşmasını imzalayacaktı. yani macarthur, hem japon toprağına çıkmış ve işgal etmiş olacak, hem de japonları ayağına getirip amerikan toprağında yenilgilerini belgeleyecekti. bilmeyenler için anlatmakta fayda olduğunu düşündüğüm bir noktayı parantez açarak anlatmak isterim. herhangi bir ülkedeki büyükelçilik veya konsolosluk binası, temsil ettikleri ülkelerin resmi toprağı sayılır. hakikaten macarthur’un bu düşünce ve isteği için “hırsından delirmiş” demek, sanırım pek yanlış sayılmaz. böylece macarthur’un çok iyi bir asker, ama psikolojik takıntıları görmezden gelinemez bir adam olduğu yukarıda bahsi geçen düşüncelerle kanıtlanmış oluyor.

    ancak bu macarthur’un planında güvenlik riski çok büyüktü. amerikan büyükelçiliği’nin japon fanatikler tarafında basılması veya bir kamikaze saldırısına uğraması işten bile değildi. konsoloslukta yapılacak böyle bir törenle amerikalılar resmen kendilerini bir kafese sokmuş olacaklardı ve o kafesten bir çıkış yolu maalesef yoktu.

    kıvrak bir zekaya sahip olan ve çok iyi bir asker olan amiral chester nimitz, macarthur’un bu planını doğal olarak reddetti. nimitz, japonların “onurları” için neler yapabileceğini çok iyi biliyordu ve zaten ezilmiş olan bir halkın daha da fazla rencide edilmesinin ancak onları daha da saldırgan yapabileceğinin bilincindeydi. dolayısıyla hem japonları daha fazla rencide etmemek, hem de amerikan askerlerinin güvenliğini sağlamak için teslimiyet töreninin tokyo limanı’nda bir savaş gemisinin üzerinde yapılmasına karar verildi. peki, bu anlaşmanın imzalanacağı gemi hangisi olacaktı?

    amerikan kuvvetlerine pasifik cephesi’nde 2. dünya savaşı’nı kazandıran unsurun uçak gemileri olduğu net ve belliydi. bu uçak gemileri arasında özellikle uss enterprise (cv6), girdiği tüm savaşları ve operasyonları kazanmasıyla adeta yaşayan bir efsane haline gelmişti. ama uss enterprise, okinawa’da uğradığı bir kamikaze saldırısı sebebiyle amerika’da tamirdeydi. dolayısıyla bu uçak gemisini onurlandırma şansı yoktu. diğer uçak gemilerinden biri de seçilebilirdi. ancak hiç biri enterprise kadar sembolik önem taşımıyordu. bu duruma ek olarak uçak gemileriyle ilgili başka sorunlar vardı. uçak gemileri arka saflarda oldukları sürece etkiliydiler. imza töreni için bile olsa onları tokyo körfezi’ne yığmak, hepsini olası bir saldırıya karşı açık bir hedef haline getirmek olurdu.

    dolayısıyla uçak gemilerinden vazgeçilerek japon teslimiyeti anlaşmasının, bir zırhlı üzerinde imzalanmasına karar verildi. çünkü zırhlılar, birer savaşçı ve birer şövalyeydi. düşmanla dövüşmek için uçak gemilerinin aksine, saldırı anında ve savaşırken bizzat kendilerini siper etmek zorundaydılar. uçak gemileri, birer okçuydu. nasıl ki okçu uzaktan ok atıp başına hiçbir şey gelmiyorsa, uçak gemisi de sadece uçak kaldırıyordu. okçular ok kaybediyor, uçak gemileri uçak kaybedebiliyordu ama ne okçu, ne de uçak gemisi vücudunu siper etme durumunda değildi. zırhlılar ise, şövalye veya samuraylar gibi birebir yakından dövüşerek ve kendilerini riske atarak kazanmaya çalışıyordu. zırhlılar, amerikan donanmasının en öndeki kılıç ve kalkanlı şövalyeleriydi. dolayısıyla bu hak, onlardan birine ait olmalıydı. peki, hangi zırhlı bu onuru yaşamalıydı?

    amerika’yı 2. dünya savaşı’na sokan başkan franklin roosevelt, japon teslimiyetinin uss ıowa’da imzalanmasını istiyordu. uss ıowa (bb 61), roosevelt’in üzerinde tahran konferansı’na seyahat etmiş olduğu, aşinalığı olan ve sevdiği bir gemiydi. ayrıca ıowa bizzat sancak gemisi olarak tasarlanmış bir zırhlıydı. ancak franklin roosevelt, savaşın sonunu göremeden vefat etmişti ve yerine gelen harry truman da tereddüt etmeden atom bombalarının atılmasını emrederek savaşı tek celsede sonlandıran amerikan başkanı olmuştu.

    olası bir japon teslimiyetinde imza töreninin bir zırhlı üzerinde yapılacağı, aslında kısa sürede alınmış bir karardı. tabi “büyükelçilik” planı reddedilen macarthur’un bir de b planı vardı: douglas macarthur, babasının memleketi olması dolayısıyla imza töreninin ıowa sınıfının son zırhlısı olan uss wisconsin (bb 64) üzerinde yapılmasını önerdi. ancak donanmanın bu konudaki planları farklıydı…

    amerikan donanması başkanı ernest king ve amiral chester nimitz, imza töreninin bunu hak eden bir zırhlı üzerinde imzalanması konusunda hemfikirdi. ama imza törenini hak eden zırhlı hangisiydi? pearl harbor baskınından sonra amerika’nın savaştaki ilk yılı olan 1942’de topu topu 3 zırhlısı vardı ve bu 3 zırhlı da, savaşın en başından en sonuna kadar savaşıp, nerdeyse tüm deniz muharebelerinde yer alarak birer efsane haline gelmişlerdi. amerikan donanması’nın en çok muharebe yıldızı toplayan ve en çok uçak düşüren zırhlısı uss north carolina (bb 55) idi. amerikan donanması içinde teke tek düelloda bir düşman zırhlısını batıran tek zırhlı olup guadalcanal cephesi’nin kaderini tek başına değiştirmiş olan ve en çok tonaj batırmış olan uss washington (bb 56) ve amerikan donanması içinde en çok muharebeye katılıp en çok hasarı alan ancak batmayıp inatla savaşmaya devam etmiş olan, ıowa’dan önceki sancak gemisi uss south dakota (bb 57)…

    aslında sonuç belliydi. uss washington, okinawa cephesinden sonra amerika’ya modifiye edilmek için dönmüştü. uss north carolina ise diğer birkaç zırhlı ile japon fabrikalarını bombardımana tutuyordu. haliyle geriye tek bir zırhlı kalmıştı…

    emir, 21 ağustos 1945’te geldi. imza töreni, uss south dakota üzerinde yapılacaktı. south dakota, savaşın başından beri sancak gemisi vazifesini hakkıyla yerine getirmiş, özellikle guadalcanal başta olmak üzere birçok muharebeden yaralı çıkmış ve adeta donanmanın en önden giden kalkanı olmuştu. hava savunma ekibi muazzamdı ve north carolina’dan sonra en çok uçak düşüren mürettebata sahipti. kısaca gemi bu töreni fazlasıyla hak etmişti.

    south dakota’nın mürettebatı bu emri aldığında sevinçten resmen çıldırdı. emir akabinde de hemen gemiyi törene hazır hale getirmek için geceli gündüzlü bir temizlik operasyonuna giriştiler. mürettebat dev zırhlıda düzeltilmemiş yatak ve dolap, silinmedik yer, paspaslanmamış zemin ve boyanmamış duvar bırakmamışlardı. hatta güverte kulesinin duvarına 45 cm’e 45 cm çapında bir oyuk açarak teslimiyet antlaşmasının konulacağı yeri bile hazırlamışlardı. kısaca tören için hazırdılar. kaptan hazırdı. south dakota mürettebatı hazırdı. donanma hazırdı. imza, south dakota’nın onurlandırıldığı bir törenle, south dakota’nın güvertesinde imzalanacaktı. ancak 28 ağustos’ta bir kara haber geldi. amerikan başkanı devreye girmiş ve emri değiştirmişti…

    emektarlar ne çekiyorlarsa, yöneticilerden ve kraldan çok kralcılardan çekiyor. aynısı, kanının ve terinin son damlasına kadar savaşmış her asker için de geçerli. o sıradaki amerikan başkanı, yukarıda bahsettiğimiz gibi harry truman’dı. ve harry truman, bilin bakalım amerika’nın hangi eyaletindendi???

    sorunun cevabı olan eyalet, missouri…

    sırf başkan istedi diye, imza töreninin ani bir kararla ıowa sınıfı zırhlı uss missouri (bb 63) üzerinde imzalanmasına karar verilmişti… yani başkan bile, bir sembolizm peşindeydi ve o sembolizm idealinin merkezinde yine bir zırhlı vardı...

    bu kararın akabinde de, amerikan donanması son planını tahtaya çizdi: aralarında ingiliz king george 5 ve duke of york’un da olduğu amerikan zırhlıları tokyo limanı’na birçok kruvazör ve destroyer eşliğinde girecek, denizaltı ve mayın güvenliğini destroyerler sağlarken hava savunmasını da kruvazörler ve japon sularının açıklarında bekleyen uçak gemilerinden kalkmış olan 800’den fazla uçak sağlayacaktı. olur, da bir saldırı olursa bu şekilde zırhlılar hasar alsa dahi batmadığı sürece savaşarak geri çekilebilecek iken, uçak gemileri de hasar görmeksizin hava saldırılarını yoğun bir şekilde aksatmadan gerçekleştirebileceklerdi.

    japonların nasıl bir tepki göstereceği, hala bir güvenlik sorusu ve sorunuydu. dolayısıyla amiral chester nimitz, tüm donanma subaylarına espriyle karışık şu emri verdi:

    “tüm gemilere. japonya teslim olmuştur. bundan dolayı bundan sonra japon halkından olanlar birer düşman değil de, birer “dost uzaylı” olarak değerlendirilmelidir. amerikan donanmasına yaklaşan japon uçakları olursa da, “dostane bir şekilde” düşürülmelidir. tamam.”

    bu planlama dahilinde tarihler 29 ağustos 1945’i gösterirken amerikan donanması önce ufukta belirdi, sonra ufukta sayıları çoğaldıkça çoğaldı ve en nihayetinde en önden tokyo körfezi’ne girme şerefine nail olan gemi, uss missouri olmadı. sanılanın aksine, o şeref, amerikan atlanta sınıfı olup uss enterprise uçak gemisinden sonra en çok muharebe yıldızıyla ödüllendirilmiş olan ve savaşın en başından en sonuna kadar tüm muharebelerde yer almış olan hafif kruvazör uss san diego’ydu. missouri onun arkasından geliyordu ve missouri’nin sağında ve solunda, yine bir sembolik olarak, savaşın en başından en sonuna kadar savaşmış olan 2 fletcher sınıfı destroyer; uss nicholas (dd 449) ve uss taylor (dd 468) ona eşlik ediyordu. arkalarından da amiral halsey’in sancak gemisi uss ıowa geliyordu.

    uss missouri, sagami körfezini dolanıp tokyo körfezine girecekken tam karşısında onu bekleyen eski bir düşman; yorgun, bitkin ve bitap düşmüş, ama yenilmemiş ihtiyar bir samuray ile karşı karşıya geldi. bu, tıpkı missouri’ye bir full salvo çekecekmiş gibi tam borda pozisyonunda, missouri’yi ‘’t’’ pozisyonuna almış şekilde tehdit edercesine bekleyen nagato’ydu. ancak ilk bakışta görkemi sebebiyle hışım ve haşmetle heybetli bir şekilde dikilen nagato, toplarını düşmana çevirmemişti. o 16 inch’lik ve bir zamanın güç sembolü olan toplar, standart bir şekilde öne ve arkaya bakıyordu: nagato, sembolik olarak missouri’ye “geçebilirsin” diyordu. nagato, savaşmayacak ve bu geçişi sadece seyredecekti…

    tarihler 30 ağustos’u gösterirken, sabah saat 9.00’da uss south dakota zırhlısından bir grup nagato’nun güvertesine çıktı ve bu grubun başında yer alan, uss ıowa zırhlısının 2. kaptanı cornelius flynn, derhal nagato’nun o anki ve son kaptanı olan shuichi sugino’dan, nagato’nun direğindeki japon imparatorluk donanması’nın bayrağının indirilmesini istedi. kaptan sugino ve mürettebatı bu talebe “sizin indirmeniz daha uygun olur.” dese de kaptan flynn’in niyeti belliydi ve yine bir sembolizm peşindeydi: “hayır.” diyerek devam etti ve. “o bayrağı kendiniz indireceksiniz.” dedi. kaptan sugino ister istemez bu talebi yerine getirdi ama gönlü rahattı, çünkü japonlar için aslen onuru temsil eden obje ve simgeyi, daha amerikalılar limana girerken özellikle görsünler diye yok etmişti. bu bahsi geçen sembol, tüm japon zırhlılarında bulunan, japon imparatorluk ailesinin ve haliyle onların kutsallığının, ilahiliğinin simgesi olan “altın krizantem” idi.

    kaptan sugino biliyordu ki, japonya 1905’deki tsushima deniz muharebesi’nde nasıl ki zaferleri sonrası bir rus teknesini sembolik öneminden dolayı ve savaş ganimeti olarak müzede sakladıysa, amerikalılar da zaten kendisi bizzat japonya’yı sembolize eden nagato’dan koparabildikleri her şeyi yine bu şekilde zaferlerini sergilemek için kullanacaklardı. bundan ötürü kaptan sugino daha missouri’nin tokyo limanına girdiği gün nagato’nun burnunda yer alan altın krizantemi söktürmüş ve nagato’nun arka güvertesinde, özellikle amerikalıların göreceği vaziyette, tüm gün yanacak şekilde yakarak yok etmişti. bu noktada kaptanın yapmak istediği yukarıda da bahsettiğimiz gibi japon kültüründeki “ya zafer, ya da ölüm” düsturunu uygulamasının küçük bir örneğiydi. kaptan sugino bu hareketle altın krizantem’i amerikalılara kaptırıp oyuncak etmemiş ve yok etmek suretiyle, japonların onurlarını korumuştu. kısaca japonlar için çok önemli olan bir sembol, alay konusu olmaktan kurtarılmıştı.

    ancak nagato’nun geri kalanı için bunu söylemek maalesef imkansız. amerikan askerleri, kendileri için 4,5 yıl süren ve tamamı denizde geçen savaştan dolayı o kadar bunalmış ve düşmanlarından o kadar tiksinmişti ki, tasmaları söküldüğü an “savaştan hatıra toplamak” adına akla hayale gelmeyecek muazzam bir yağmaya giriştiler. tokyo’nun, yokosuka’nın, kure’nin ve japonya’nın ayak bastıkları her yanından eve bir “zafer hatırası” götürme derdiyle toplayabildikleri türlü türlü, gereksiz şeyleri icabında saklayarak çaldılar. nagato da, bu ayarsız yağmadan en büyük payı alan yapı oldu. neticede nagato bir zırhlıydı, japon zırhlısıydı ve japon imparatorluk donanmasının sancak gemisiydi. pearl harbor saldırısı bu gemiden verilen emirlerle gerçekleştirilmişti. yani amerikalıların kesinlikle saldıracağı bir semboldü. dolayısıyla bu sembolden, saldırarak semboller yağmalamak gerekiyordu. çünkü her savaş sonunda yaşandığı gibi galip devlet savaş ganimetlerini toplamaya başlamıştı. teslimiyet anlaşması sırasında nagato’nun mürettebatı anakara ile iletişim içinde olmasın diye muhabere personeli devasa 18 tüplü radyosunu sökmekle kalmadı, onu bile hatıra olarak daha sonra amerika’ya götürdüler. çalınanlardan en önemlileri ise, kesinlikle ve kesinlikle, 2 büyük ve 4 küçük japon imparatorluk bayrağı idi. bu bayraklar pearl harbor saldırısı sırasında, midway savaşı’nda, filipin denizi muharebesi’nde, samar açıkları muharebesinde dalgalanan bayraklardı ve sembolik değerleri ve dolayısıyla da parasal değerleri bir hayli fazlaydı. sonuç olarak nagato, 2. dünya savaşına katılan devletler arasında “sırf sembolik önem taşıyor” diye en çok yağmalanmış olan savaş gemisidir.

    işte bu şartlar altında, 2 eylül 1945’te uss missouri zırhlısının güvertesinde en nihayetinde japon heyeti teslimiyet anlaşmasını imzalayarak 2. dünya savaşı’na resmen son noktayı koydu. sadece bu anlaşma sebebiyle, uss missouri zırhlısı, 2. dünya savaşı’nın sona ermesinin sembolü haline geldi.

    bu durumdan kimse şikâyetçi değildi, bir gemi hariç. bu gemi ise uss south dakota’dan başkası değildi. uss south dakota’nın mürettebatı, imza töreninin sırf başkan istiyor diye kendilerinden uss missouri’ye alındığını öğrendikleri 28 ağustos günü sinirden köpürdü, ki buna subaylar da dahildi. yukarıda belirttiğimiz üzere south dakota’nın mürettebatı 1 hafta boyunca didik didik çalışarak özenle hazırlanmışlar ve 4 yıldır en önde savaşmış olmalarının ödülünü hak ederek alacaklardı. en azından buna inanıyorlardı. ancak imza töreninin sadece ve topu topu 7 aydır savaşta yer alan ve doğru düzgün bir çarpışması bile olmayan missouri zırhlısında, sırf ‘’başkan öyle istedi’’ diye haklarını ellerinden alması üzerine moral olarak çökmüşler ve disiplinsizlik yapmaya başlamışlardı uss south dakota’nın mürettebatından birinin anlattığına göre imza töreninin uss missouri üzerinde yapılmakta olduğu sırada, mürettebatın birçoğu üzüntü ve sinirden dolayı içkiyi fazla kaçırarak sarhoş olmuş ve güverteye çıkarak bira şişelerini biraz ilerlerinde duran missouri’ye doğru fırlatıp bağıra bağıra, özellikle duysunlar diye küfretmişlerdi. hatta bir grup denizci taretlere inip topları sırf tehdit olsun diye missouri’ye çevirmek istedi, fakat son anda aklıselim subaylar tarafından durduruldular. uss south dakota mürettebatının missouri zırhlısına olan bu nefreti, bir daha asla dinmedi. onların olan, onların hakkı olan, kanlarıyla kazandıkları, başkanın semolizm tutkusu yüzünden hak etmeyen başka bir gemiye verilmişti… kısaca birinin hakkı olan sembolizm, bir başkasının olmuştu.

    mürettebatlar arasındaki nefret, sadece south dakota ve missouri arasında sınırlı değildi. nasıl ki south dakota, missouri’den nefret ediyorsa, south dakota’dan da nefret eden başka bir gemi mürettebatı vardı. bu nefret hem de öyle birkaç gün değil, tam 3 yıl boyunca süregelmişti! o gemi ile mürettebatı ise uss south dakota’nın 14 kasım 1942’deki 2. guadalcanal deniz muharebesi’nde yan yana savaşıp, hatta hayatını kurtaran uss washington (bb 56) zırhlısıydı…

    peki, bu nefret nereden geliyordu? hemen anlatayım. bilmeyenler için 2. guadalcanal deniz muharebesi gece karanlığında olmuştu ve uss south dakota (bb 57), tam savaşmaya başladığı sırada japon zırhlısı kirishima’dan gelen bir top isabetiyle elektrik sisteminde oluşan arızayla şalterlerinin atması sonucu tüm elektrik sistemi çökmüş ve bir anda, gece karanlığında suda cayır cayır yanan baygın bir ördeğe dönüşmüştü. gemi sadece ‘’c’’ taretiyle ateş edebiliyordu. ayrıca gemi manevra yapamadığı ve taretlerini çeviremediği için karşısındaki düşmanlarına yanıt veremiyordu. uss south dakota’nın karşısında ise oldukça dişli bir düşman bulunmaktaydı. bu düşman ise japon zırhlısı kirishima idi. uss south dakota bu çarpışma sırasında kirishima’nın hedef tahtası haline gelmişti ve kirishima’nın 14 inch’lik toplarından sürekli isabet alıyordu. tam o sırada uss washington (bb 56), gece karanlığında radar sayesinde kirishima’nın arkasına dolanmış ve sürpriz unsurunu kullanarak, saatler gece yarısını gösterirken ateş açarak 16 inchlik toplarıyla sadece 8 dakika içinde yıkıcı bir top ateşiyle kirishima’yı yüzen bir enkaza çevirmişti. kısaca uss washington bu manevrasıyla south dakota’yı kıyımdan kurtarmıştı. peki, bu çarpışmadan sonra ne oldu? washington’un son ana kadar kendini göstermemesi sebebiyle south dakota’nın mürettebatı washington’un kendilerine yardıma gelmediğini ve yalnız bıraktığını sanmışlardı. dolayısıyla da washington’ın dizginleri eline aldığı o son ana kadar, onlara göre south dakota mürettebatı savaşmıştı ve washington bir risk almadan, south dakota’nın enkaz haline gelmesine rağmen sadece beklemiş ve bitirici vuruş yapmak için ortaya çıkmıştı. muharebenin ardından south dakota o kadar ağır bir hasar almıştı ki, kısa bir ön bakımın ardından mecburen new york’a dönüp tam teşekküllü bir tamir için kuru havuza alındı. işte ne olduysa da bundan sonra oldu.

    uss south dakota özel bir zırhlıydı. sınıfının ilk gemisi olması sebebiyle özellikleri, nitelikleri ve hatta fotoğrafları bile japonların istihbaratına ulaşmasın diye gizli tutulmuş ve hakkında basına hiç bir bilgi sızdırılmamıştı. medyanın tek bildiği, amerikan donanması’nda son teknoloji yeni bir zırhlı olduğu ve bu zırhlının gizli silah olarak kullanıldığı idi. medya, bu zırhlıya “battleship x”, yani “x zırhlısı” diyordu. işte bu gizemin üstüne, guadalcanal gibi muazzam bir zaferden şaşalı bir şekilde dönen south dakota zırhlısı ve mürettebatı, daha sonra medya ve basında birer süper kahraman gibi karşılandılar. haliyle de gördüklerini, muharebeyi ve muharebede yaşadıklarını kendi gözlerinden ve kendi yorumlarıyla anlattılar. onlara göre esas çarpışmayı yaşayan ve yapan kendileriydi. dolayısıyla alınan zafer, onların kirishima’yı bir nevi “tanklaması” sayesinde gelmişti. south dakota’nın aksine, uss washington hala güney atlantik’te savaşıyor olduğu için, kimse washington mürettebatına ne olup bittiğini sorma imkanına sahip olamadı. dolayısıyla tüm medya, tüm amerikan halkı, south dakota’nın hikayesine olduğu gibi inandı ve onları birer kahraman mertebesine yükseltti. dolayısıyla south dakota, zaferin sembolü haline geldi.

    washington’un mürettebatı tüm bu hikayeleri ancak aylar sonra öğrendi ve kendilerini savaşın kahramanı gibi gösteren south dakota mürettebatından nefretle tiksinmeye başladılar. south dakota mürettebatı yalan söylemişti. çünkü washington olmasa hepsi denizin dibini boylamıştı. bu nefret öyle büyüdü ki bir daha asla son bulmadı. south dakota’nın donanma içindeki lakabı, isminin kısaltması olan “sodak” idi. ancak washington mürettebatı, ömürleri boyunca o lakabı “shitty dick” olarak söyledi. türkçesi, en yumuşak haliyle “bokkafa” olarak tabir edilebilir. kısaca south dakota ve washington zırhlıları arasında nefret bu sebepten ötürü oluşmuştu..

    ancak tokyo’daki tüm işgalci amerikan mürettebatının bir de ortaklaşa beraber nefret ettiği bir gemi vardı, o da nagato’ydu. nagato, amerikalılar için yayılmacı, zalim ve ırkçı japon emperyalist ve faşist düşüncesinin sembolüydü ve bu sembolü ortadan kaldırmak, japonlara bir daha asla geriye dönemeyeceklerini sembolik olarak göstermek, japonların o görkemli günlerinin sembolik olarak sona erdiğini ve gurur duyabilecekleri bir şey bırakmamak gerekiyordu.

    amerikan donanması’ndan birkaç subay nagato’yu tokyo körfezinin hemen dışında çıplak gözle izlenebilecek mesafede, zırhlıların top atışlarına tutarak batırmayı düşünüyordu. amaç belliydi: japonların gözlerinin önünde onların imparatorluk sembolü olan zırhlıyı denizin dibine göndererek açık açık “o günler bitti” mesajı vermek. ancak böyle bir hamle, zaten zar zor kontrol altında duran japonlara yeni bir isyan, başkaldırı ve intikam sebebi verirdi. çünkü böyle bir bombalama hamlesiyle japonların onurları zedelenecekti. dolayısıyla barışı korumak için dikkatli olmak gerekiyordu. donanma bakanlığı’nın emriyle, önce nagato teknik olarak incelendi, ardından da 1946 yılının mart ayında, çok gizli pir proje için kullanılmak üzere, japonların savaş sonrasında geriye hasarsız çıkmış tek hafif kruvazörü olan agano sınıfı sakawa ile birlikte yola çıktı. bu iki geminin istikameti ise bikini atolü idi…

    nagato’nun son yolculuğu, son derece detaylı kaydedildiği için her yaşanan olay bilinmektedir. amerikalılar nagato’yu incelerken japon imparatorluğu ile amerikan savaş ve muharebe yaklaşımındaki fark, tasarımsal olarak dikkatlerini çekmişti. amerikalılar, tüm savaş gemisi tasarımlarında iki şeye odaklanmıştı: öncelikli olarak amerikalılar ateş gücü ve zırh gibi gemi dayanımı ile ateş gücüne odaklanarak gemilerini tasarlamıştı. bu tasarımdan arta kalan diğer her şey için ise ‘’yeterlilik’’ kavramını kullanarak gemi tasarımını tamamlamışlardı. bu yeterlilik kavramına örnek olarak bir taret içinde bir insanın görevini yapabilmesine yetecek metrekare alanı, olabilecek en dar rakama düşürülüyordu. başka bir deyişle bir insanın kıpırdaması öngörülen boşlukta iki insanın yan yana olmasına tasarımsal olarak imkan verilmiyordu. o boşluk, bir insan içindi. bunun en güzel örneği south dakota sınıfı zırhlılardı. açıkça belirtmek gerekirse south dakota sınıfı zırhlılar, tüm zırhlı tasarımları içerisinde, kendilerinden sonra gelen ıowa sınıfı haricinde tüm zırhlılar içerisinde en mükemmel tasarıma sahip zırhlı diyebiliriz.

    fakat nagato ise, ister taretleri olsun ister iç kamaraları olsun, şaşırtacak şekilde rahat bir tasarıma sahipti. insanlar sıkışmıyordu ve taretlerin içinde bile görevli topçular en verimli şekilde işlerini yapabilsin diye rahat bir hareket imkanına sahipti. ancak söz konusu bir zırhlı olunca, bu genişlik ve rahatlık, nagato’nun son yolculuğunda bir sürü hikaye yarattı.

    bu yolculuk için nagato’ya 180 kişilik bir iskelet mürettebat verilmişti ve başlarında da kaptan walter jones whipple vardı. 180 kişilik bu mürettebat, haliyle gemiyi incelerken en derinlerine kadar inmiş ve kimisi, muhteşem bazı zulalar keşfetmişti. bu zulalar arasında konserveler ve daha da önemlisi yüzlerce şişe sake, yani pirinçten yapılan japon birası bulunuyordu. bunları keşfeden denizciler yerlerini diğerlerine söylemiyordu ve bu biraları birer para gibi kullanarak işlerini gördürüyorlardı. kaptan whipple için 180 kişilik mürettebatı idare etmek kolay oldu sanabilirsiniz. ama kazın ayağı öyle değildi.

    denizcilikte disiplinsizliğin cezası hapistir. ancak normalde 1300 küsür kişiyle yürütülen dev bir zırhlıyı 180 kişiyle idare etmeye çalıştığınız zaman, tek bir personelin yokluğu bile birçok işin aksaması için yeterliydi. kaldı ki ceza riski olan veya kendisinden bir işi yapması istenen personel de çocuklar gibi aniden ortadan kaybolarak geminin derinliklerinde saklanıyor, haliyle de aranması ve bulunması saatler alabileceği için kimse uğraşmıyordu. kısaca nagato, ömrünün son günlerinde korsan gemisi gibi bir havaya bürünmüştü. tabi bütün macera bu kadarla sınırlı değildi. nagato’nun son japon mürettebatı, amerikan mürettebatına geminin sistemleri hakkında her şeyi göstermemişti ve amerikalılar, hangi borunun nereye gittiğini ve hangi valfin ne iş gördüğünü deneyerek ve çoğu zaman yanılarak öğrendi. bazı şeylerden ise hiç bir zaman emin olamadılar. nagato’nun zaten sadece 2 pervanesi çalışıyordu, üstüne kazan dairelerinin de tek tek sırayla devre dışı kalması eklendi. o da yetmezmiş gibi yanlış açılan valfler sebebiyle tatlı su kazanlarına deniz suyu dolması, üstüne geminin pompalarının iflas edip en alt güverteleri de su basmasıyla amerikan mürettebatı, geminin derinliklerinden çıkagelen ve varlığından haberdar olmadıkları diğer mürettebat ile yüzleşti. bu bilinmeyen mürettebat ise kedi büyüklüğünde sıçanlardı. her şeyin bittiği noktada bir de ekstra deniz suyu kaynaklı ağırlık sebebiyle çalışan kazanların yetersiz kalmasıyla da, en sonunda birkaç çekici getirildi ve nagato, ömrünün son günlerini sedyede hastaneye kaldırılan ihtiyar bir samuray gibi, gömüleceği yere yavaşça ve pasifik okyanusu’nun uçsuz bucaksız tüm maviliğini ve güzelliğini seyrederek gitti.

    nagato’nun bu kaderini paylaşan ve aynı yolculuğa çıkarılmış bir gemi daha vardı ve bu çok ünlü bir gemiydi. o gemi bir zırhlı değil, almanya’nın 2. dünya savaşı’ndaki en ünlü ağır kruvazörü ve efsane zırhlı bismarck’ın yol arkadaşı, prinz eugen’di. peki bu gemi orada ne arıyordu? prinz eugen’i bikini atolüne getiren hikaye ise şöyle gerçekleşmişti: sovyetler ile ingiliz ve amerikalılar alman donanması’nın kontrolünü ele geçirince, sovyetlerin sayısı pek de fazla kalmamış olan yüzebilen alman gemilerine çökmesini önlemek için bildiğiniz çubuk kurası çekildi. en küçük kurayı ingilizler çekti ve birkaç destroyer aldı, sovyetler hafif kruvazör nürnberg’i kazandı, prinz eugen de böylece amerikalılara kaldı.

    prinz eugen ve nagato ile sakawa, haziran 1946’da bikini atolünde bir araya geldiklerinde, onları orada hazır beklemekte olan ve 2. dünya savaşına isimleri altın harflerle kazınmış olan diğer ünlü savaş gemileri onları bekliyordu. bu gemiler uçak gemisi uss saratoga (cv 3), 2 dünya savaşının emektar zırhlıları uss new york (bb 34) ve uss arkansas ile pearl harbor bombardımanından sağ çıkıp savaşın sonuna kadar tüm gücüyle savaşmış olan uss nevada (bb 36) ve uss pennsylvania (bb 38) idi. bu gemilere ilave olarak 2 kruvazör, pensacola ve salt lake city ile onlarca destroyer ve farklı tipte gemiler bikini atolünde konuşlanmıştı.

    tüm bu savaş gemileri, ama özellikle de zırhlılar, amerika’nın en yeni ve korkunç silahı olan atom bombası’nın, farklı varyasyonlarına ne tepki vereceklerini gözlemlemek için son bir görev üstleneceklerdi. bu deneme ve gözlem operasyonunun adı, bir çağın kapanışı ve nükleer çağının başlangıcı için özellikle seçilmişti: operation crossroads. yani “dönüm noktası operasyonu”.

    ve amerikalılar, nagato’yu, sırf sembolik bir önemi var diye, yerleştirme yaparken olabilecek en “imalı” noktaya koydular. nagato tam patlamaların yapılacağı sıfır noktasına yerleştirilmişti. nagato bir semboldü ve o sembol, yine sembolik bir şekilde son bulmalıydı.

    ilk bomba denemesi, atom bombasının tıpkı hiroşima’da olduğu gibi deniz yüzeyinden yukarda, önceden belirlenmiş bir irtifada gerçekleşti. “able” adı verilen bu bombanın patlatıldığı noktanın tam ortasında 2 zırhlı yer alıyordu. bu zırhlılar aynı yaşta birer veteran olan nagato ve nevada’ydı ve bombadan aldıkları hasar karşılaştırması yapılınca, nagato’yu bikini atolüne getirmiş olan mürettebatı bile gemiyle gurur duydu. patlamadan sonra yapılan incelemede nagato’nun 4 kazan dairesi hala çalışır vaziyetteydi ve taretlerinde ve kulesinde meydana gelen birkaç yamulma haricinde gemi sapasağlamdı. nevada’nın ise bacası ve tüm üst güverte yapısı bir çelik yığınına dönüşecek şekilde eğilip bükülmüş ve yamulmuştu.

    baker” adı verilen 2. bomba, 3 hafta sonra sığ su altında patlatıldı. bu patlama, o kadar güçlü ve etkiliydi ki orada bulunan test filosundaki birçok gemi, patlamayı takiben yarım saat içinde battı. saratoga’nun kıç tarafı 13 metre havaya yükseldi ve devasa bacası güvertesine yıkıldı. emektar zırhlı arkansas ise resmen patlama tarafından önce tamamen havaya kaldırıldı, sonra da iskele tarafına dönerek ters bir vaziyette, 1 dakika içinde tamamen battı. ancak nagato ve nevada, halen sapasağlamdı ve bu bir nevi, emektar nagato’nun, kendisini gözleyen ve batmasını uman amerikalılara bir omuz silkme hareketi yaparak batmayacağını gösteriyordu.

    bu noktada bir parantez açmakta fayda var. denizciler, savaş gemilerinin birer ruhu olduğuna inanır. hatta bütün gemiler, denizin ve okyanusun fırtınalı ortamında, su üstünde gidebilsin diye özenle bakılması gereken varlıklar olduklarından birer kadın olarak çağırılır. tıpkı kadınlar gibi gemilerde nazlıdırlar, ilgi ve alaka isterler. ve o ilgi ve alakayı görürlerse de, tıpkı kadınlar gibi, fırtına ve dalga dinlemeden adama okyanusu aştırırlar.

    nagato, son günlerinde yaşanan gözlemler nedeniyle, bence bu inancın sembollerinden biridir. amerikalılar ısrarla ve yaptıkları birçok şeyde, japon imparatorluğu’nun sembolü ve simgesi olan bu zırhlıyı aşağılamak ve temsil ettiği değerleri yok etmek için ellerinden geleni artlarına koymamışlardı. ancak nagato, tıpkı bir japon gibi, ihtiyar bir samuray gibi, adının ve onurunun zedeleneceği hiç bir muameleye boyun eğmemişti. 2. atom bombası patlamasından sonra amerikalılar batmadığını görünce en sonunda açığa çekip batırmayı istediler. ancak gemide biriken öldürücü düzeydeki radyasyon sebebiyle yaklaşamadılar bile. en sonunda, nagato’nun batışını bir devrin kapanışının simgesi olsun diye filme çekmeye karar verdiler ve bir nöbetçi gözlem grubunun nagato’yu sürekli gözetleyip batışını yakalamak için kamera bulundurdular.

    geceli gündüzlü nagato’yu gözlediler. gemi, patlamadan 3 gün sonra, 29 temmuz günü kıçtan alçalır gibi oldu, ama şaşkınlık içinde sonra yine kendini düzeltti. sanki gemi amerikalılara feyk atıp eğleniyordu.

    o akşam güneş batıp, karanlığın da bastırmasını takip eden sabahın ilk ışıklarıyla ufuğa bakan amerikalılar, nagato’nun olduğu noktada bomboş bir düzlükle karşılaştılar. sadece deniz var, ama nagato yoktu. japon imparatorluğunun simgesi ve sancak gemisi nagato, tıpkı temsil ettiği japon milletinden gerçek bir samuray gibi kendini rezil etmemiş, patlamalardan sonra gün ışığı içinde sanki bir gösteriymiş gibi şaşalı bir biçimde alelade batan amerikan gemilerinin aksine, kendi batacağı zamanı kendi seçmiş, kendisini bir sirk unsuru gibi sergilenmekten sanki özenle kaçınmış ve batışını, en onurlu zamanda olacak şekilde gece karanlığı içinde ve gözlerden uzak bir şekilde gerçekleştirmişti. nagato bir samuray gibi yaşamını sonlandırarak batmıştı ve onurunu korumuştu. özetle nagato’nun temsil ettiği o sembol, alay ve gösteri konusu olmamıştı ve olamayacaktı.

    peki, donanmalarının sembolü olan ve 2. dünya savaşı’ndan sağ salim çıkmış zırhlılara ne oldu?

    önce olaya amerikan donanması’ndan girelim. uss washington, north carolina, south dakota gibi birçok efsane olmuş modern ve o zaman için yeni zırhlı, savaşın sonunu takriben, aşırı hızlı gelişen teknoloji sebebiyle daha ömürlerinin 10. yılını doldurmadan antika sayılacak kadar eskimiş hale geldiler. amerikalılar north carolina kardeşleri 1950’lerde modernize etmeyi düşündü ancak 1950’ler savaş sistemlerinde öncelik hızdı ve istenen minimum hız da en az 31 knot idi. north carolina sınıfının 31 knot’a çıkması için gereken itiş gücünü sağlamak, arka tareti tamamen sökülüp boşalan ağırlığının yerine ek kazan daireleri konulmasıyla bile yeterli değildi. ıowa sınıfının itiş sistemlerini monte etmek ise, tekneleri dar olduğu için mümkün değildi. south dakota sınıfından 4 zırhlının ise tüm taretlerini söküp yerlerine üçer talos güdümlü roket fırlatıcısı koymayı düşündüler ancak aynı hız problemi burada da vardı. amerikan donanması’nın 2. dünya savaşı’nda savaşmış olan ve bikini atolündeki atom bombası testinde kullanılmamış tüm zırhlıları, 1960’a kadar aktif olmayan yedek filo’da bekletildi ve ıowa sınıfı 4 zırhlı ile müze olarak saklanması sağlanabilen uss north carolina (bb 55), uss massachusetts (bb 59), uss alabama (bb 60) ve uss texas (bb 35) haricinde hepsi 1960’larda sökülerek tarihe karıştı. artık çağ, güdümlü roketlerin, nükleer uçak gemilerinin ve nükleer denizaltıların çağıydı. gücün sembolü, artık zırhlılar değildi.

    2. dünya savaşı’ndan daha 1943’te çekilen italyan donanması’nın 3 zırhlısı, 3 galip devlete savaş tazminatı olarak verilmişti: amerika littorio’yu alırken ingilizler vittorio veneto’ya el koymuş, sovyetler ise çekilen kurada en küçük çubuğu çekerek giulio cesare’yi kazanmıştı. littorio ve vittorio veneto için, yapılan incelemelerin ardından hem amerikalılar hem de ingilizler tarafından teknoloji ve mühendislik olarak kendi zırhlılarının kalitesinde olmadığı çıkarımına vardılar ve 1940’ların sonunda bu 2 zırhlı italyanlara geri teslim edildi. italyan donanması, 1949’a caio duilio, 1953’e kadar da andrea doria zırhlılarını sancak gemisi olarak bulundurdu. bu süreçte de littorio ve vittorio veneto, italya’nın la spezia tersanelerinde sökülerek tarihe karıştı. son 2 sancak gemisi caio duilio ve andrea doria da 1957’de sökülürken, aynı tarihte çok gizemli bir olay, garip bir şekilde sovyetlerde yaşandı.

    giulio cesare’yi italyanların mağlubiyeti sonrası olan sovyetler, bu zırhlıyı 1949’da boğazlardan geçirerek karadeniz donanması’na konuşlandırdılar ve bir nevi o dönemde stalin’in planladığı boğaz işgali için hazır durumda tuttular. adını da “novorossiysk” olarak değiştirdiler. ancak ne olduysa tam da 1957’de, tam da caio duilio ve andrea doria sökülürken oldu ve sivastopol’da demirli halde bulunan novorossiysk, gövdesinin altında meydana gelen bir patlamayla ters döndü ve kısa sürede batarak baş aşağı çamur zemine gömülecek şekilde oturdu. sovyetler, patlamanın sebebinin 2. dünya savaşı’ndan kalma bir alman mayını olduğunu rapor ettiler. ancak gerçek, geçtiğimiz yıllarda ortaya çıktı. peki neydi bu gerçek?

    italyanların denizde en başarılı olduğu alan, kesinlikle insanlı torpido operasyonlarıydı ve italyan “kurbağa adamları”, kendi alanlarında dünyanın en iyisiydi. 2010’larda bir italyan denizcisi ölümünden kısa süre önce yazdığı bir yazıda giulio cesare’nin bizzat italyan kurbağa adamlar tarafından italyan donanmasının onurunu korumak için sabote edilerek batırılmış olduğunu açıkladı ve kendisi o sabotajcılardan biriydi. yani bir zırhlı daha, bir sembol vazifesi gördüğü için, batırılmıştı. novorossiysk aynı yıl saplandığı çamurdan çıkarıldı ve söküldü.

    2. dünya savaşı’nın bir diğer galibi ingiltere’ye gelirsek, amerika’nın aksine 1939’dan beri tam 6 yıldır savaş halindeydiler ve savaş resmen ülkenin ekonomik gücünü çökertmişti. ingilizler, savaşı devasa donanmaları sayesinde hem atlantik’te, hem akdeniz’de hem de hint okyanusu’nda kazanmıştı ancak bu donanmayı güçlü tutmak için inşa edilmiş olan ucu bucağı olmayan savaş gemilerine yapılan masraf sebebiyle halk ile ülke, açlık ve yoksulluktan kırılıyordu. 2. dünya savaşı biter bitmez ingilizler ülke ekonomisini canlandırma operasyonlarına girişti ve bunlardan biri de, donanmadaki sayısız gemiyi söküp değerli metallerini piyasaya sokarak metal endüstrisini bir an önce hareketlendirmekti. ingilizler daha 1947’de kral 5. george sınıfı hariç tüm eski zırhlılarını demirbaştan silip söküme göndermişti bile. kral 5. george sınıfı zırhlılar da 1950’lerin başlarında yedek filo’ya alındı ve 9 yıl sonra 1959’da onların da sökülmeye başlanmasıyla, 1960’lara girilirken ingiliz kraliyet donanması’na ait herhangi bir zırhlı kalmadı. bir tane hariç…

    2. dünya savaşı’na girilirken ingilizlerin kral 5. george sınıfından sonra lion sınıfının tasarımını tamamlayıp inşasına başlayacaktı. tabi savaş başlayınca ülke ekonomisi tökezledi ve lion sınıfı 4 zırhlının inşasından, 16 inchlik topların yapımı için gereken kalıplar henüz dökülmediği ve yapılmaları en az 3-4 yıl alacağı için vazgeçildi. ama ingiltere’nin, savaşın ne zaman biteceğini ön göremediği için acilen de bir zırhlıya ihtiyacı vardı. peki, bu konuda ne yapılabilirdi? bu sorunun cevabı ise bir frankeştayn yaratmaktı. yani ortaya karışık bir kolaj gemi ortaya çıkartmaktı.

    ingilizlerin 1918’de yapılma ve daha sonra uçak gemisine çevirecekleri zamanın savaş kruvazörleri courageous ve furious’un 15 inch’lik topları hala bir kenarda, özenle saklanmış vaziyette bekliyordu. eski deyip geçmeyin, ingilizlerin 15 inch mark 1 deniz topu, dünya tarihinin en stabil ve mükemmel, en uzun ömürlü gemi topu olarak tarihe geçmiştir. bu top, warspite dahil tüm queen elizabeth sınıfı zırhlılarda, revenge sınıfı zırhlılarda, ingilizlerin 3 savaş kruvazörü renown, repulse ve hood’da 2. dünya savaşı’nın sonuna kadar etkin bir biçimde kullanılmıştı. işte ingiliz kraliyet donanması, alelacele boştaki topları alıp, tasarımcılarına bu topların yerleştirileceği bir tekne ve gemi tasarlattı ve hemen inşasına başladılar. 1942’de inşasına başlanan bu yeni zırhlı, bismarck gibi 15 inch’lik 8 topa sahip olsa da, hem tekne tasarımı hem de teknoloji olarak çağının ötesinde, gelmiş geçmiş en üstün ve mükemmel ingiliz zırhlısı olacaktı. bu zırhlıya, “muharebede en ön safta duran savaşçı” manasında bir isim verildi: hms vanguard.

    gel gelelim, savaşta en önde durması için tasarlanan hms vanguard, ikinci dünya savaşını kıl payıyla kaçırdı. savaş esnasındaki işçi yokluğu sebebiyle ancak mayıs 1946’da, savaşın bitiminden yarım yıl sonra göreve başlayan hms vanguard, aynı zamanda tarihte suya son indirilen zırhlı oldu.

    hms vanguard, göreve başladıktan sonra sadece birkaç nato tatbikatına katıldı ve 1960’a kadar süren ömrü boyunca hiç bir askeri harekata katılmadı. tüm kariyeri ingiliz kraliyet ailesine seyahat yatı olarak geçti ve hatta taretlerinin 3 tanesinde atış personeli dahi bulunmuyordu. çünkü bu personelin varlığı bile gereksizdi. hms vanguard, ingiliz kraliyet donanması’nda barış zamanında sadece bir geleneğin sembolü olarak bulunduruldu. 1960’da sökülmesi kararıyla da birlikte, çok ilginç bir olayın yaşanmasında başrolü oynadı.

    yukarıda, nagato’yu anlatırken “her savaş gemisinin bir ruhu olduğuna inanılır” şeklinde bir yorumda bulunmuştum. vanguard’ın son yolculuğunda yaşadıkları, kendisi göreve başladığında sökülmeye başlanan efsane zırhlı warspite ile birebir aynıydı.

    dolayısıyla önce warspite’ın hikayesine değinip sonra vanguard’ın söküm hikayesine değinmekte fayda var. hms warspite’ın 1947’de önce taretlerindeki topları kesilmiş, sonra da sökülmek üzere bir tersaneye çekilmeye başlanmıştı. birçok ingiliz bu efsane zırhlıyı müze olarak saklamak istemişti. ancak bakımının gerektirdiği muazzam ekonomik yükün altından kalkılamayacağı öngörüldüğü için sökümüne karar verilmişti. birçok insan kızgın ve üzgündü. bu karar sonrasında yaşananlar ise bir hayli ilginçtir. warspite söküme götürülürken önce bir fırtına koptu ve gemiyi çeken çekicilerden kurtularak kontrolsüz biçimde sürüklenmeye başladı. içindeki iskelet mürettebat demir atarak gemiyi sabitlenmeye çalıştı. ancak emektar zırhlı, sanki sökülmekten kaçmak istercesine gitti ve deniz kenarındaki yüksek bir uçurumun olduğu yere karaya oturmak suretiyle saplandı. insanlar bunu warspite’ın ruhunun sökülmek istememesi şeklinde yorumladılar ve sökülmeyi durdurmak için yine bir kampanya başlatıldı. ancak bu kampanya yine yerli olmadı. ingilizler ertesi gün burnu suya gömülmüş vaziyette, karaya vurmuş bir balina gibi oturmuş olan warspite’a baktıklarında gördükleri, bir fırtınanın, gemiye 2 dünya savaşının veremediği hasarı tek bir gecede vermiş olmasıydı. artık gemiyi çekmeye gerek yoktu çünkü hasar aşırı fazlaydı, en iyisi olduğu yerde sökmekti. ancak bu sefer de karaya oturmuş olduğu için yüzen vinçler yanına yanaşamazdı. mecburen warspite’ın gövdesini kıyıdan uzaklaştırmak gerekiyordu. türlü işlemler deneyerek su almış olan warspite’ı kayalıklardan kurtarmaya çalıştılar ama tüm çabalar boşa çıktı. önce bir çekici karaya oturdu. daha sonra 2 çekici denendi, çelik çekme halatı bir çekicinin pervanesine dolanarak bütün operasyonu mahvetti. en sonunda bir çekiciye 2 tane jet uçağı motoru monte ederek gereken çekiş gücünü sağlayabildiler ve warspite’ın inatla direnen gövdesi kıyının biraz açığına çekilerek, sığ suda 5 yıl boyunca dilim dilim, parça parça kesilerek söküldü ve ömrünü savaşarak geçirmiş bir efsane, ölüme doğru bile savaşarak gitti. warspite, 2 dünya savaşı boyunca ingiliz kraliyet donanması’nın denizdeki sembolü olmuştu.

    vanguard’ın sonu da yukarıda ki hikayeye benzer şekilde gelişti. hms vanguard da sökülmek üzere giderken bir pub, yani bira evinin yanına gelecek şekilde karaya oturdu. hatta bu olayın bir filmi bile mevcuttur. “son yolculuğunda bir shot viski için durdu” şakası dahi yapılmıştır.

    hms vanguard, son suya indirilen zırhlı dedik. ama en son göreve başlayan zırhlı, hms vanguard değildi.

    2. dünya savaşı’nda 1942’de uss massachusetts zırhlısı ile henüz bitirilmemiş ve çalışan tek taretiyle girdiği çarpışmadan ağır hasarlı çıkan fransız jean bart zırhlısı, savaşın bittiği 1945 yılına kadar çarpışmayı yapmış olduğu casablanca’da demirli kaldı. fransızlar ilk başta jean bart’ı bir uçak gemisine çevirmeyi düşündüyse de, kapasite sebebiyle vazgeçerek jean bart’ı, richelieu sınıfının ikinci zırhlısı ve fransız donanması’nın sancak gemisi olacak şekilde bitirmeye karar verdiler. jean bart 1946’da savaş sırasında gneisenau ve scharnhorst’un 6 ay kalıp kanal deparında kaçana kadar tamir edildiği, brest limanındaki kuru havuza alındı ve 1949’da tamamlanarak göreve başladı. ancak tüm savaş ekipmanı 1955’te tamamlanabildi ve bitmiş halindeki jean bart, gelmiş geçmiş en muazzam hava savunmasına sahip zırhlı oldu. aynı zamanda da tarihte en son göreve başlayan zırhlıydı.

    fakat jean bart’ın ömrü uzun sürmedi ve savaş sırasında tamamlanmış kardeşi richelieu ile birlikte 1958’te yan yana topu topu sadece 1 harekat yaptıktan sonra 1968’ta emekliye ayrıldı ve 1970’te söküldü..

    2. dünya savaşı bitmiş, askeri teknolojiler astronomik bir sıçrayış yapmış, uçak gemileri donanmaların merkezi kuvveti ve sancak gemileri haline gelmiş ve zırhlıların devri artık kapanmıştı.

    peki, ama zırhlıların hakimiyetiyle başlayıp uçak gemilerinin egemenliğinde son bulan 2. dünya savaşı’nda zırhlılar ve yarı zırhlı sayılan savaş kruvazörleri, nasıl bir performans gösterdi?

    ingiliz kraliyet donanması’nın en aktif ve verimli olarak kullandığı savaş gemisi, egzotik bir şekilde, 2. dünya savaşı’ndan sağ çıkabilmiş tek savaş kruvazörü olan hms renown oldu. hms renown, 2. dünya savaşı’nın başında kuzey denizi ve norveç’te schnarnhorst ve gneisenau ile karşılaşmış, daha sonra akdeniz’deki operasyonlarda yer alıp vittorio veneto ve giulio cesare’ye karşı spartivento deniz muharebesi’nde savaşmış, ardından bismarck’ı kovalama operasyonuna katılmış, ardından da hint okyanusu’na inerek endonezya adalarını tek tek japonlardan geri almıştı. hms renown, savaşın bütün deniz cephelerinde yer alarak, tarihin tek doğru kullanılan savaş kruvazörü oldu ve bir savaş kruvazörünün, doğru şekilde kullanıldığında nasıl verimli olabileceğini gösterdi. hood, repulse ve renown “temkinli” ve doğru yerde kullanılmış olsalardı, kolayca harcanmamış olacaklardı.

    ama en çok savaşan ingiliz zırhlısı, hms warspite oldu. hms warspite, başlı başına bir efsanedir. 2. dünya savaşı’nın ilk yılında norveç ve kuzey atlantik’te almanlara karşı savaşmış, 1940 ortasında akdeniz’e gelerek oradaki diğer zırhlılarla birlikte italyan donanması’nın sadece 9 ayda tamamen devre dışı kalmasını sağlayan deniz muharebelerinde başrolü oynamıştır. hemen ardından hint okyanusu’nda japonlara karşı kalkan olarak gönderilmiş, italya’nın almanlara düşmesi üzerine akdeniz’e dönerek bu sefer de almanlara karşı savaşmış, kariyerinin bitirici vuruşunu da bizzat normandiya çıkarmasında muazzam bir topçu desteği vererek yapmıştır.

    amerikan donanması’nın ise en aktif ve en uzun süreli kullandığı zırhlı, uss north carolina oldu. aslında 3 tane amerikan zırhlısı savaşın başından sonuna tüm ağırlık yükünü çekmişti ancak washington ve south dakota, aldıkları bazı hasarlar sebebiyle kariyerlerinin birkaç ayını tamirde geçirmek zorunda kaldılar.

    bir diğer istatistik olarak, tüm 2. dünya savaşı boyunca en çok mermi atışı yapmış olan amerikan zırhlısı ise, sembol haline gelen uss arizona’nın kardeşi, uss pennsylvania oldu. eski gövdesi bu kadar sık ve ağır top atışlarını tüm savaş boyunca zorlanarak da olsa kaldırabildiği için, mürettebatı ona her atıştaki titreme ve çatlamalarına hitaben “old falling apart”, yani “dökülen ihtiyar” lakabını takmıştı. amerikan donanması’nın 2. dünya savaşı’nda kullandığı en eski zırhlı, bir 1. dünya savaşı emektarı olan uss arkansas oldu. ingilizlerde buna tekabül eden zırhlı ise, çanakkale savaşı’nda arkasına bakmadan kaçırttığımız hms queen elizabeth idi.

    japonlara gelirsek, tüm 2. dünya savaşı’nda her ne kadar nagato ve mutsu ile yamato ve musashi gibi çok iyi zırhlılara sahip olmuş olsalar da, sırf bunları bir son savaş için korumaya çalışmalarından ötürü tüm zırhlı yükünü 4 kongo sınıfı zırhlıya yüklediler. kongo, hiei, kirishima ve haruna japonların en çok, en sık ve en verimli kullandığı zırhlılar oldular. japon donanma komutanlığı her şeye bu 4 zırhlıyı koşturduğu için de, bunun bedeli 3 tanesinin ön saflardayken batması oldu. fuso ile kardeşi yamashiro ise, tekne tasarımlarının 1. dünya savaşı dönemi eski bir tasarım olması sebebiyle manevra ve hız sorunu yaşıyorlardı. dolayısıyla battıkları ana dek çoğunlukla birer eğitim gemisi olarak kullanıldılar. nagato sınıfı ikizlerden daha aktif olanı ise sanılanın aksine nagato değil, daha 1943’de batan mutsu’ydu. çünkü nagato japonlar için sahaya öylesine sürülemeyecek kadar değerli bir semboldü.

    italyanlarda ise, 2. dünya savaşı’nda denizde donanmalarının aktif olduğu dönemlerde en verimli kullanabildikleri zırhlı, vittorio veneto oldu. vittorio veneto aynı zamanda en çok muharebeye katılıp en çok top atışı yapan italyan zırhlısıydı.

    fransız donanmasında, mers el-kebir baskını ve toulon’da kendi gemilerini batırmalarından sonra, savaş boyunca aktif olabilen sadece 2 zırhlı oldu: bretagne sınıfı ve 1. dünya savaşı’ndan kalma lorraine ile amerikalılar tarafından tamir edilip modernize edilen richelieu…

    almanların en aktif zırhlısı ise, batışına kadar scharnhorst oldu.

    her ne kadar zırhlıların devri bitmiş olsa da, bu devlerin soyu dinozorlar gibi tükenmedi. güdümlü füze teknolojisi, top teknolojisini ilkel bıraktığı için aslında eskiyen zırhlıların kendileri değil, kullandıkları konvansiyonel silahlardı. bundan ötürü, amerikan donanması, ıowa sınıfı zırhlıları önce yedek filo’ya attıysa bile her zaman onları hazır ve her daim yeniden aktive olabilecek durumda tuttu. ıowa sınıfının 4 zırhlısı da, 1952’deki kore savaşı’na bizzat katılıp kıyı bombardımanı yaptıktan sonra yeniden yedeğe çekilmiş olsalar da, 1960’larda iyice şiddetlenen vietnam savaşı’na topçu desteği gerekti ve uss new jersey (bb-62) zırhlısı, alelacele donatılarak yeniden aktive edildi ve vietnam savaşı’ndaki görev alan tek zırhlı oldu.

    ıowa sınıfı zırhlılar, hızları ve büyüklüklerinin vaat ettiği potansiyel sebebiyle asla vazgeçilebilir olmadılar. amerikalılar bir ara, ıowa’ların bitirilememiş kardeşi uss kentucky dahil hepsini birer güdümlü roket zırhlısına çevirmeyi düşündü. ancak gerek çok yüksek işletme maliyeti, gerekse zırhlıların devasa büyüklüklerinin onları bu yeni akıllı silahlar karşısında çok kolay birer hedef haline getirmesi sebebiyle bundan vaz geçildi. neticede askeri teknolojilerde 1960’larda gelinen noktada, savaş metotları, hücumda “çok ağır vuran akıllı silahlar” iken, savunmada bu çok ağır vuran silahların hedef alabileceği “en küçük hedef” olmak haline gelmişti. zırhlılar, “en küçük hedef” olmak için biraz fazla büyüktü. buna ek olarak ne kadar zırhlı olursa olsunlar, roketlerdeki patlayıcı teknolojisinin potansiyel gücü o kadar fazlaydı ki tek bir roketle bile batırılabilirlerdi. dolayısıyla dünyadaki son zırhlılara sahip olan amerikan donanması, 4 ıowa sınıfı zırhlıyı farklı limanlarda iskelelere çekerek resmi olmasa dahi birer müze gibi da ziyarete açtı.

    ancak 1970’lerin ortasında işler değişti. peki, nasıl değişti? sovyetler birliği, büyük bir savaş gemisinin kolay bir hedef olacağını bile bile, günümüzde halen aktif olan kirov sınıfı savaş kruvazörlerini suya indirdi. peki, buna neden ve nasıl cesaret ettiler? çok basit. kirov sınıfı savaş kruvazörleri nükleer güç ile ilerleyen gemiler olup; bir tanesinin savaş sırasında dahi patlaması demek, tıpkı çernobil faciasında yaşandığı gibi çekirdeğinden radyoaktif ışıma ve sonrasında büyük bir doğal felaket demek anlamına geliyordu.

    yani kirov sınıfı kruvazörler ‘’hedef büyük ama beni patlatırsan sen de ölürsün ve herkes ölür.’’ düsturu ile inşa edilmiş gemilerdi.

    dolayısıyla bunlar çok büyük savaş gemileri oldukları için, taşıdıkları güdümlü füzeler muazzam derecede büyüktü ve bu da menzillerini ufuk ötesine çıkarıyordu. yani kirov sınıfı savaş kruvazörleri, gelmiş geçmiş en geniş hava savunma şemsiyesine ve saldırı menziline sahip savaş gemileri oldular ve günümüzde de halen öyleler.

    sovyetler birliği, bir zırhlı büyüklüğündeki bu kirov sınıfı savaş kruvazörlerini suya indirince amerikalılar karşı önlem için harekete geçti. 1981’de amerika başkanı seçilen ronald reagan, kirov sınıfı gemilere karşılık olarak 4 ıowa zırhlının modernize edilerek tekrardan donanmada yer almasını emretti. ıowa’ların ikincil 127mm topları ve tüm 1950’lerden kalma hava savunma silahları sökülerek yerlerine, gövde içine oturacak şekilde farklı farklı bilimum güdümlü hava savunma ve ufuk ötesi saldırı füzesi monte edildi. ilginç bir şekilde modernizasyonu ilk tamamlanan zırhlı yine uss new jersey oldu ve 1980’lerin ikinci yarısında 4 tane ıowa sınıfı zırhlı da aktif olarak nato tatbikatlarında yer alarak sovyetlere karşı sergilenen amerikan gücünün sembolü vazifesi gördü.

    birer güç sembolü olarak aktif şekilde bulundurulan bu son zırhlıların, son gövde gösterisi yaptığı yer ve zaman, 1991 yılında gerçekleşen ve ırak’taki saddam hüseyin rejiminin kuveyt’i işgal etmesi sonrasında meydana gelen körfez savaşı’ndaki çöl fırtınası operasyonu oldu. bu operasyonda son kez aktif olarak görev üstlenip savaşan ve daha çok kıyı bombardımanında kullanılan amerikan zırhlıları uss missouri ve uss wisconsin oldu. burada, özellikle missouri’ye dair pek bilinmeyen bir olaya değinmek isterim.

    uss missouri, 29 ocak 1991’de 1953’teki kore savaşı’ndan beri ilk kez o 16inch’lik dev toplarını ateşledi ve tam 1 ay boyunca ırak hükümetine ait hedefleri bombardıman altında tuttu. o günlerde missouri üzerinde askerlik yapan mürettebatın anlattığına göre, hiç bir modern silah, 2. dünya savaşı’ndan kalma o topların ateşlenme anında verdiği patlama sesi kadar etkileyici değildi. tarihler 25 şubat’ı gösterirken uss missouri, yanında amerikan güdümlü füze firkateyni uss jarrett (ffg 33) ve ingiliz güdümlü füze destroyeri uss gloucester ile birlikte yine bir ırak mevziisini bombardıman altında tutuyordu. tam o sırada tüm radarlar aynı anda alarm verdi ve ekranlarda missouri’ye doğru gelen 2 sinyal tespit edildi. bu sinyaller, ırak demirbaşında bulunan ve nato klasmanında “ipekböceği” lakabı verilen anti-gemi güdümlü füzelerinden geliyordu ve hızla mıssouri’nin üzerine hedeflenmişlerdi. missouri devasa bir zırhlıydı ve füzeler gelene kadar haliyle hareket etmesi bile imkansızdı. tüm modern savaş uçaklarının üzerine füze kitlendiği zaman savaş uçağının üzerine gelen füzeyi yanıltmak ısı mayınları bırakılarak dağılırlar ve savaş uçağının üzerine kitlenmiş füzeyi yanıltmaya çalışırlar. işte bu ısı mayınlarının benzeri, metal parçaları barındıracak şekilde savaş gemilerinde bulunur ve üzerlerine gelen roketlerin manyetik hedefleyicisini şaşırtmak için havaya fırlatılır. uss missouri, kendisine kilitlenen füzeleri şaşırtmak için derhal metal parça mayınlarını havaya ateşledi. peki, sonra ne oldu?

    phalanx cıws, yani ‘’deniz arısı’’ lakabı verilen anti-roket yakın menzil makinalı tüfekleri ise modern gemilerin olmazsa olmazlarından birisidir. az önce bahsettiğim roketler uss missouri’nin üzerine gelirken ateşlenen metal parçacık mayınları, missouri’nin yanı başındaki firkateyn uss jarrett’in phalanx’ının aldanmasına sebebiyet verdi ve otomatik hedefleme sistemi roketlere kilitleneceğine, missouri’nin üzerine saçılmış metal parçacıklarına kilitlenerek missouri’yi bir güzel taradı.

    amerikalılar olayın şaşkınlığıyla şoka girerken, 2 ırak füzesi hala son hızla üzerlerine geliyordu ve en sonunda dizginleri eline alan ingilizler oldu. ingiliz destroyerinin üzerinde sea-dart, yani deniz dartı, yerden havaya hava savunma ve saldırı roketi bulunuyordu. ingiliz yapımı bu roket, dönemin en modern ingiliz destroyerleri olan tip-42 destroyerlerin tamamında bulunuyordu. hms gloucester da bunlardan biriydi. ingilizler, hiç tereddüt etmeden 2 deniz dartını anında ateşlediler. biri ıskaladı fakat ıskalanan ırak roketi missouri’nin saçtığı metal parçalara kilitlenerek suya çakıldı. ikincisi ise dümdüz direk olarak missouri’ye doğru ilerlerken, son anda ingilizlerin attığı 2. deniz dartı tarafından havada vurularak tarihin en başarılı füzeden füzeye hava imha atışını gerçekleştirdi. bu olay, zırhlıların devrinin, ne kadar modernleştirilirse modernleşsin, çok büyük oldukları için, bittiğini ortaya koyuyordu. o roket missouri’ye isabet etseydi, geminin alacağı hasar ve haliyle bunun masrafı, astronomik rakamlar olacaktı.

    körfez savaşı’nın bitmesi, sovyetler birliği’nin dağıldığı 1991 yılıyla aynı döneme denk geldi ve tarihteki son aktif zırhlıları kullanan amerika birleşik devletleri, körfez savaşı’nın ardından kendisine tehdit olarak gördüğü bir unsur kalmadığı için, bir neslin son kez canlı canlı çalışır ve savaşır halde görme şansına nail olabildiği dev zırhlılarını son defa ve temelli emekliye ayırmaya karar verdi.

    her ne kadar bakım masrafları astronomik olsa da, amerika, 4 ıowa sınıfı zırhlının hiç birini sökmedi ve hepsini önceden belirlenmiş vakıf ve kuruluşlara bağışlayarak birer müze olmalarını sağladı. çünkü bu zırhlılar, sadece birer savaş makinası değil, aynı zamanda ülkenin tarihini anlatan birer sembollerdi. bu tarih sadece amerikan tarihi değil, 2. dünya savaşı’ndan itibaren dünyanın tüm önemli savaşlarının tarihiydi: kore, vietnam, lübnan ve körfez savaşları…

    günümüzde, 2. dünya savaşı ve devler çağından geriye kalan tüm zırhlılar amerika’ya ait. bir tek onlar bu dev ve simge gemileri koruyabildi. günümüzde ziyarete açık olan bu müzeler ise şu şekilde:

    halen dünya üzerindeki tek dreadnought olan ve iki dünya savaşını da yaşamış uss texas, 2. dünya savaşı’nın en çok muharebe yıldızı toplayan zırhlısı uss north carolina, amerikan donanmasının 2. dünya savaşı’nın ilk ve son 16 inch’lik top atışlarını yapmış olan uss massachusetts, 2. dünya savaşında hem atlantik’te hem de pasifik’te savaşmış olan uss alabama…

    4 ıowa sınıfı zırhlıdan uss ıowa şu an los angeles’ta, “kara ejder” lakaplı uss new jersey adını aldığı eyalet olan new jersey’in camden şehrinde, uss wisconsin virginia eyaletinin norfolk şehrinde birer müze olarak sergilenmekte. peki, missouri nerde?

    işte burada tam bir sembolizm örneğini en iyi şekilde görebiliriz.

    amerikalılar için, uss missouri 2. dünya savaşı’nın bitişi anlamına geliyordu, savaşın bitişinin simgesiydi. 2. dünya savaşı, 1929 ekonomik krizinden iflas noktasına gelmiş bir amerika’nın, halkının bir araya gelip birbirlerine kenetlenerek altından sadece 4.5 yılda, bir dünya süper gücü olarak kalktığı bir savaştı ve amerikalılar için uyanışın, bizdeki tabirle dirilişin sembolüydü. savaşın bitirilişinin sembolü olan uss missouri zırhlısının son dinlenme yeri için olabilecek en uygun yer seçilmişti. bu yuğun ve bir bakıma sembolik yer, o savaşın başlangıcının sembolü olan yerdi: pearl harbor’da batmış olan uss arizona zırhlısı.

    günümüzde uss missouri, uss arizona’nın birkaç yüz metre gerisinde bir müze olarak durur ve missouri’nin burnu, altında batık zırhlı bulunan uss arizona anıtına dönüktür. bu duruşta bile bir sembolik anlam vardır. bana göre missouri, arizona’ya “arkandayım ve seni gözlüyorum” demektedir.

    uss missouri, tarihin son emekliye ayrılan zırhlısı oldu. peki, tarihin son emekliye ayrılan savaş kruvazörü neydi? bu sorunun cevabı, bizim biricik emektarımız yavuz’du. yavuz savaş kruvazörü 1976’da söküldü ve hem tarihin en uzun görevde kalan savaş kruvazörü, hem de tarihin son savaş kruvazörü oldu. ama biz ona hep zırhlı dedik. ve yavuz zırhlısı da, bizim, türk donanması’nın, türk milletinin, 1. dünya savaşı’ndan beri biricik ve tek sembolü oldu. türk donanması deyince, aradan geçen onlarca yıla rağmen, hala ilk akla gelen gemimiz, yavuz’dur. çünkü o, bir semboldür. yavuz ile ilgili hazırladığım ve yukarıda belirttiğimiz gibi sonunun hüzünlü şekilde bittiği yavuz zırhlısı ile ilgili yazımı da okumanızı tavsiye ederim. (https://stealthistorian.blogspot.com/…uz-zrhls.html)

    böylece devlerin çağı, yani zırhlıların ortalığı kasıp kavurduğu ve 1900’ler dönemi, yaklaşık 85 yıl sonra macerasını 1991’de sonlandırdı. geriye kalan zırhlılar, dünya tarihinde 2 dünya savaşı’nın yaşandığı ve insanlığın insanlıktan çıktığına şahit olduğumuz bir asrın, yani 20. yüzyılın, denizdeki sembolü olarak tarih kitaplarındaki yerlerini aldı. bugün, hala alman donanması dendiğinde akla gelen ilk gemi bismarck’tır, japon donanması dendiğinde de akla gelen sadece ve sadece yamato’dur. çünkü bunlar, temsil ettikleri milletin birer simgesi, sembolüdür.

    amerikan donanmasının sembolü missouri ile türk donanmasının sembolü yavuz, tarihin çok ilginç bir anektodu olarak, 1946’da istanbul boğazında yan yana gelerek birbirlerini pare pare top atışlarıyla selamlama onuruna nail oldular.

    çağ artık, uçak gemilerinin, süpersonik savaş uçaklarının ve ufuk ötesi füzelerin çağıydı.

    not : okuduğunuz yazının hazırlanmasında en büyük emeğe sahip sevgili dostum ve blog yazarlarımızdan büyük beyaz filo'ya teşekkür ve minnetlerimi sunmak istiyorum.
  • bir seri şeklini almış olan muharebe gemilerinin tarihi ile ilgili daha önce hazırladığım yazılardan ilkinde (#81026332) muharebe gemilerinin doğuşu ve yükselişini ele almış, ikinci yazıda (#93632738) ise bu gemilere sahip olan ülkeler için ‘’sembolik’’ önemine vurgu yaparak neden ve nasıl ''tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolduklarını'' anlatmıştım. yani mecazi anlamda size ilk olarak ‘’güneşin doğuşu ile birlikte seher vaktini’’ anlatmış, daha sonra ise ‘’güneşin batışı ile akşam vaktini’’ anlatarak yazının başlangıç ve bitiş sınırlarını belirlemiştim. bu yazımız ile birlikte devam edecek yazılarda ise zırhlıların yavaş yavaş var olma savaşlarını ve neden gözden düştüklerini ele alacağız. kısaca bundan sonraki süreçte mecazi anlamda güneşin ikindiye doğru alçalarak akşam vaktine kadar olan gelişmelere değineceğim. bu ve serinin diğer yazılarının görsellerle desteklenmiş versiyonunu historeal adlı blogumuzdan okuyabilirsiniz.

    başlık resmi

    1942 öncesinde hem pasifikte hem de atlantik’te yaşanan gelişmeler yüzünden gözden düşmüş olan ve bizim “zırhlı” dediğimiz, ingilizcede “battleship” denilen dev savaş gemilerinin 1942’nin ilk 6 ayında tekrardan aktif olarak sahnelere geri dönüşü gerçekten muhteşem olmuştu. bu geri dönüşü sağlayan 2 kardeş zırhlı, uss north carolina (bb-55) ve uss washington’dan (bb-56) başkası değildi. bu iki kardeş gemi hava savunma sistemlerinin kuvveti ve artık bu tür gemilerde olmazsa olmaz olacak olan radar sistemleri sayesinde guadalcanal deniz savaşlarında üstün performans göstererek yeniden amerikan donanma çevreleri arasında göze girmişlerdi.

    tabi pasifik’te zırhlılar bu şekilde üstün başarılar gösterirken, avrupa’da zırhlılar son demlerini yaşamaya başlamıştı. özellikle akdeniz cephesinde, petrol kaynaklarından mahrum kalan italyanların ellerindeki zırhlılarını limanlarda tutarak tasarrufa gitmesiyle, iyice azalan italyan tehlikesine karşılık ingiltere, 1942 yazına doğru zırhlılarını yavaş yavaş uzakdoğu sömürgelerine doğru kaydırmaya başlamıştı. bu bağlamda, hms queen elizabeth ve hms warspite ile birlikte revenge sınıfı 4 zırhlı hint okyanusu’nda konuşlanmıştı.

    ancak akdeniz’de konuşlu bir donanma daha vardı. bu donanma, 2 yıl önce ingilizler’in operation catapult (katapult operasyonu) ile mers el-kebir’de etkisiz hale getirdiği fransız donanması’ydı. (bkz: operation catapult/uzumun sapi)

    operation torch (meşale operasyonu) sırasında uss massachusetts (bb-59) ve jean bart arasında yaşanan düellonun ardından, amerika ve ingiltere tarafından oluşturulmuş olan kuvvetler, vichy yönetimine bağlı olan kuzey afrika’ya çıkarma yapmışlardı. bu çıkarmaya general charles de goulle yönetiminde vichy yönetimine karşı savaşan özgür fransa’nın kuzey afrika’daki ordusu da müttefiklere katılarak akdeniz’deki güç dengelerini alt üst etmişti. charles de goulle kuvvetlerinin müttefikler ile birlikte hareket etmesinin zırhlılar açısından belli sonuçları da olmadı değil:

    bu katılım neticesinde; ilk olarak fransa’nın dev ve modern zırhlıları, richelieu ve henüz tamamlanmamış olan jean bart, müttefiklerin eline geçti. diğer bir sonuç ise özgür fransa ordusunun daha önce yaşanan tatsız olaylara rağmen müttefiklerin safında yer alarak savaşa girmesiydi. yukarıda bahsettiğimiz tatsız konuya başka yazılarda değinmiş olsam da hatırlatma babında kısaca değinmekte fayda var:

    1940’ta ingilizlerin cezayir’deki mers el-kebir’de top atışına tutup büyük hasar verdiği fransız donanması’nın orada bulunan zırhlılarından bretagne patlayarak batmış, dunkerque ile provence karaya oturmuş, strasbourg ise fransa’nın merkezi deniz üssü olan toulon’a hasarsız kaçmayı başarabilmişti. toulon, aynı zamanda fransa’nın kruvazör kuvvetlerini bulundurduğu yerdi. algerie gibi kruvazörler bu limanda bulunmaktaydı. ilerleyen zamanda toulon limanında bulunan gemiler mers-el kebir’de bulunan provence ve dunkerque’e eşlik ederek onları da toulon’a getirmişti. (bkz: dunkerque sınıfı muharebe gemileri) (link)

    her ne kadar kuzey afrika’daki fransız birlikleri müttefiklere katılmış olsalar da ikiye bölünmüş fransa’nın alman işgali altında olmayan kısmı, her şeye rağmen tarafsızlığını sürdürmeye devam etti. bu tarafsızlığını sürdüren kısım donanmalarını toulon’da toplamışlar, dunkerque ile provence’i tamir etmişler ve strasbourg ile beraberindeki 10 kadar kruvazörü pasif durumda tutmaya devam ediyorlardı. aslında bu grup o sırada müttefiklere katılmak istiyorlardı. ancak bir taraftan almanya, diğer taraftan da hitler’in müttefiki mussolini italya’sı tarafından çevrili olduklarından korkuları, isteklerinden daha büyüktü. bu durum, mers el-kebir bombardımanının yaşandığı 1940 yazından, 1942 sonbaharına kadar 2,5 yıl sürecekti. ta ki, yukarda bahsettiğim olayda amerika ve ingiltere, uss massachusetts eşliğinde kuzey afrika’ya çıkana dek…

    richelieu ve jean bart’ın amerikalıların eline geçtiğini öğrendiği an, hitler 1 saniye bile düşünmeden, toulon’daki fransız donanması’na el konulması emrini verdi. almanlara göre fransızlar, ateşkes anlaşmasına ihanet etmişti. bu ihanetin cezası ise fransa’nın tamamen işgal edilmesi olacaktı. almanlar hiç beklemeden harekete geçerek fransızların cezasını kesmek için harekete geçtiler. ‘’lila operasyonu’’ adı verilen operasyon ile tüm fransa işgal edilecek ve bu operasyonun son aşaması olarak, toulon şehrinde demirli bulunan fransız donanması’nın 3 zırhlısı ile limanda bulunan diğer savaş gemilerine el konularak müttefiklere karşı kullanılacaktı.

    o güne kadar pasif kalıp, aslında teknolojik olarak son derece modern ve güçlü zırhlıları, kruvazörleri ve destroyerleri olan fransa, 2. dünya savaşı’nda avrupa’nın denizlerdeki kaderini belirleyen çok büyük bir hamle yaptı.

    fransızlar işgal edilmelerine rağmen almanlarla yaptıkları “tarafsızlık” anlaşmasına sadakatle uymuşlar, bu sadakatlerine güvenmeyen ingilizlerin mer el-kebir’deki hain baskınlarına karşın onurlu bir şekilde karşılık vermişler ve onurlarından taviz vermeyerek “her şeye rağmen” dik durmaya devam etmişlerdi.

    ikinci dünya savaşı denizcilik tarihine baktığınızda, fransızların güçlü donanmalarına ve gemilerinin potansiyeline rağmen, hiçbir askeri hamlede bulunmadığını görürsünüz. fransız donanmasının; “fransız zırhlıları şu gemiyle savaştı.” veya “fransız donanması şurayı bombaladı.” diyeceğiniz bir olayı yoktur. savaş boyunca fransız donanması’nın yaptığı tek büyük hamlenin, yapabilecekleri en son ve en büyük hamle olmalıydı. ve bu hamle avrupa’da denizde devam eden çatışmaların kaderini çizecekti.

    almanlar 27 kasım 1942 gecesi sabah saat 4:00 sıralarında, 7 panzer bölüğü ile toulon’a girdiler. ancak üs çok büyük olduğu için cephanelikler arasında kaybolarak 1 saat kaybettiler. tabi bu sırada fransız donanma yetkilileri işgal haberini almış ve bu işgal neticesinde donanmalarını almanlara kaptırmaya hiç de niyetli değillerdi.

    fransızların almanlarla yaptığı ateşkes anlaşmasının kurallarından biri de limanda bekletilen savaş gemilerinin depolarının boş tutulmasıydı. ancak almanların işgal etme olasılığını göz ardı etmeyen fransızlar, azar azar ve gizli gizli bu depoları doldurmuşlardı ve her an bir “kaçış” için hazırlıklar yapıyorlardı. ancak bu hazırlıklarda bir sıkıntı vardı, fransız deniz subaylarının yarısı, hala ingilizlerin mers el-kebir’deki bombardımanı ve amerika’nın kuzey afrika’yı işgalini gururlarına yediremiyorlardı. dolayısıyla müttefik tarafına geçme fikrinden nefret ediyorlardı. ortada açık bir kin durumu vardı. toulon’daki fransız donanmasının başındaki amiral jean de laborde’da bunlardan biriydi ve donanmasının kesinlikle ne alman ne de ingiliz ne de amerikalıların eline geçmesi taraftarı değildi. bundan ötürü de kuzey afrika’da amerikan tarafına geçmiş olan amiral françois darlan ile ters düşmüştü. bir taraf “gel müttefiklere katılalım savaşı beraber kazanalım.” derken diğeri, “ben düşmanla iş birliğine girmem.” diye diretiyordu.

    toulon’a girip liman girişini ararken 1 saatten fazla süre kaybeden almanlar, girmek istedikleri liman girişindeki bekçinin “evraklarınızı gösterin.” gibi saçma sapan talepleri yüzünden de vakit kaybedince amiral laborde, tüm bu sürede gemilerin kendilerini batırmaları emrini vererek hazırlıklarını tamamlamalarını sağlamıştı.

    sabah saat 5:30’da almanlar en nihayetinde limana makinalı tüfekler ve mekanize araçlarla girdiklerinde, fransız denizcileri gemileri boşaltmış ve tüm iskele bir insan denizine dönüşmüştü. almanlar panik ve aceleyle tüm gemilere çıkmak için koştukları an, sancak gemisi strasbourg’dan tek kelimelik bir emir, 3 kez tekrarlandı: “l’ouest!, l’ouest!, l’ouest! / batın!, batın!, batın!”

    almanlar fransızları durdurmaya çalışırken karşılıklı bir ateş başladı: alman tanklarına fransız zırhlı ve kruvazörleri yanıt vermeye kalkınca almanlar anlaşarak bu faciayı durdurmak istedi. ancak artık çok geçti: açılan vanalar ve patlamalar eşliğinde ilk önce güzeller güzeli zırhlı strasbourg, olduğu yerde suya gömülerek zemine oturdu. strasbourg’un tüm makine dairesi havaya uçurulmuştu ve artık onarılması bile imkansızdı. strasbourg sadece 10 dakika içinde suya gömülü bir hurdaya döndü.

    o an kuru havuzda bekleyen dunkerque’ün kaptanı ilk önce gemisini batırmak istemedi. ancak diğerlerinin yaptığı fedakarlıkları görünce, la galissonniere kruvazörünün kaptanı tarafından ikna edildi. strasbourg’un kardeşi dunkerque’de, aynı fedakarlığı yaparak tüm makina dairesini imha ederek büyük bir patlamayla olduğu yerde infilak etti ve dibe oturdu. fransızların en son ve teknoloji olarak eski zırhlısı provence de aynı hamleyi yapıp battı.

    savaş boyunca hiçbir şey yapmayan fransızlar, toulon’da savaşın devamını şekillendirecek en büyük hamlelerden birine imza atmışlardı. almanya, fransız donanmasının kuvvetinden mahrum kalmıştı ve “yumuşak karın” diyebileceğimiz akdeniz kıyılarından işgale açık hale gelmişti. italya, zaten tek başına almanya’yı savunabilecek deniz gücüne sahip değildi. fransız zırhlıları hiçbir savaşta yer almamalarına rağmen, sadece kendilerini feda etmeleriyle 2. dünya savaşı’nda kalıcı bir iz bıraktılar. bu olaya farklı bir bakış açısından bakacak olursak; 1. dünya savaşının bitmesiyle 1919 senesinde alman donanmasının scapa flow'a götürülerek müttefik kuvvetler tarafından alıkonulması sırasında kendini imha etmesi olayının (bkz: 1919 alman donanmasının intiharı/@anglachelm) aynısı bu kez almanların başına geldiği sonucu çıkartılabilir. ancak yazının başında bahsettiğimiz ve amerikalıların tarafına geçen richelieu kendini feda etme yöntemini uygulamamış ve savaşın ilerleyen safhasında fransızların 2. dünya savaşı’ndaki tek aktif zırhlısı olarak gururla onları temsil etmiştir.

    fransız donanması’nın da ortadan kalkmasıyla, müttefikler için avrupa’da denizde kala kala sadece 2 tehlike kalmıştı: scharnhorst ve tirpitz. dolayısıyla da ingiltere, zırhlılarını hızla japonların son derece aktif olup; amerika’ya kan kusturduğu hint ve pasifik okyanuslarına kaydırmaya başladı.

    fransızların toulon’da kendi donanmalarını batırması, 1942’nin son önemli donanma olayı oldu. 1943’e girildiğinde, guadalcanal’da yaklaşık 6 aydır devam eden çatışmaların sonunda çekilmeyi uygun gören taraf, en nihayetinde japonlar oldu. 1942 kasım’ında birbirini takip eden 2 gecede önce hiei sonra da kirishima zırhlılarını kaybeden japonlar, güçlerini tazeleyip yeniden organize olmak için geri çekildiler. bu şekilde savunma hatlarını da daha da güçlendireceklerdi.

    japon donanması, hiei ve kirishima’nın kaybına rağmen hala modern zırhlılara ve de daha da önemlisi 2. dünya savaşı’nın en modern ve güçlü kruvazörlerine sahipti. bu durum amerikalıların karşısında büyük bir sorun olarak duruyordu. çünkü, japonların takao, mogami ve tone sınıfı kruvazörleri hem çok güçlü hem de çok hızlıydılar. amerika’nın en modern zırhlıları olan north carolina ve south dakota sınıfı zırhlıları bile onları yakalayacak hıza sahip değildi.

    yine de amerika, 1943 başında guadalcanal’da büyük hasar gören uss south dakota (bb-57) ile kardeşi uss alabama’yı (bb-60) kuzey atlantik okyanusu’na, ingiliz zırhlısı 5. george ile birlikte konvoy korumasına gönderdi. kuzey afrika operasyonunu başarıyla tamamlayan uss massachusetts ise, guadalcanal’da destan yazan uss north carolina ile uss washington ikilisine katılmış olan kardeşi uss ındiana’yla dev bir zırhlı gücü meydana getirmek üzere 1943 yılının mart ayında tahiti’de buluşacaktı. kısaca, amerikan donanmasının tüm modern zırhlıları amerika’dan son derece uzakta görevlendirilmişti.

    çünkü bunun bir sebebi vardı…

    amerika, daha 1936’da japonya’nın ikinci londra deniz konferansı’ndan çekilmesinin ardından japonları, potansiyel bir askeri tehdit olarak etüt etmeye başlamıştı. varlığını bilmedikleri için, amerika’nın yamato ve musashi’yi içine katmadıkları bu etüdün sonucunda amerika’ya tehdit olabilecek 2 japon unsurunda karar kılınmıştı. amerika’ya tehdit olabilecek bu gemiler kongo sınıfı 4 hızlı zırhlı ve japonya’nın nerdeyse birer mini zırhlı denilebilecek kadar güçlü kruvazörleri olarak öngörülmüştü.

    amerika, 1938’de o sıralar inşasına yeni başladığı north carolina ve south dakota sınıfı zırhlıların bu tehdit unsurlarına karşı koymak için yeterince hızlı olmadığının bilincindeydi. dolayısıyla donanma yetkilileri yeni bir savaş gemisi tasarlamaya kararı aldılar.

    bu yeni tasarlanacak zırhlı, öyle niteliklere sahip olmalıydı ki amerikan donanma tasarımcıları, o güne kadar alışageldikleri zırhlı tasarımından çok uzaklaşacak ve eşi benzeri olmayan bir savaş gemisi yaratmak zorunda kalacaklardı. öncelikle bu yeni tasarlanan gemi amerika’nın en modern topları olan 16 inch 406 mm’lik mark 7 topuna sahip olacaktı. bu yeni gemi bir zırhlı olacağı için de kendi silahlarının kalibresine dayanıklı bir zırha sahip olmalıydı. bu noktaya kadar her şey güzeldi. ancak işlerin karıştığı nokta, geminin hızında ortaya çıktı. amerikan donanması yetkilileri, 35 knot hıza sahip ve bir zırhlı için süpersonik sayılacak bir hız talep ediyordu.

    bu noktada zırhlı tasarımı ile ilgili küçük bir anekdot eklemek gerekiyor. zırhlıların tasarımı her daim 3 unsurdan oluşmaktadır. bu unsurlar temel olarak zırhın dayanıklılık unsuru, hız unsuru ve atış kabiliyeti unsurlarıdır. bu unsurlardan birinde süper olmak için, diğer iki unsurdan birisinden vazgeçilmek gerekmektedir. ancak amerikalı tasarımcılar, bu yeni zırhlı sınıfında, hiçbir şeyden vazgeçmeye niyetli değildi. tam işler içinden çıkılmaz bir hal aldı derken, amerikan tasarımcıları devrim yaratacak bir zırh sistemiyle ortaya çıktılar. bu zırh sisteminde deniz suyu da bir mekanik olarak yer alıyordu ve geminin esas zırh kemeri, gövdenin dışında değil, içinde olacaktı.

    yeni tasarlanan bu gemi 35 knot hız yapacağı için, yeterli sayıda kazan odasına sahip olması gerektiğinden, 260 metre gibi devasa uzunlukta bir gövdeye sahip olacaktı. bu uzunlukta gövdenin ağırlık sebebiyle ortasından kırılmaması için de zırhının ilk tasarlanandan daha ince olmasında karar kılınmıştı. yine de bu inceliğe rağmen strüktürel yapısındaki devrimsel tasarım sebebiyle, bu zırhlı sınıfı, yamato’dan gelebilecek bir isabeti alsa bile dayanabilecek sağlamlıktaydı.

    bu yeni zırhlı sınıfı için, tek ve evrensel bir amaca dayanan lakap takılmıştı: “kruvazör katili”. muazzam hızıyla hem uçak gemilerine eşlik edip onları koruyabilecek, hem de düşmanın kongo sınıfı hızlı zırhlıları ile birlikte diğer kruvazörlerini kovalayıp yok edebilecekti.

    amerika bu yeni tasarlanan gemilerden ilk başta 4, daha sonradan 2 tane daha üretmeye karar verdi ve doğrudan inşa aşamasına giriştiler. 4 yıl süren inşa aşaması gizlilik içinde yürütüldü ve ingiltere hariç hiçbir ülke, bu yeni devlerin varlığından haberdar olmadı. ta ki 22 şubat 1943’te bu yeni gemilerden ilki olan uss ıowa (bb-61), hizmete girene kadar.

    yamato ve musashi’yi gizlice inşa etmiş olan japonlar, amerika’nın da kendi dev zırhlılarını ortaya çıkarmasıyla iyice bir “son savaş” fikrine kendilerini kaptırmışlardı. tıpkı 1905’te tsushima deniz muharebesi’ndeki gibi bir savaş ile kendi devlerini amerika’nın devleri ile karşılaştıracak ve yine galip çıkacaklarına inanıyorlardı.

    ancak amerika’nın gizlediği ve kimsenin haberdar olmadığı başka sürprizleri de bulunmaktaydı

    pearl harbor’da, amerika’nın birçok “standart zırhlı”sının battıktan sonra, battıkları yerde önce suda yükseltilip sonra da anakaraya kadar yüzdürülüp tamire alınmıştı. bunların 4 tanesi çok ağır hasar almıştı ve bunlardan biri olan uss oklahoma (bb-37), kurtarılamayacak kadar kötü durumdaydı. ancak diğer 3 zırhlıyı, amerikalıların kendileri dahil hiç kimsenin tahmin dahi edemeyeceği bir kader bekliyordu.

    amerikan donanması geri kalan 3 zırhlıyı önce pearl harbor’un olduğu hawaii’den anakara amerika’sına geri getirdi ve denizcilik tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir yenileme, yükseltme ve güncelleme operasyonuna girişmişlerdi. 1942 yazında başlayan ve yaklaşık 10 ay süren bu operasyon sonucunda bu 3 gemi yeniden suya indirildiklerinde, eski hallerinden eser kalmamıştı. her 3 zırhlının da tüm üst güverteleri tamamen kesilerek değiştirilmiş ve o anki en modern amerikan zırhlıları olan south dakota’ların üst güverteleri bunlara da inşa edilerek north carolina’nın ikincil silahlarıyla hava savunması da monte edilmişti. ancak tekneleri kısa olduğu için bu kadar yükü kaldırabilmek için genişletilmiş, sonuç olarak da panama kanalı’ndan geçemeyecek kadar genişledikleri için sadece pasifik okyanusu’nda operasyon yapabilecek hale gelmişlerdi. bu yenilenen gemiler ise uss tennessee, kardeşi uss california ve uss west virginia gemileriydi. bu gemilerin eski hallerinden neredeyse eser kalmamış ve tamamen farklı siluetlere bürünerek tam bir canavara dönüşmüşlerdi.

    7 mayıs 1943, amerikan donanması’nın yenilenerek dirilişinin simgesi olan uss tennessee zırhlısının yeniden suya indiği tarih oldu. amerika’nın yeniden doğan bu 3 zırhlısı, 2. dünya savaşı’nın ilerleyen dönemlerinde, dünya tarihinin en ironik ve anlamlı savaşlarından birini yapacak ve adlarını tarihe altın harflerle yazdıracaklardı.

    amerika’da işler böyle yolunda giderken, japonya ise, başına gelebilecek en büyük şanssızlıklardan biriyle sarsıldı.

    guadalcanal’dan çekilen japonya, amerika’nın aşırı düzeyde artan hava gücüne karşı önlem almaya başlamıştı. bu önlemlerden biri de zırhlılarına yeni hava savunması monte etmekti ve bu proje kapsamında mutsu ve nagato zırhlıları japon imparatorluk donanması’nın merkezi olan hashirajima deniz üssü’ne dönmüştü.

    8 haziran 1943 günü, demirli olduğu limanda tam nagato ile yer değiştirmek için hareket ettikten hemen sonra, mutsu’nun 3. taret cephaneliği havaya uçtu, hemen ardından 4. tareti de infilak etti ve gemi ikiye kırıldı. ön gövde 10 dakika içinde ters dönüp içinde 1100 kişiyle birlikte batarak onlara mezar oldu. arka gövde ise yanarak 12 saat kadar su üstünde kaldı ve daha sonra o bölümde battı.

    bu patlama, japon imparatorluk donanmasının o döneme kadar yaşadığı en büyük facialardan biriydi ve bu facianın büyüklüğüne rağmen, japon hükümeti tarafından uzunca bir süre sır olarak saklandı. amerikalılar, mutsu’nun battığını ancak 1 yıl sonra, esir aldıkları ve olay anında orda bulunmuş olan japon askerlerinden öğreneceklerdi.

    tam da bu sıralarda, italya’da mussolini iktidardan uzaklaştırılmış ve yeni hükümet de nazilerle ilişkilerini keserek, müttefiklerin tarafına geçmişti. müttefikler için bu gelişmeler çok güzeldi. ancak italyanların teslim olmasından sonra müttefik komutanlarının üstünde tartıştıkları önemli bir konu vardı. italyan zırhlıları ne olacaktı?

    italya, taranto baskını’nda hasar gören littorio’yu tamamen onarmış, matapan deniz savaşı’nda zar zor kurtulan vittorio veneto’yu yüksek güvenlik içerisinde korumaya almış ve bunlara ek olarak tamamlanarak yeni denize indirilmiş ve littorio ile vittorio veneto’dan daha büyük ve modern teçhizata sahip roma zırhlısını donanmasına katmıştı.

    italyanların teslim olmasıyla yukarıda bulunan bu güçlü platformlar artık müttefiklerin olacaktı. amerika ve ingiltere’nin nerdeyse tüm zırhlıları pasifik’teyken, italyan zırhlıları akdeniz ve batı avrupa kıyılarında çok yararlı olabilirdi. ancak müttefikler, çeşitli nedenlerden ötürü almanların bu zırhlılara zarar vermesinden çekiniyorlardı. yeni italyan hükümeti, müttefik ordusu lideri ve geleceğin amerikan başkanı dwight eisenhower’la önceden belirlenmemiş ve gizli bir tarihte, italyan donanması’nın, malta’daki ingiliz üssüne gitmesi konusunda anlaştı.

    9 eylül 1943 günü, italyan donanmasının tümü, roma’nın amiral gemisi olarak başını çektiği diğer zırhlılar littorio ve vittorio veneto ile birlikte malta’ya doğru yola çıktı. bu zırhlılar arasında giulio cesare’de vardı.

    bu yolculuk sırasında her şey yolunda giderken, saat 14:00 civarında ufukta çift motorlu alman dornier do 217 bombardıman uçakları belirdi. bunların bombardıman için geldikleri belliydi. ancak ortada bir gariplik vardı. bu uçaklar, bir bombardıman için çok yüksek bir irtifada uçuyorlardı. o kadar yükseklikten atacakları bir bombanın isabet ihtimali, net olarak imkansızdı. bulundukları irtifadan bomba isabeti tutturmaları da imkansızdı.

    işte herkes şaşkınlıkla uçakları izleyip tam da yukarıda zikrettiğimiz düşüncelere kapılmışken, alman bombardıman uçaklarının her biri, taşıdıkları tek ve kocaman bombayı bomba kapaklarını açarak bırakmaya başladı. bu durum normal bir bombardıman için gerçekten garipti. öncelikle, standart bombardıman tekniğinin aksine, uçaklar pike yapmak için alçalmamıştı ve bombalarını bıraktıktan sonra da uzaklaşmak yerine oldukları yerde yavaşça dönüyorlardı…

    tüm bunların nedeni kısa sürede anlaşıldı. daha ilk bomba, littorio’nun kıç tarafından sadece 2 metre uzakta suya gömülerek patladı. bu bombardımanda garip şekilde inanılmaz bir isabet oranı söz konusuydu.

    söz konusu bombalar, almanların son teknolojisi olan ve atıldığı uçaktan radyo sinyalleriyle uzaktan kumanda edilerek yönlendirilen, 4 kanatlı fritz-x bombalarıydı. kısaca hedefi bulan bombanın kendisi değil, o bombayı kontrol eden bir insan idi.

    littorio’nın bu ürkütücü durumdan kurtulmasındaki şansı, roma’da yoktu. almanlar özellikle lider gemi olan roma’yı, filo komutanı içinde olduğu için hedef almışlardı. ilk isabet roma’nın sağ arka güvertesine gelerek gövdenin altında delik açtı ve geminin tüm elektrik sistemlerini ve onunla çalışan tüm makinaları devre dışı bıraktı. sadece tek bir bombayla roma 12 knot hıza düşmüş ve tüm elektrik ve iletişim sistemleri çökmüştü. diğer zırhlılar hızla manevra yapıp uzaklaşırken geride kalan roma, alman uçakları için birdenbire atış talimi yapılabilecek bir hedef haline gelmişti. saat 15:50’de, ikinci bir bomba roma’nın 2. taretinin sağ tarafından gemiye girdi ve başlattığı yangın sonucunda roma’nın 2. taret cephaneliği infilak ederek patladı. patlama o kadar şiddetliydi ki taretin kendisi bile havaya fırladı. bu patlamayla aynı zamanda geminin tüm komuta kulesi de yok oldu ve geminin hem kaptanı hem de filo komutanı öldü. sadece 20 dakika sonra yani 16:10’da avrupa’nın gelmiş geçmiş en güzel zırhlısı olarak niteleyebileceğimi roma, 1850 denizcisinden 1250’siyle beraber önce suda ters döndü, daha sonra ise ikiye bölünerek kırıldı ve battı…

    roma'nın 2. taret cephaneliği infilak ederken çekilmiş bir fotoğraf

    bundan sonraki süreçte malta’ya güvenle ulaşan littorio ve vittorio veneto, ingilizler tarafından mısır’a kaydırılarak pasif halde beklemek üzere çürümeye terkedilecekti. yine aynı konvoyda yer alan diğer zırhlılar giulio cesare, caio duilio ve andrea doria’da savaş sonuna kadar malta’da bekletilecekti. burada tüm amaç, savaşın geri kalanında bu savaş gemilerinin bir tehdit olmasını engellemekti. zaten ne ingiliz ne de amerikalılar, bu dev gemileri kullanacak kadar çok denizciye sahip değillerdi. bu gemilerin kullanılmamasının bir başka nedeni ise özellikle modern teknolojiler ile donatılmış olan amerikan zırhlılarının karşısında teknolojik olarak gerisinde kalmalarıydı. ayrıca italyan gemilerinin hava savunma sistemleri müttefik gemilerinin hava savunma sistemleri kadar etkili değildi. dolayısıyla italyan donanması regia marina için, gerçekten çok estetik bir güzelliğe sahip italyan zırhlıları için 2. dünya savaşı, çetin bir varoluş mücadelesinin ardından, en nihayetinde bitmişti.

    ancak 2. dünya savaşı, gezegenin diğer yarıküresinde yani, pasifik okyanusu’nda devasa bir yangına dönüşerek devam etmekteydi.

    guadalcanal’ı japonlardan 6 ayın sonunda ancak temizleyebilen amerikan donanması, hücuma kalkmıştı ve bu hücumun merkezine, en modern zırhlılarının 6 tanesini yerleştirmişti.

    her ne kadar tarih kitaplarında çok detaylı yer almasa da pasifik okyanusu’ndaki nauru adası yaşayanları, 9 aralık 1943 günü, 2. dünya savaşında görülebilmiş olan en büyük zırhlı aksiyonuna şahit oldu.

    nauru adası coğrafi olarak askeri bir üs için olabilecek en kötü yapıya sahipti. ada yuvarlak bir şapka şeklindeydi ve doğal bir limana sahip değildi, her tarafı kumsaldı. daha da kötüsü, ada bir volkandı ve mağaralar sistemiyle doluydu. adadaki bir kumsal olan tek küçük düzlük, japonlar tarafından bir havaalanına çevrilip üs haline getirilmişti.

    işte bu üs, sorunun kendisiydi. amerikalılar üssü görmezden gelemezdi çünkü çok yakındaki tarawa’daki amerikan üssünün dibinde sayılırdı ve naruru’dan kalkacak japon uçakları amerikan üssüne ciddi hasarlar verebilirdi. peki amerikalılar ne yaptı? donanma başka bir operasyona giderken yol üstündeki bu adaya tamı tamına 6 modern zırhlılarının tümüyle, pasifik cephesinin en büyük bombardımanını yaptı. uss north carolina, washington, south dakota, ındiana, massachusetts ve alabama, bir sıra halinde dizilip nauru adası’na tarihin gelmiş geçmiş en büyük zırhlı bombardımanını yaparak adayı tabiri caizse bombalarıyla dümdüz ettiler.

    nauru ile beraber, amerikan zırhlılarının pasifik’teki hücumu en nihayetinde başlamıştı… ve buna ilave olarak, ıowa’nın ardından, ilerde “kara ejder” olarak bilinecek olan kardeşi uss new jersey hizmete girmişti.

    pasifik’te zırhlılar için bu şekilde dev bir hücum başlarken, avrupa’da bir başka hücum ise, çok ünlü bir zırhlı için, hüzünlü ama onurlu bir son olacaktı.

    1943’in ilk yarısında amerika uss south dakota ve uss alabama zırhlılarını ingiliz donanması’na destek için kuzey denizi’ne göndermiş ve tam 6 ay tirpitz’i tuzağa düşürüp limandan ayrılmasını sağlayarak batırmak için uğraşmışlardı.

    almanlar bismarck’ın ardından tirpitz’i de kaybetmemek için doğaüstü bir uğraş veriyorlardı. tirpitz norveç fiyordlarının arasında saklanıyor, ancak en beklenmedik ve sürpriz zamanlamalarla ortaya çıkarak kendine batırabileceği avlar arıyordu. bu duruma karşılık ingiliz ve amerikalılar fazlasıyla önlemlerini almıştı ve almanlar, bir zırhlı çarpışmasından özellikle kaçınıyorlardı. buna ek olarak 22 eylül 1943’te tirpitz’in ingilizler tarafından 2 mini denizaltı ile sabote edilmesi, almanlar için bardağı taşıran son damla olmuştu. tirpitz artık göreve çıkarılamayacaktı ve norveç’teki alman deniz gücü geriye kalan tek zırhlıdan meydana gelmişti.

    geriye kalan bu zırhlı ise scharnhorst idi.

    çünkü tirpitz’e gösterilen özen, scharnhorst için gerekli değildi. scharnhorst, çok hızlı, manevra kabiliyeti yüksek bir zırhlıydı. ingilizler, konvoylarla ruslara silah, ekipman ve gıda desteği sağlıyordu ve bu durum giderek almanları 2 cephede kıskaç altına alıyor ve bu konvoylarda “olur da tirpitz çıkar da savaşırız” diye koruma amaçlı bulundurulan zırhlıların hiçbiri, scharnhorst kadar hızlı değildi. kısaca saldırı sonrası bir tehdit hissettiği anda scharnhorst, hızı sayesinde hemen arkasını dönüp kaçabilirdi. dolayısıyla da almanlar, bu zırhlıyla ingiliz konvoylarını taciz etmekte beis görmediler ve operasyonlara başladılar.

    ancak almanların hesaba katmadığı bir şey vardı… hesaba katılmayan şey ise ingiliz kraliyet donanması’nın yeni komutanı, amiral bruce fraser idi.

    sir bruce fraser, sakin, yumuşak sesli, stratejik düşünen ve mürettebatı tarafından çok sevilen bir komutandı. kendisi zaten uzun süredir scharnhorst’u devre dışı bırakmak için planlar yapıyordu. ve bu planlar dahilinde başarıya ulaşması için geriye kalan tek hamle, scharnhorst’u saklandığı limandan çıkarmaktı. bunu da rusya’ya giden bir konvoyu normal rotasının çok kuzeyinden geçirerek yaptı.

    scharnhorst’un başında, aslen bir destroyer komutanı olan ve zırhlı operasyonu konusunda tamamen deneyimsiz, amiral erich bay vardı. erich bay, sefere çıktığı o gün istihbarat servisinin konvoyun rotası hakkındaki kendisine verdiği bilgilerin netliğine aldanarak yola çıktığında, aradığı konvoyu bulamadığı için daha da açılmaya karar verdi. bunun için de hem o kadar uzağa uçamayacak olan hava savunması için görevlendirilmiş uçakları geri gönderdi, hem de beraberindeki destroyerleri güneye dağıtarak konvoyu arayıp bulmaları emrini verdi. kısaca kendini, göz göre göre açık denizde yalnız ve korumasız olarak bıraktı.

    aslında schanhorst’un bu beklenmedik durumu tam da sir bruce fraser’in istediği, umduğu ve beklediği andı. kısaca bismarc’da olduğu gibi schanhorst’da seçimini yapmış ve eceline doğru yol alıyordu.

    bu dönemde ingiliz gücü kuzey denizinde 2 kuvvete bölünmüş şekilde bulunuyordu.

    yalnız kalan scharnhorst, ilk olarak kruvazörler hms belfast, hms norfolk ve hms sheffield’ı bünyesinde bulunduran 1. kuvvet ile karşılaştı. tıpkı bismarck’ın dümenine gelen torpido gibi, tarihin en büyük şanssızlıklarından biri de o an scharnhorst’un başına geldi. bu şansızlığı anlatmaya başlayarak olayların bundan sonraki seyrine geçebiliriz.

    hms belfast’ın toplarıyla attığı ilk salvoda ki top mermilerinden birisi, scharnhorst’un radarına isabet ederek geminin nişan sistemlerini tamamen devre dışı bıraktı. zaten kararmış olan havada scharnhorst’un topçuları, artık sadece dürbünle ufukta görebildikleri atışların ışıklarını hedef alarak ateş ediyorlardı. bu durumdaki asıl sıkıntı ise ingiliz kruvazörlerinden ikisinin ışık bırakmayan patlayıcı kullanmasıydı. taretleri ışık saçan tek kruvazör olan hms norfolk ise bu durumda en dezavantajlı olan gemiydi ve gemi scharnhorst’un topları tarafından dövülmeye başlamıştı. ancak erich bay, burada bir hata daha yaparak atış yaptığı geminin zırhlı olduğunu farz ederek, bu çatışmadan zararlı çıkacağını öngördü ve çatışmadan mümkün olduğu kadarıyla uzaklaşmaya gayret etmeye başladı. erich bay’ın amacı, zaten tarihin gemi topuyla en uzak isabetini yapmış olan scharnhorst ile maksimum mesafeyi koruyup riske girmeden savaşmak ve gerekirse kaçmaktı.

    fakat shanhorst’un karşısındakiler zırhlı değildi ve scharnhorst, radarı olmadığı için onları göremediği halde karşıdaki gemiler onunla aynı hızda onu takip ediyorlardı. hms belfast’tan scharnhorst’un pozisyonunu öğrenen amiral bruce fraser’in yönetiminde ingilizlerin en modern zırhlılarından, 5. george sınıfının 3. gemisi olan hms duke of york vardı.

    duke of york, bu bilgi üzerine son hızla scharnhorst’a doğru yol almaya başladı. duke of york ile birlikte hms fiji’nin de dahil olduğu crown colony sınıfından hafif kruvazör hms jamaica ve norveç destroyeri stord’un da bulunduğu 4 destroyer bulunmaktaydı.

    askeri denizcilik tarihinin en görkemli sahnelerinden biri, işte tam da bu noktada, birkaç saat kaçan scharnhorst’u, hms duke of york, kendi radarında saptadığında yaşandı. scharnhorst, o ana kadar kendisini takip eden kruvazörlerden hms norfolk’a büyük bir zarar vermişti. ancak yaklaşan tehlikenin farkında olmadan, tek başına yiğitçe savaşmaya çalışıyordu.

    hms duke of york radarında saptama yapar yapmaz, bruce fraser’in emriyle, hms belfast’ın ateşlediği aydınlatma fişekleri gökyüzünde patlayarak geceyi bir anda gündüze çevirdi. scharnhorst mürettebatı, bu aydınlatma fişekleri sayesinde talim tahtası olacak şekilde ortada kaldıklarını anladı. zaten toplarını hedefe kilitlemiş olan hms duke of york aydınlatma fişeklerinin yardımı ile toplarının tamamını dev bir gürültüyle tarihin en ağır salvolarından birini ateşledi. tıpkı uss washington’un kirishima’ya yaptığı gibi, hms duke of york’da top atışıyla ayı şekilde rakibini dövmeye başlamıştı.

    duke of york’un bu ilk salvosu, scharnhorst’un gövdesine çok büyük zararlar vermiş ve resmen gemi gövdesini delik deşik etmişti. aynı salvo sırasında top mermilerinden bir tanesi direk olarak scharnhorst’un a ile b taretlerini imha ederek devre dışı bırakmıştı. bu büyük ve yıkıcı salvo sonrası, hangisinin zırhlı olup; hangisinin olmadığını bu noktada ancak kavrayabilmiş olan amiral erich bay, geriye kalan tek tareti olan c taretiyle duke of york’a ateş ederek kaçmaya başladı. scharnhorst’un bir başka şanssızlığı da işte tam bu sırada gerçekleşti ve atışlarından biri, duke of york’un 2 direğinin arasındaki boşluktan geçerek sadece geminin kablolarını kopardı. eğer o atış 2 metre alçaktan gitse, duke of york’un üst güvertesi çok büyük bir hasar alabilir veya gemi devre dışı kalabilirdi. bu şansızlık yetmezmiş gibi duke of york’un bu atışa cevap olarak gönderdiği salvolar, scharnhorst’un zırhını delerek kazan dairelerinden birini patlattı ve scharnhorst, birden 10 knot hıza düştü. her ne kadar üstün alman mühendisliği sayesinde kısa süre içinde hasar onarılarak gemi tekrar 22 knot hıza kadar yükseltilebildiyse de artık duke of york’a refakat eden destroyerler scharnhorst’a yetişmiş ve artık torpido atmak için uygun pozisyon arıyorlardı. bu sırada, amiral erich bay’in scharnhorst’tan alman üssüne gönderdiği son mesajda:

    “son mermimize kadar savaşacağız!” yazacaktı.

    bu mesaj sonrası bir anda kendisini kovalayan destroyerlerden hms savage ve hms saumarez’e ateş etmek için dönen scharnhorst, diğer taraftan da kendini hms scorpion ve stord destroyerlerinin torpido saldırısına açık bırakmıştı. iki taraftan ikişer destroyerin kıskaç torpido saldırısına maruz kalan scharnhorst, bu saldırı sonrası 4 torpido tarafından vuruldu. ama ağabeyi bismarc gibi batmadan savaşmaya devam etti. fakat bu saldırı sonrası geminin hızı yine 10 knot’a düşmüştü ve artık yalpalayarak ilerleyebiliyordu. scharnhost’un ana topları devre dışı kalmasına rağmen, ikincil silahlarıyla kendisine karşı torpido saldırısında bulunan destroyerlere çok büyük hasar vermeye devam ediyordu.

    torpido saldırısından kısa bir süre sonra aksiyona bir başka ingiliz kuvveti daha dahil olup; bu kuvvetin bünyesinde bulunan destroyerler de torpido saldırısı düzenlemeye başladı. aynı zamanda hızı düşen scharnhorst’a yeniden yetişen duke of york ile hms belfast ve hms jamaica tarafından ateşlenen top ve torpido salvoları da bu saldırıların üzerine eklenince scharnhost iyice çaresizliğe düştü. saat 19:15’den itibaren tam yarım saat boyunca, tek başına arı sürüsü gibi kendisine saldıran ingiliz kraliyet donanması ile tek başına savaşan scharnhorst, bismarck ile aynı kaderi paylaşırcasına, tarihin en yoğun top ve torpido ateşine maruz kaldı ve dayanabildiği kadar dayanıp verebildiği kadar yanıt vermeye çalıştı. ancak tüm top mermilerinin verdiği hasardan dolayı bir hurdaya dönen üst güvertede bulunan mürettebat çoktan ölmüştü. almanların şanlı zırhlısı scharnhorst, en sonunda saat 19:45’te burnu tamamen suya gömülmüş halde ve pervaneleri hala döner vaziyette ilerlemeye çalışırken önce ters döndü, sonra da battı. tam da gövdesi sualtına tamamen gömüldüğünde yaşanan devasa bir patlamayla burun kısmı infilak etti. bu olay neticesinde bir efsane zırhlı daha denizin derinliklerine ve tarih tozlu sayfalarının arasına karıştı.

    tarih kitaplarında “kuzey burnu muharebesi” olarak geçen bu savaş, avrupa’da yaşanmış olan son zırhlı düellosuydu ve katılımcılar için tam anlamıyla bir görsel şölen olarak geçen bu çarpışma, aynı zamanda scharnhorst’ta görev almış olan 1968 alman denizcisinden sadece 36 tanesinin hayatta kalabildiği bir kan banyosudur.

    scharnhorst, kendisinden belki de 6-7 kat fazla güçte bir düşman grubuna karşı tek başına savaşmış olmasına, 20’ye yakın torpido ve yüzlerce top mermi tarafından vurulmasına rağmen, tıpkı büyük abisi bismarck gibi inatla savaşmaya devam etmiş ve batmamış, batmak istememişti. bundan dolayı savaşın hemen sonunda, amiral bruce fraser, tüm askerlerine seslenerek scharnhorst’a saygı duruşunda bulunulması emrini vermiş ve bu saygı duruşu sorasında mürettebatına;

    “eğer ki bir gün, içinizden herhangi biriniz, olur da kendinizden sayıca çok daha üstün ve güçlü bir düşmana karşı bir gemiye liderlik etme durumunda kalırsa, tıpkı scharnhorst’un bugün savaştığı gibi savaşmalısınız!” demiştir.

    1942 sonu ile 1943 sonu arasında geçen bu 1 yıllık süreçte, fransız ve italyan donanmalarının savaştan çekilmesine tanık olunmuş, 1943’ün tam da noel gecesi olan 26 aralık’ta scharnhorst’un batmasıyla avrupa’da bir devir kapanmıştı. scharnhorst’un batması, artık en güçlü zırhlının bile, hava desteği olmaksızın limanın 2 kilometre dışına dahi çıkamayacağı gerçeğinin pekiştiği olay oldu. bu durumdan ötürü almanların elde kalan son zırhlı olan tirpitz, norveç’te tek başına kaldığı 1944 başından itibaren, bismarck ve scharnhorst’un açık denizlerde tek başlarına verdiği hayatta kalma ve varoluş mücadelesini, onların aksine, saklandığı yerden devam ettirmek mecburiyetinde kalacaktı.

    avrupa’da zırhlı gemiler çağı, 1943 yılının noel gecesi scharnhorst’un batmasıyla aslında teknik olarak kapandı. ancak pratik olarak tirpitz hala müttefikler için bir tehdit oluşturmaya devam edecek ve ingilizlerin kayda değer bir kuvvetini bu bölgede tutmasına neden olacaktı.

    pasifik’te ise durum tam tersi şekilde ilerliyor ve amerikalıların, muazzam hava savunması desteği ile donattığı, uçak gemilerine gardiyanlık ve sahil bombalama gibi yan görevlerle fonksiyonlarına çeşitlilik katıp maksimum verim almaya başladığı zırhlılarına 4 tane de ıowa sınıfı yeni ve modern zırhlı katılacak, küllerinden yeniden diriltilen uss tennessee gibi eski zırhlılar, pearl harbor’un intikamını alırcasına, denizlerin son dev zırhlı çarpışmasına doğru yola çıkacaklardı.

    bu hikaye ise sonraki yazılarımızda siz saygıdeğer okuyucularla buluşacaktır.

    son olarak bu yazının sizlere ulaşmasında en büyük emeğe sahip büyük beyaz filo kanalının sahibine buradan teşekkürü bir borç bilirim.