şükela:  tümü | bugün
  • “hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm.” bu sözler nikos kazancakis'in mezar taşında yazar. zorba'dan alıntı değil. ama tam da zorba'nın dilinden.

    zorba, dünya edebiyatında en sevdiğim karakterlerden. 1930'larda geçen roman, hayattan pek bir beklentisi kalmamış mutsuz bir yazarın kendini dinlemek için geldiği girit'te geçer. yazar burada kaba saba ama hayata tutkuyla bağlı orta yaşlı bir adam olan alexis zorba ile tanışır. zorba bu dünyanın normlarına ters hayat felsefesini genç yazara kabul ettirdikçe yazarın yaşama bakışını değişime uğratır. “dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. sonuna kadar git be insan.”
    zorba, yazara tutsaklığını gösterir ve aslında zincirlerini kırmanın mümkün olduğunu da: “ hayır, özgür değilsin. senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden biraz daha uzun; hepsi bu kadar. senin, uzun ipin var. gidip geliyor, kendini özgür sanıyorsun.”

    zorba, aslında hepimizin olmak istediği insandır; her şeye rağmen korkusuz insan: “ kırmızı, sarı, siyah yamalarla yamanmış, binlerce ekli ve yamaları kalın sicimle dikildiği için en büyük fırtınalarda bile yırtılmayan bazı gemi yelkenleri vardır. benim kalbim de öyle işte! binlerce delikli, binlerce yamalı ama korkusuz.”

    zorba'yı okuyun. hiçbir şey ummamak, hiçbir şeyden korkmamak, özgür olmak için.

    (bkz: nikos kazancakis)
  • bizlere çok ama güzel öğütte bulunan bir kitap:
    "dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. sonuna kadar git be insan, avara et ve korkma! tanrı baş şeytandan çok, yarım şeytandan iğrenir."
    can yayınları 12. baskı sayfa: 261
  • ege tatilinde başladığım, okumaktan büyük haz aldığım nikos kazancakis eseri. bitmesinden korkup keyfi uzatmak adına yudum yudum içilen fransız şarapları misali, sayfalarında hızlıca ilerlemekten itinayla kaçındığım bir kitap oldu.

    1946 yılında yazılan kitap, ülkemizde 1963 yılında yayımlanmaya başlanmış olup tüm yayınevlerindeki çevirileri ahmet angın tarafından yapılmıştır. girit'te geçen arkadaşlık hikayesini ve kitaptaki yazarın ufkunun zorba sayesinde gelişmesini anlatır.

    okudukça hayatı sorgularsınız siz de. kitabı olay akışı için seçmek isteyenler varsa oldukça sıkılabilir. bu, bir kendini bulma hikayesidir, kişinin aydınlanma evrelerini anlatır. hem yazarın hem de zorba’nın hayat hakkındaki düşünceleri, en küçük şey üzerine bile gelişmiş olsa; sizi de üzerinde düşünmeye itecektir.

    kitap, bana çokça yerinde narziss und goldmund’u anımsattı. hesse’nin bu iki kahramanı gibiydi kazancakis’in kahramanları. hayalperest, içgüdüleriyle hareket eden ve dünyevi zevkler için yaşayan zorba, goldmund’u; kağıt kalem her şeyi olan, içedönük kişilikli yazar ise hayatının hiç bir döneminde kendi iradesiyle güvenli çemberinden dışarı çıkmak istemeyen narziss’i yansıtıyordu. belki de bu yüzden, kitabı ve karakterleri daha çok sevmiş olabilirim.

    --- spoiler ---
    beni ihtiyarlık korkutuyor patron. ölüm bir şey değildir, bir püfff! ve mum sönüverir, ama ihtiyarlık... büyük ayıp bence
    --- spoiler ---

    stin iyá su zorba! ihtiyarlamak istemeyen yüreğinle hep gençsin sen aleksi...
  • eserleri yabancı dillere en çok çevrilmiş olan yunan yazar nikos kazancakis'in unutulmaz eseridir. ayrıca bu eser 1964 yılında michael cacoyannis tarafından sinema filmi olarak yayınlanmıştır.

    eserin en sevdiğim bölümü:

    " ben, dedi, bir şeye özlem duydum mu, ne yaparım bilir misin? bir daha hatırlamayacak kadar bıkıp da kurtulmak için yerim, yerim… ya da tiksintiyle hatırlamak için. bak bir zamanlar çocukken, kirazlara karşı anlatılmaz bir tutkum vardı. param olmadığı için azar azar alıyor, yiyor, yine istiyordum. günün birinde, kızdım mı, utandım mı, bilmiyorum; baktım ki kirazlar bana istediklerini yaptırıyorlar ve beni rezil ediyorlar, ne plan kurdum bilir misin? geceleyin yavaşça kalktım, babamın ceplerini yokladım, gümüş bir mecidiye bulup çaldım. sabah sabah da kalktım, bir bahçeye gidip bir sepet dolusu kiraz satın aldım. bir çukurun içine oturup başladım yemeye. yedim, yedim, şiştim, midem bulandı, kustum. kustum patron. o zamandan beri de kirazlardan kurtuldum; bir daha gözüme görünmelerini bile istemedim. özgür oldum. artık kirazlara bakıp şöyle diyordum: size ihtiyacım yok! şarap için aynı şeyi yaptım, sigara için de. hâlâ içiyorum ama, istediğim anda ´harp´ diye bıçakla keser gibi kesiyorum. tutku bana egemen olamamıştır. yurdum için de aynı şey. hasret çektim, bıktım, kustum, kurtuldum."
    -nikos kazancakis-
  • türk-yunan ilişkileri konusunda bölümler içeren kitaptır:

    zorba: biliyorum, çünkü bunu bana çok bilge bir türk söyledi.

    basil: bir türk mü? sen de bir yunanlısın, ona inandın mı?

    zorba: yıkanmaya gidiyorum.

    basil: türklerin ve yunanlıların hiç konuşmadığını sanırdım. onlar sadece birbirleri ile savaşırlar. sakın, bana hiç savaşa gitmediğini söyleme.

    zorba: böyle aptalca konuşmalardan hoşlanmıyorum.

    basil: ülken için savaşmanın nesi aptalca?

    zorba: patron, özür dilerim ama, bir öğretmen gibi konuşuyorsun. bir öğretmen gibi düşünüyorsun. nasıl anlayabilirsin ki?

    basil: elbette anlayabilirim.

    zorba: kafanla, evet. sen diyorsun ki, “bu doğru, bu yanlış.” ama, konuştuğun zaman… kollarını, bacaklarını, göğsünü izliyorum, onlar dilsiz, hiçbir şey söylemiyorlar.

    basil: bahane yaratıyorsun. bence sen ülkeni kafaya takmıyorsun.

    zorba: benimle böyle konuşma! bak bana! ülkem için senin tüylerini diken diken edecek şeyler yaptım ben! insanları öldürdüm, köylerini yaktım, kadınlara tecavüz ettim! neden? çünkü onlar türktü, ya da bulgardı! işte böyle saçma sapan aptal biriydim ben. şimdi birine baktığımda, herhangi birine, iyi mi kötü mü diye bakıyorum. türk mü, yunan mı zerre kadar ilgilenmiyorum. sonuçta iyi ya da kötü, fark ne? hepimiz aynı şekilde sonlandıracağız bu hayatı: solucanlara yem olarak.
  • zorba, nikos kazancakis’in 1946 yılında yayımlanan, aleksi zorba adında makedonyalı bir adam ile hayata karışmak amacıyla girit’e gidip orada bir linyit yatağı işletmek isteyen entelektüel bir adamın kesişen hayatlarını konu alan romanıdır.

    --- spoiler ---

    hayata karışmak için girit’e gitmekte olan anlatıcı, limanda sırtında santur taşıyan bir adamla karşılaşır. aleksi zorba adındaki bu adam ile bir süre sohbet ederler. “patron” ile zorba, balıkçı kahvesindeki sohbetleri sırasında birbirlerine iyice ısınırlar. patron’un girit’te bir linyit madeni vardır. zorba, her işte çalışabileceğini, patron’a yardımcı olabileceğini söyler ve patron da zorba’yı yanında götürmeye karar verir.

    zorba ve patron yolculuğun ardından girit’e varırlar. orada bir kahveye girerler ve nerede konaklayabilecekleri konusunda yöre halkından bilgi almaya çalışırlar. köylüler ikiliye madam ortans adındaki fransız bir kadının pansiyonunda kalabileceklerini söylerler. zorba ve patron madam ortans’ın pansiyonuna doğru yollanırlar.

    günler geçtikçe zorba, kendini iyiden iyiye linyit işine kaptırır. kontrolü patron’un elinden alır ve bütün işleri yönetmeye başlar. zorba bu sırada madam ortans ile bir ilişki halindedir. yaşlı zorba ile madam ortans iyi geçinmektedirler.

    patron, zorba’dan habersiz planlar yapar. işçiler konusunda daha eşitlikçi bir düzen hayal etmektedir fakat zorba bu planları duyunca küplere biner ve “patron ya kapitalist ol ya sosyalist.” der. zorba, zorba’dan başka kimseye ve eşitlik dahil hiçbir şeye inanmamaktadır.

    patron ve zorba, günlerden bir gün, bir köy evine giderler. evin sahibi yaşlı adam ve karısı, patron ve zorba’ya oldukça misafirperver davranırlar. fakir olmalarına rağmen mutludurlar. zorba, patron’a yaşlı çifti gösterir: “kadın-erkek eşit deyip de bu insanların gözünü açma patron. onları birbirine düşürme, tanrı yok deyip de onların şükretmelerini engelleme.” der ve patron’u dilinin ucuna gelen eşitlik söylemlerini dile getirmekten vazgeçirir.

    bir gün akşam yemeğinde zorba bir anda kalkıp oynamaya başlar. patron, bu duruma şaşırır. zorba, ne zaman sevinse ya da ne zaman üzülse, sevincini, öfkesini, üzüntüsünü oynayarak attığını söyler patron’a. zorba oynarken kendinden geçmekte, yalnızca o anı yaşamaktadır. bu arada patron ile zorba git gide daha da sıkı arkadaş olurlar. zorba, yaşayarak kazandığı deneyimi “kağıt faresi” dediği mürekkep yalamış genç patron’a aktarır.

    zorba bir gün yeni bir linyit damarı bulur ve bu damar için bir geçit kazdırır. işler zorba için iyi gitmektedir fakat bir gün geçit yetersiz destekleme sebebiyle çöker, zorba sayesinde işçilerin hayatı kurtulur. bu esnada zorba kafasında çıkarılan linyiti limana indirecek bir hava yolu tasarlamaktadır.

    zorba hava yolunu bahane edip şehire gider. günlerce ortalarda görünmez. patron, durumu merak etmeye başlar. derken zorba bir mektup gönderir. mektupta genç bir kadınla tanıştığını ve patron’dan malzeme için aldığı paraların bir kısmını genç kadınla yediğini itiraf eder. patron, duruma karşı nasıl bir tepki göstermesi gerektiğini bilmemektedir, sevinsin mi, üzülsün mü, zorba’ya sinirli mi davransın karar verememektedir. zorba’ya “hemen gel.” şeklinde bir telgraf çeker.

    zorba’nın olmadığı günlerde patron kendiyle ve buddha ile başbaşa kalır. bu sırada madam ortans da zorba’nın nerede olduğunu, neler yaptığını merak etmektedir. patron, madam ortans’a bir oyun edip eğlenme niyetindedir; zorba’nın onunla evlenmeyi planladığını söyler yaşlı dilbere. bunun üzerine madam ortans sevinçten havalara uçar.

    birkaç gün sonra zorba tekrar köye döner ve işler yeniden başlar. zorba’nın gelişi patron’u sevindirmiştir ama bu sevincini zorba’ya belli etmek istemez. zorba’nın dönüşü, patron’a zorba’nın çarçur ettiği paraları unutturmuştur. zorba ise şehirden bambaşka bir adam olarak dönmüş, saçlarını boyatmış, adeta gençleşmiştir.

    zorba, yapacakları hava yolu için köydeki manastırın sahip olduğu ormanı satın almak amacıyla patron’la birlikte manastıra gider. manastıra giden yolda akıl sağlığı yerinde olmayan zaharios adında bir keşişle karşılaşırlar. keşiş, onları manastıra götürür. manastırda zorba ve patron keşişlerin dünyevi işlere duydukları özlemi gözlemlerler. zorba, manastıra ait ormanı yarı fiyatına almak için kafasında oyunlar kurmaktadır. bunun için bir gece manastırda konaklarlar. manastırda gece bir cinayet işlenir. bir silah sesi duyulur ve ortalık birbirine karışır. karışıklıktan yararlanan zorba’nın eline bir fırsat geçmiştir ve bu sayede ormanı yarı fiyatına almayı başarır.

    patron’un uydurduğu hikâye yüzünden zorba, madam ortans ile nişanlanmak zorunda kalır. zorba yalandan da olsa yaşlı kadını mutlu etmeyi kendine görev edinmiştir ve duruma ses etmeyerek patron’un kurduğu bu oyunu oynar.

    paskalya günü patron köye iner ve paskalya için yapılan eğlenceleri izler. birden halkın dikkati kiliseye yönelir. eğlence kesilmiştir, herkes kiliseye giden köyün genç dulunu izlemektedir. halk bir anda galeyana gelir ve köylüler genç kadını köyün namusunu lekelediği iddiasıyla linç etmeye başlarlar. olayları gören zorba araya girmeye çalışsa da genç kadının ölümüne mani olamaz. genç dul kadının ölümü zorba’yı derinden etkiler. günlerce konuşmaz ve ağzına lokma koymaz.

    bu esnada madam ortans hastalanır ve yatağa düşer. doktorlar derdine derman bulamazlar ve yaşlı kadın ölür. bu olay, zorba’yı çok üzer ve ilk defa zorba, ölümün soğukluğu karşısında dehşete düşer. köylüler madam ortans’ın öldüğünü duydukları anda kadının evini yağmalamaya başlarlar. zorba engel olmak istese de başaramaz, madam ortans’dan geriye pek fazla şey kalmaz.

    bir gün deli keşiş zaharios, koşarak zorba’nın yanına gelir ve manastırır yaktığını söyler. zorba, bu işe sevinmiş, keşişi öfkeli diğer keşişlerden saklamaya karar vermiştir. keşişi bir süreliğine yalnız bırakan zorba, geri döndüğünde keşişin öldüğünü fark eder. bunun üzerine zorba ertesi gün yapılacak olan hava yolunun açılışı için bir “mucize” planlar. ertesi gün zorba’nın uzun süredir üzerinde çalıştığı hava yolunun açılış hazırlıkları yapılır. kutsama için gelen keşişler, zaharios’un kilisede ölüsünün bulunduğunu, saçlarının frenk rahipleri gibi traşlı olduğunu, bunun bir mucize olduğunu söylerler. bu mucizenin getirdiği coşkuyla hava yolu açılır fakat deneme için gönderilen ilk kütükler tam bir fiyaskoya sebep olur. hava yolu çöker ve etrafa saçılan parçalar keşişleri yaralar.

    nihayetinde patron ile zorba’nın ayrılık vakti gelmiştir. patron, hava yolu fiyaskosuyla sıfırı tüketmiştir. artık girit’te yapacak bir işi kalmamıştır. zorba ile patron ayrı yollara gitmeye karar verirler ve ayrılık gerçekleşir. zorba, arada patron’a mektup yazmaktadır. aradan aylar geçer ve zorba, bir mektubunda evlendiğini, bir mermer yatağı işletmeye başladığını söyleyerek patron’u yanına çağırır fakat patron ne kadar istese de zorba’nın bu davetine olumlu yanıt vermez. yıllar sonra patron, zorba’nın yaşadığı kasabanın öğretmeninden bir mektup alır. mektupta zorba’nın özgür bir şekilde ölümü kucakladığı, son sözlerinde santurunu patron’a emanet ettiğini söylediği yazmaktadır.

    --- spoiler ---

    zorba karakterinin gerçeği ne kadar yansıttığı bilinmese de kesin olan bir şey var ki, zorba kurgusu kazancakis’in ne denli büyük bir deha olduğunu gösterir niteliktedir. zorba, tam bir özgürlük timsalidir. anı yaşayan, duygularını çekinmeden dışa vuran, insanlara da anı yaşamayı öğreten bir karakterdir.

    zorba’nın temsil ettiği bu özgürlük olgusu, kitabın anlatıcısı konumundaki ve adı belli olmayan “patron” karakterini de derinden etkiler. zorba ne kadar kalıplara sığmayan, yerinde duramayan bir adamsa, “patron” da o denli kalıplara bağlı, zorba’nın ifadesiyle tam bir “kağıt faresi”dir. kazancakis’in burada ortaya koyduğu bu düalist bakış, patron’un buddha üzerine aldığı notlarda da tezahür etmektedir. nitekim patron’un zorba’ya bu kadar bağlanmasının altında da, zorba’da gördüğü, buddha gibi büyük düşünürlere has o ışığın yattığı açıktır. kazancakis’in usta kurgusu bu noktada oldukça etkileyicidir.

    zorba, gençliğinde dağlarda savaşmış, bir yere kadar bir “vatan”a bağlanmış ve bir ülküyle yaşamıştır fakat sonra yaşadığı tecrübeler onu hayatı anlık yaşamaya itmiştir. zorba vatansızdır, hiçbir ülküye bağlı değildir ve bu halinden oldukça memnundur. kendinden başka kimseye hesap vermek zorunda değildir. bu açıdan bakıldığında zorba karakteri temel insani özgürlüğün, toplumsal boyunduruğa başkaldırının bir sembolü olarak görülebilir.

    kazancakis’in usta kurgusu mutlaka içinde yaşanmış olaylar barındırmaktadır. her yazar, kendi yaşadığı dönemin toplumsal algılarından ve gördüğü olaylardan etkilenir; ya o olayları eleştirir ya da içinde bulunduğu toplumun ve dünyanın eleştirisini yapmadan sığ bir bakışla yaşanan tüm acıları görmezden gelerek toz pembe bir dünya çizer. şüphesiz ki kazancakis, toz pembe bir dünya çizmekten ziyade, içinde bulunduğu dünyada acıların, haksızlıkların, ölümün, riyakârlığın da olduğunu ve bunların eleştirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. işte tam da burada kazancakis’in “zorba”sı başkaldıran, isyan eden ve eleştiren bir bakış olarak okuyucunun önünde vücut bulmaktadır.

    uzun lafın kısası, zorba’nın dünyası venizelos’un yunanistan’ını, makedonya’yı, girit’i aşmakta, evrensel bir nitelik kazanmaktadır. haksızlığa, üzüntüye ve sevince karşı santuruyla, dansıyla karşılık veren bir adamın hikâyesidir “zorba”. kazancakis’i kastederek “nobel benden çok onun hakkıydı.” diyen albert camus’nün “başkaldıran insan”ı gibi zorba da başkaldırının ve özgürlüğün simgesidir. zorba, bütün bir insanlığın simgesidir. bu yüzden onun manifestosu olarak kabul edilebilecek bu roman, “okunması gereken evrensel kitaplar” rafında okuyucuyu beklemeyi sonuna kadar hak etmektedir.
  • unutulmaz sözler içeren kitaptır.

    "ben, her insanın ayrı bir kokusu olduğuna inanırım. biz bunu anlamıyoruz, çünkü kokular birbirine karışıyor, hangisi senin, hangisi benim olduğunu bilemiyoruz; yalnız havanın pis bir koku yaydığını anlıyor; buna da insanlık adını veriyoruz…"-nikos kazancakis / zorba

    "ne makine şu insan be , içine ekmek , şarap , balık , turp koyuyorsun, iç çekmeleri , gülüşler ve düşler çıkıyor. imalathane! sanırım beynimizde konuşan bir sinema var”

    “tanrı rast getirsin" dedim.zorba düzeltti:“tanrı ters getirsin! şimdiye kadar rastdan hayır görmedik.”— zorba - nikos kazancakis

    "her insanın kendi deliliği vardır; bana da öyle geliyor ki, en büyük delilik, bir deliliğe sahip olmamaktır. "

    ”artık dünküleri hatırlamaktan, yarınkileri istemekten vazgeçtim; şimdi, şu anda ne oluyor, o ilgilendiriyor beni.”

    "hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm "

    "hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm"

    "neydi bu dunyanin anlami? saskindim. amac neydi? erisebilmek icin ne yapabilirdik? zorba’ya bakilirsa, insanin da doganin da amaci sevincler yaratmakti. kimileri bunu ‘bir ruh yaratmak’ diye belirtiyorlar. sonucta ayni seyler bunlar. ıyi ama, neden? ne adina? beden cozulup dagilinca ruh diyebilecegimiz bir sey kalacak mi geriye? yoksa olumsuzluk baharina duydugumuz o sonmeyen ozlemimiz mi gercek olan? hangisi dogru? olumsuz olusumuz mu, yoksa o kisacik yasamimiz boyunca olumsuz birtakim seylerin buyrugunda kalisimiz mi?”— nikos kazancakis - zorba
  • zorba, yunanlı ünlü yazar nikos kazancakis’in olgunluk dönemi ürünüdür..
    ağır ve suskunlukla yüklü geçen karanlık bir dönemin tadı buruk ilk meyvesi.

    “korkmamayı, yaşamı sevmeyi ve ayakta durabilmeyi bana o öğretmişti” diyor yazar. gerçekten de zorba, bir yaşam kılavuzudur.

    özgür ufukların ve özgür insanların simgesidir.

    kazancakis'in bu romanı toplum içindeki zıtlıkların da bir göstergesi aslında.

    hayatını madencilik yaparak kazanan kuralcı biraz da korkak bir adamın karşısına çıkan ters karakterdeki özgürlükçü, kural tanımayan, dilediği gibi yaşayan yaşlıca bir adama rastlamasıyla değişen bir hayat. tutkulu bir dostluk.
    bir nevi hayatın ve özgür bir yaşamın ipucunu içeriyor bu kitap. betimlemeler ve tasvirler çok çarpıcı.

    örneğin romanı okuduktan sonra canım inanılmaz derecede girit kıyılarında köhne bir meyhanede vakit geçirmek istedi. özetle yaşamın tadı, kurallar, kuralsızlıklar, kadınlar, zıtlıklar, dostluk kısaca yaşama dair ne varsa bu kitapta

    bugün nikos kazancakis’in mezar taşında yazılı olanlar, doğrudan zorba’nın ağzından dökülmüş yazgı sözcüklerini andırıyor;

    “hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm.”
  • "güç, patron, çok güç! bunun için delilik gerek, delilik, duyuyor musun? ya hep, ya hiç! ama sende beyin var, bu kadar verdim, bu kadar aldım; kar şu kadar, zarara bu kadar diye yazıyor.yani, iyi bir sahip, her işi sermiyor, her zaman arkayı kolluyor. hayır, ipi koparmıyor rezil, onu sıkı sıkı elinde tutuyor, kaçırırsa mahvoldu demektir zavallı, mahvoldu demektir! ama, ipi koparmadıkça, hayatın ne tadı vardır, söyler misin bana? papatya papatyacıktır; rom değil ki dünyayı altüst etsin!"

    (bkz: nikos kazancakis)
    (bkz: zorba the greek)
    (bkz: aleksi zorba)
  • başyapıt.
    bütün kutsal kitapların toplamı gibi olan ama korkutmayan, aksine mutlu eden eser.
    "çok ihtiyar, doksanlık bir adam badem ağacı dikiyordu. 'ee, dede', dedim, 'badem ağacı mı dikiyorsun?' o, eğilmiş olduğu halde bana baktı ve 'ben, oğlum' dedi, ölümsüzmüşüm gibi hareket ederim.' karşılık verdim: 'bense her an ölecekmişim gibi davranırım!' ikimizden hangimiz haklıydık patron?
    zorba zafer kazanmış gibi baktı bana:
    'haydi söyle bakalım?' dedi.
    susuyordum. iki yol da sarp ve çetindi, ikisi de insanı doruğa çıkarabilirdi. insanın ölüm yokmuş gibi hareket etmesiyle, aklında her an ölüm olduğu halde hareket etmesi, belki aynı şeydi, ama o zaman bunu bilmiyordum daha."
    (bkz: #41131547)
    (bkz: #40745316)
    (bkz: #40611924)
    (bkz: #40553435)
    (bkz: #40572197)
    (bkz: #41160815)
    (bkz: #41161377)
    (bkz: #41161182)
    (bkz: #41161605)
hesabın var mı? giriş yap