şükela:  tümü | bugün
  • bu aralar kendisine iş yeri dışından ulaşamadığım canım badim.
    sosyal medya hesaplarını dondurmuş ve telefonunu kapatmış. ben şimdi kitap okurken kahkaha attığım yerin geyiğini çevirmek için sabah olup işe gitmemizi mi bekleyeceğim sayın zbgk ?
  • sözlük tüm anılarımı attığım dipsiz bir kuyu dedim hep. beş yüz küsur tanım yapmışım biraz da kendimi tanımlayayım değil mi?

    veda için gelen yazar

    nereden başlayacağımı bilmiyorum aslında. sana nasıl veda edilir ki? insan aşkına nasıl veda eder bilmiyorum ben. hiçbir zaman bilemedim. hayatımda birini kaybetmedim ben. sevdiğim birini mezara da koymadım ki, veda nedir bileyim. babaannemi kaybettim 10 yaşında idim kardeşimi kaybettim 7 yaşında idim. onlara veda edebilecek kadar büyük değildim ki. veda nasıl edilir bilmiyorum ben. lakin vedaya geldik işte... söylemek istediğim çok şey var, dinle sana kendimi tanımlayayım.

    yazını yaşamamak için ömründen vermeye razı yazar

    diyorsun ya bana o olmasaydı, olanlar olmasa idi daha kolay olurdu diye. ahh keşke olmasaydı. ben geçen yazı yaşamamak için ömrümden yıllar feda etmeye razıyım. çıksa biri dese ki yazın olanlar olmasın, karşılığında ömründen düşelim, kabul ederim. tereddüt bile etmem. eder miyim hiç? sonunda sana kavuşmak daha kolay olacak, neden edeyim ki?

    yıllardır ağlamadığı kadar son üç haftada ağlamış yazar

    bana ‘’çok kolay ağlıyorsun’’ demiştin ya. yok be gülüm, ben çok kolay ağlamıyorum hiç. olmadık şeylere ağlamışlığım çoktur. yağmur düşmüştü, dizi kanıyordu ‘’çok acıyor dayı’’ dedi ağladım. galatasaray, real madrid’e üçüncü golü attı fakat bir gol yemişti. onu yemese idi real madrid’i eliyordu, buna ağladım. senle ilgili çaresizlikten ağladım ben. keşke daha çok ağlayabilsem... rahatlıyor insan. ama ağlayamayıp 3 haftadır boğazının altında bir yumru ile dolaşmak daha fazla acıtıyor. şimdi de öyle mesela. ahh bi ağlayabilsem ama yok işte boğazıma yumruk yemiş gibi hissediyorum. her şey oraya kadar gelip orada kalmış gibi. ötesi gözlerimden dökülecek gibi ama çıkamıyor işte yukarı.

    değişebilecek yazar

    en çok da buna inandıramadığım için üzgün hissediyorum. sen beni geri iste diye yapmayacağım yoktu ki benim. neden inandıramadım ki seni buna? burada belki bir öz eleştiri yapman gerekmiyor mu sevdiğim? keşke bana sürekli ‘’sen değişemezsin’’ demeseydin. değişirdim be sevdiğim. yaşadığım şehri, hayatımı, arkadaşlarımı, dostlarımı değiştirmeye karar vermişim kendimi mi değiştiremeyecektim? öyle bir değiştirirdim ki ama işte hep vurgun zamanlarda ‘’sen değişemezsin’’ dedin bana…

    sendeki kadar mutlu olmamış yazar

    bu konuda ne anlatsam inandıramayacağım seni. burayı okumayabilirsin istersen, dilediğin zaman geçebilirsin. ben, belki de burayı kendime not olarak yazıyorum. dönüp baktığımda sendeki kadar mutlu olmadım onda ben. fark etmişti zaten. bana yazdığı son söz de o oldu zaten; ‘’ben sana bakmadığım her an, sen beni tanımadan öncelerde en çok nerde mutlu oldu isen oraya çevirdin kafanı…’’
    kız kardeşimin etiketlendiği, senin de olduğun bir fotoğrafa onun yanında bakakaldığım için yanından kovulduğum da oldu, seni telefonuma ‘’aaa’’ diye kaydedip baktığım sonrasında silmeyi unutup yakalandığımda bir hafta süren kavgalarım da oldu. çok yakalandım sana bakarken… her seferinde kapattım üstünü ama işte atamadım, atılmıyormuş.

    sevdiğinin saçının telini saklayan yazar

    o an gelene kadar ben bunu sadece şarkılarda olur zannederdim, çok saçma gelirdi ama işte sevdiğini bir daha görmeyeceğinin düşüncesi adama bunu yaptırabiliyormuş. hani antalya havaalanında bana ‘’istemiyorum’’ dedin ya merdivenlerin orada. sarıldım ben sana. kokunu içime çekeyim dedim. sırtınla omuzların arasına bir saç telin düşmüştü. aldım ben onu. sonra yukarı çıktım, kitap satan bir yer vardı. oradan ufak bir zarf aldım. onun içinde saklıyorum ben onu.

    nerede duracağını bilememiş yazar

    burada çok hatalarım olmuştur. uzakta mı bekleyeyim? yanında mı olayım? sürekli konuşmaya, yazmaya mı zorlayayım? arada ondan bir telefon ya da mesaj mı bekleyeyim? hiçbirini bilemedim. birine bir cevap versem, bir karar alsam ertesi gün tam tersi mantıklı geldi. çevrimiçi olduğunu izlediğim zamanlar oldu. tek fotoğrafına baktığım oldu. bana kutu ile çekildiğin fotoğraftaki tebessüme milyon anlam yükleyip o gün kendimi çok mutlu ettiğim de oldu, ‘’sen neredesin, dışardasın gibi ses geliyor’’ diye sorduğunda ‘’oleyyy beee, önemsiyor beni’’ diye midemin tepetaklak ettiği de oldu. yeri geldi rehberinde kayıtlı olmadığımı öğrenip iştahım kapandı, yeri geldi senin için bir şeyler yapabildiğimi göstermek için en ufak detaylarınla ilgilendiğim de oldu. gel gör ki bilemedim işte nerede olacağımı. oturamadım hayatında bir yere. öyle ayakta kalıp her sarsıntıda sağa sola sendeledim. ya ileri gittim ya geri. lakin her seferinde, her sarsıntıda ileri de gitsem geri de gitsem çok çarptım, çok acıttı.

    çok uzun bir süre olmayacak yazar

    haber almamam gerekiyor, görmemem gerekiyor, bakmayıp aynı zamanda duymamam gerekiyor. yoksa sürekli kanatırım, geçmez. giremem sosyal medyaya, açamam telefonu… bunları yapmak kolay ama sana bakmadan nasıl dururum, bilmiyorum. sana bakarsam görmek istemediğim bir şey görürsem ne yaparım bilmiyorum. sen biliyorsun ama. ben sana yaşattım tüm bunları. söylesene ben nasıl soğuturum? ben sen gibi soğutabilir miyim? soğutamazsam bu kalbi o zaman ne yapmalıyım? kitaba vururum, işe veririm kendimi. bisiklet süremiyorum ama… dün yenikapı’dan döndüm mesela. o neden iyi gelmiyor bilmiyorum. en çok o yardım eder diye umuyordum ama görmeye tahammül edemiyorum. odamda tutmuyorum. balkona çıkardım.

    gidişlerini izlememiş olmak isteyen yazar

    ahhh keşke unutsam bunları ama ne mümkün işte… benim evimden giderken de, 75. yıl caddesinde beni taksiye bindirip evine giderken de, havaalanında vedalaştıktan sonra gittiğinde de hep gidişini izledim. her seferinde de ‘’lan acaba bu son görüşüm mü?’’ diye düşünüp boğazımı düğümledim. bir insan bu kadar çok gidiş izlememeli. yıkım oluyor, toparlayamıyor. bu her aklıma geldiğinde iş yerime geldiğin o günü tekrar düşünüyorum. bana senin, herhangi bir kızın, herhangi bir insanın hayatımdaki gelen en güzel gelişi idi o an.

    ailesinden destek almış yazar

    doğru veya yanlış, annemi bıraksa idim gelirdi sana. yalvarırdı beni affetmen için. öyle dedi çünkü. yalvarırım dedi. babam gelmiş mesela… gördüm diyor onu. çıtı pıtı bir kız diyordu. beni pazartesi uğurlarken ‘’sen kendini affettirmek için her şeyi yap oğlum’’ diyordu. kız kardeşim başkası varken bile ‘’tanışmak istemiyorum, benim favorimi biliyorsun’’ diyordu. onlara açıklamak zor gelecek bana. ne kadar kaçarım yüzleşmekten, bilmiyorum…

    antalya’ya tayin olacak yazar

    offf…
    en kötüsü de bu işte… önünde sonunda geleceğim o şehre. çıkacak çünkü, öyle dendi… vazgeçebileceğim bölümü de çoktan geçtim. pişman da değilim zaten. çok yanlızım çünkü burada. antalya’dan döndüğümden beri evde sadece 3 gece uyuyabildim. sürekli halamda kalıyorum. kafam meşgul oluyor, daha az düşünüyorum. lakin zor be sevdiğim… zorluğu da aynı şehirde olup birbirinden habersiz hayatlar yaşamak…
    kim bilir aynı anda uyanıp bugün çakırlarda kahvaltı yapalım diye karar vereceğiz. sen arkadaşlarınla gidersin mesela. ben ailemi alırım. birbirimizden habersiz aynı yerde oluruz.
    bir gün sen konyaaltı’nda benzinde olursun örneğin. kızlarla oturup muhabbet edersin. ben de kesin bisikletle geçerim akdeniz bulvarından. ama sahile uzaktı değil mi o benzin? göremeyiz birbirimizi. sen sahile arkanı dönük oturmuş olursun ya da… böyle geçer antalya işte…

    küçükkuyu ’da evlilik teklifi düşünmüş yazar

    böyle de bir şey vardı mesela… kız kardeşim ile paylaşmıştım. neden küçükkuyu demişti. ben tüm ilklerimi orada yaşadım demiştim. öyleydi bak. on beş yaşında gittim ben oraya. birçok ilkimi orada yaşadım. ve sana edeceğim evlilik teklifi imkanı yok buradan başka bir yerde olamazdı. bu ilk de oraya ait olmalıydı çünkü. senle birlikte olduktan sonra illaki bir yaz giderdik oraya. gitmeden olur mu hiç? orası benim yeryüzündeki cennetim. zeus altarına çıkardık. bak oraya internetten. gördüğün hiçbir manzaraya benzemiyor. tüm körfez ayaklarının altında... orda yapardım teklifimi. bizim çocuklar falan çıkardı. konfeti falan atarlardı. beraber paylaşırdık o anı. böyle anlatınca basite kaçmışım gibi düşünme. senle ilgili hiçbir konuda basite kaçmayacaktım ki ben. bunu çok güzel şekillendirdim ama işte yazamıyorum, acıtıyor.

    çok çılgın bir hayali kurmuş olan yazar

    bak bunun hayali bile midemde taklalara neden oluyordu ki eğer gerçek olsaydı çıldırırdım lan herhâlde. antalya’dayız… yanımda kızım var. tabiki kız… iki tane dünya tatlısı kız yeğene sahip olduktan sonra erkek isteyemez miymiş insan? isteyemiyormuş gerçekten… evet, kızım var yanımda. muhtemelen lara’da bir parktayız. neden lara? bilmiyorum, hayal bu işte… senle nasıl tanıştığımızı soruyor. ‘’halan tanıştırdı’’ diye geçiştirirdim. ‘’sen onu bırak da gel ben sana anneni nasıl tırnaklarımla kazıya kazıya geri kazandım, onu anlatayım’’ derdim. bire bin katarak anlatırdım. tabi öyle olacak, hayatımdaki en övünülesi başarıyı anlatıyorum. bırak da biraz böbürleneyim değil mi?

    sevdiğine hayattaki en büyük teşekkürü eden yazar

    teşekkürler…
    sen bana tekrar aşık olunabileceğini öğrettin. kim demiş aşk tek seferlik diye. gelsin bir de bendeki seni görsün onu diyen.
    teşekkürler…
    bu dünyada seni de tanımış olmaktan mutluluk duyuyorum desem yerdir. tanıdım, tanıştık, hatırladım, aradım, sordum, gördüm. sana dair ne varsa sevdim. her yerini, her şeyini, her halini her tavrını… sana, aldığın kararlara ne bir kere küstüm ne de darıldım. hayat dediğin işte denizin dibine dalmak ve vurgun yiyene kadar yüzmek gibi ve sen, seninle geçen saatler, günler ve aylar o suyun altında iken nefes alıp verebilmek gibiydi. o derece hayati… o derece keyifli… beni antalya’dan sen uğurladın. beni dünyanın en mutlu insanı ettin. o gün sensiz dönseydim o şehirden, toplayamazdım herhâlde.

    şarkıyla giden yazar

    geldim vedama işte…
    bana o sarı saçlı kızın şarkısını dinle demiştin bundan yaklaşık iki sene önce. unutmadım onu. her çaldığında kanatıyor çünkü… sana dair, seni hatırlatan ne kadar şarkı varsa sildim telefonumdan az önce. neredeyse kalmadı bile. ben de giderken bir şarkı armağan edeyim sana. daha doğrusu şarkı değil, yani şarkı tabi de o şarkının içinde geçen sözler işte. belki sen bulup dinlersin sevdiğim.
    seni sevdim, seni çok sevdim ve seni çok sevmeye devam edeceğim. öyle ki bu sevgiyi unutmamak için duvar da öreceğim. hem etrafımı hem kalbimi taşlaştıracağım. tekrar iyi bir insan olmak mümkündü. ben koştum koştum koştum…

    vega’dan gelsin;

    bir ev vardı, küçüktü belki ve bizimdi.
    odalarda ışık yüzerdi ve bizimdi.
    bir gün hiç doğamadı güneş,
    ve bitti…

    sonra gelen edit: onsuz hayata gidemeyen yazar