kirik masrapa

  • 950
  • 0
  • 0
  • 0
  • 4 yıl önce

abdülaziz bekkine

"istanbul’un mercan semtinde 1895 yılında doğdu.

kazan’dan göç ederek istanbul’a yerleşen ve zengin bir tüccar olan haris efendinin oğludur.

henüz okula gitmeden beyazıt kaptanpaşa camii imamı halil efendiden arapça ve din dersleri aldıktan sonra dârü’d-tedris mektebine girerek buradan mezun oldu.

çocukluk dönemine dair dr. mazhar özman beye anlattıkları şöyledir: "ben 5-6 yaşından itibaren seherden sonra hiç uyumamışımdır. 7-8 yaşlarımda gene seherde kalkar, sabah namazından sonra bahçeye çıkar büyük ağaçlarla dolu bahçede kuşların öterek, 'huu... huu...' deyip allah'ı zikrettiğini dinlerdim. babam bana hiç iş buyurmaz ve yaptırmazdı. iş istediğimde veya yardıma gittiğimde: "benim sağlığımda dinlen evliya, benden sonra çalışırsın!" derdi.
ben de buna üzülür, anneme gider söylerdim. annem de: "vermek isterse kuluna, getirir koyar yoluna..." derdi. sonra hayatta çok gayret ettik ama, en sonunda anamızın sözüne geldik."

onbeş yaşında iken ailesiyle birlikte kazan’a gitti. aslen kazanlı olduklarından orada arazi ve binaları vardı. tabiiyetleri de rusya idi. otuzaltı odalı olan evlerinin çoğu odalarında ilim tahsil eden talebeler barınırdı. öğrenimine bir süre kazan’da devam ettikten sonra buhara’ya geçerek devrin tanınmış âlimlerinden beş yıl dinî ilimleri okudu. babası vefat edince tekrar kazan’a döndü.

1917 sovyet devriminin ardından onaltı kardeşi ile birlikte istanbul’a gitmek üzere yola çıktı. bir süre bakü’de kaldıktan sonra 1921’de istanbul’a ulaştı. hilmi ziya ülken’le akraba idiler. teyze çocukları gibi bir yakınlıkları vardı.
geçimini sağlamak için kardeşleriyle birlikte asmaaltı’nda bakkal dükkanı işletti.

daha sonra dükkanı kapatıp beyazıt medresesine devam etti. bu yıllarda medrese arkadaşı mehmed zahid kotku efendi ile birlikte meşhur nakşibendî-halidî şeyhi ahmed ziyaeddin gümüşhanevî’nin halifelerinden tekirdağlı şeyh mustafa feyzi efendiye yirmiüç yaşında iken intisap etti.

otuzbir yaşında 1926 yılında manevî ilimlerde irşad selahiyeti mertebesine icazetle erişti.

yine aynı yıl gümüşhanevî’nin ramuzü’l-ehadis adlı eserini okutma izni aldı. tarikat silsilesi mustafa feyzi, ömer ziyaeddin dağıstanî ve ahmed ziyaeddin gümüşhanevî vasıtasıyla nakşibendiliğin halidiyye kolu kurucusu halid el-bağdadî’ye ulaşır.

şeyhinin(mustafa feyzi efendi) vefatından sonra uzun yıllar serezli hasib yardımcı efendiden(ölümü: 1949) istifade etti.

abdülaziz efendi irşad izni aldıktan sonra imamlık görevine başladı.
beykoz’da, sonra aksaray’da görev yaptı. imamlık vazifesini daha sonra yazıcıbaba ve kefevî camiilerinde sürdürdü. 1939’da zeyrek’teki çivizade ümmügülsüm camii’ne görevi nakledildi. bu camide onüç yıl hizmet ve görev yaptı.

kanun çıkınca "bekkine" soyadını aldı. bekkine hazretleri, irşad makamına şeyhi abdullah hasib efendinin 15 mayıs 1949 tarihinde vefatından sonra geçti.

hocaefendi çok zengin bir ailenin çocuğuydu. babası mercan’dan bir han satın almış ve çocuklarına vermiş. efendi hazretleri bu handan gelen hiçbir kira gelirini almadı ve dul kardeşlerine bağışladı. kendisi imamlık maaşı ile geçiniyordu. dört çocuğunu bu aylıkla geçindiriyor ve bazen zarfını açmadan kanserli fakir bir ihvanına bu zarfı gönderiyordu.

iki defa hacca gitti. birinci gidişi, 1930 senesinde hiçbir şey almadan, ne pasaport ne de başka bir şey, "ben hacca gidiyorum." demiş ve çıkmış gitmiş. ikinci defa gittiği hac dönüşü hastalandı.

vefatından üç gün önce, nurettin topçu’ya: "lütfen bunlara söyle, hastaneye götürüp beni yormasınlar. şurada üç merdivenim kaldı." demiş. 57 yaşında, 2 kasım 1952 tarihinde vefat etti. fatih camiinde mehmed zahid kotku’nun kıldırdığı cenaze namazından sonra edirnekapı sakızağacı şehitliğine, şeyhi hasib efendinin yanına defnedildi.

nurettin topçu’nun şeyhi bekkine hazretlerinin vefatı üzerine yazdığı yıldırımın huzurunda adlı hikâyesinin ilk cümleleri şöyledir:

"ruhlarımızın önünde yürüyen o büyük varlığı kaybettim. acılarım, zamanın ve kaderin kollarıyla kucaklanmayacak kadar engindi. onun, bende şimdi muamma olan son bakışında melek masumluğu ile ilâhî bir emir birleşmiş gibiydi. hicap ile ihtarın bir bakışta böyle birleştiğini ömrümde görmemiştim. peygamberane sakalının üstünde namütenahiye kolayca dalan mavi gözler de kapandıktan sonra sahipsiz kalmıştım. sanki hakikat ve aşk âleminden atılmış da gölgeler ve yoksul mücrimler dünyasına sığınmıştım."

vefatından sonra irşad faaliyeti imamlık görevini bursa’dan çivizade camiine nakleden mehmed zahid kotku tarafından sürdürüldü. zahid kotku hazretlerini yerine getirten, davet eden yine kendisidir.

abdülaziz bekkine hazretleri son hastalığında: "benim yerime bursa’dan hacı mehmet zahid efendiyi getirin! o bizim tekkemizin en genç halifesidir." demiş. abdülaziz bekkine’nin sadık talebeleri de kotku hazretlerini bursa’dan istanbul’a getirmişler. talebeleri, bekkine hazretlerini kaybettikleri zaman çok üzülmüşler. ilk zamanlar mehmed zahid kotku hazretlerine hemen koşamamışlar. fakat mehmed zahid efendi hazretleri, hanımını da yanına alıp eski ihvanı teker teker dolaşmış. güleryüzüyle yumuşak ahlâkıyla ihvanı kendisine bağlamış.

nurettin topçu ve abdülaziz bekkine hazretleri

sırrı tüzeer, bekkine hazretlerine topçu’nun kendisi ile görüşme isteğini iletir, aldığı cevap şaşırtıcıdır: "kâfiri getir, kibirliyi getirme." "bu öyle değil, altı sene felsefe okumuş, avrupa’da" deyince, "öyleyse getir" diyerek davet edilir.

nurettin topçu, profesör doktor cevat akşit’in imam-hatip lisesinden hocasıdır.

nurettin topçu, bekkine hazretleri ile olan ilk görüşmesini bütün detayları ile cevat akşit hocaya anlatmıştır:

"sultanhamam’daki liseden arkadaşım olan tüccar sırrı tüzeer beye durumumu anlattım. sırrı bey de bunu abdülaziz bekkine hazretlerine söylemiş. bekkine hazretleri de ‘pazartesi günü onu bana getir.’ demiş. tüccar sırrı bey ile bekkine hazretlerinin evine gittik. bize ‘yukarı çıkın’ işareti yaptı ve başındakileri savdıktan sonra yanımıza geldi. yukarıda bir kanepe, aşağıda kılabı var. tozlu bir tahta. ben ise çok titiz bir insanım. elbisem toz olur diye arabaya binmez, okula yayan gider gelirdim. baktım, kanepe tozlu. kenarına iliştim. abdülaziz bekkine hazretleri geldi, o kanepeye oturdu ve: ‘sor bakalım evlat, ne soracaksın?’ dedi. o mübarek zatın sorularıma verdiği cevaplar karşısında ağzım açık kalmış, hayran hayran dinliyordum."

sırrı tüzeer anlatıyor

avrupa’dan dönünce beni buldu. "sırrı çok perişanım, hoca da, papaz da adam aldatıyorlar" , dedi. ben, "bizim hocaları pek tanımıyorsun, dur bakalım", dedim. mütereddit görünüyordu. yolda giderken mütemadi soruyordu, "hoca nerelidir, tahsili nedir?"... "bunları sorma, o sana her şeyi anlatır", dedim. hocaefendinin zeyrek’teki çivizade camiinin bahçesinde bulunan evine gittik. yukarıda bir odası vardı, bizi oraya aldı. siz oturun, dedi, gitti. bir müddet sonra kapıyı tıklattı. açtık, elinde bir tepsi, içinde patetes yemeği, hamur tatlısı, tahin helva ve tahta kaşık. oturduk, hoca anlatmaya başladı. "oğlum biz kazanlıyız" ve devam etti. nurettin’in sorularının cevaplarını bir bir açıkladı. bir taraftan yiyoruz. bunlar konuşmayı derinleştirdi.

avrupa uleması ile bizim ulemayı karşılaştırıyorlar. sonunda hoca, "niye felsefe okudun” diye sordu. nurettin, "hevesliydim" dedi. hoca: "boşuna vakit geçirmişsin, neyse şimdi senede on tane islâm’ı bilen ve tatbik eden talebe yetiştirsen kafi" dedi.

devamını yine topçu’dan öğrenelim

felsefe doçentinin soruları nelerdi?

"[haşa], allah var mı? bu kainat gerçekten yoktan nasıl var edildi? öldükten sonra nasıl dirileceğiz? ahiret hayatı gerçekten var mı?" gibi imana müteallik felsefi sorulardır bunlar.

soruların sahibi topçu, sohbetin devamı hakkında şunları anlatır: "her soruma aldığım cevap karşısında abdülaziz bekkine hazretleri ile öylesine yakınlaşmışız ki, sonunda diz dize, göz göze gelecek şekilde yaklaşmışız. gece saat üç. ben yelkenleri indirmişim. hocaefendinin sorularıma verdiği cevaplar karşısında mest olmuşum. beynimdeki bütün şeytanî sorulara rahmanî cevaplar almışım. öyle güzel tatmin oldum ki, hocaefendiye, verdiği cevaplar karşısında hayran oldum. hiç gitmeyecek gibi böyle gözünün içine bakıyorum, ağzından çıkanları can kulağı ile dinliyorum."

bu sırada abdülaziz bekkine hazretleri topçu’nun arkadaşı sırrı beye işaret ederek: "bu iş tamam, nurettin beyi götür” der.

sırrı bey: "kalk gidelim, sabah oldu" der. "eyvah saat 3 olmuş. niye haber vermedin" diye çıkışır topçu, arkadaşına. sırrı bey: "haydi haydi’" diye çıkar. tam kapıdan çıkacağı sırada dışarıdaki sırrı beye: "haydi dönelim yahu" diye teklif eder topçu. sırrı bey de: "yürü haydi, zaten hocaefendiyi uykusuz bıraktık. bundan sonra çok gelirsin" der.

o günden sonra abdülaziz bekkine hazretleri vefat edinceye kadar nurettin topçu her gün onun sohbetine katılır.

abdülaziz bekkine hazretleri çok seviyeli konuşan, dahi bir insan. hutbede bile az konuşurmuş, ancak topçu, onun söylediği bir kelimeden bile alacağını alırmış.

topçu’nun en yakınındakilere: "en salim yol, nakşilerin yoludur" dediği rivayet edilmektedir.

bekkine hazretleri de topçu hakkında; "çok sarıklı, sakallı ve şalvarlıdan iyidir" diye bahsedermiş.

fırat mollaer, ilk görüşte her iki tarafta da meydana gelen olumlu fikri şöyle açıklamaktadır: "topçu sıradan bir felsefe hocası değil, filozof yapıya sahip bilge bir kişiliktir. belli ki abdülaziz bekkine de cumhuriyet dönemi karikatür dergilerinde yer alan negatif şeyh tiplemesinde tüketilemeyecek, kendine özgü din adamıdır. eğer böyle olmasaydı topçu’nun abdülaziz bekkine’ye bağlanması çok güç olurdu."

bu memleket nasıl kurtulur?

osman n. çataklı bey anlatıyor:

bir gün sohbet esnasında hocaefendiye bir kimse şöyle bir sual sordu:
-efendim bu memleket nasıl kurtulur?
bunun üzerine hocaefendi şunları anlattı:
-rusya'dan istanbul'a dönerken batum'dan bir türk gemisine binmiştik. gemide bilet kontrolü esnasında yaşlı ve fakir bir adamın bileti çıkmayınca, kontrol memuru adama bir tokat patlattı. adamcağız yere yuvarlanıp kaldı. bu durumu kaptan köşkünden gören geminin italyan kaptanı, tokat yiyen adamcağızı yanına aldırttı ve istanbul'a kadar da yanında misafir etti.
işte evladım bu memlekette islâmiyet, dolayısıyla insanlık, insanlarımıza teker teker anlatılmadıkça ve o insanlar da islâmiyeti yaşamadıkça bu memleket için kurtuluş yoktur.

bu hadisenin anlatımı üzerine osman n. çataklı bey şu değerlendirmeyi yapar: “kanaatimizce burada hocaefendi şu hususa dikkatimizi çekmektedir; bir italyan kaptanın yaşlı fakir bir adama karşı gösterdiği olgun ve insanî davranışı, bir türk ve müslüman olan kontrol memuru, islâm'ı bilip yaşamadığı için gösterememiştir. öyleyse insanlarımıza islâm'ın esaslarını iyice tanıtıp anlatmak ve yaşamalarını sağlamak icap edecektir.”

sevenlerinin hatıralarından

prof. dr. orhan okay’ın hatırasından: çivicizade mescidinin arka tarafında genişçe bir bahçe vardı. orada, bir köşede, küçük bir setin üzerinde yetişmiş bir incir ağacı altında, yaz günleri tatlı bir serinlik içinde, küçük cemaat gruplarıyla sohbet ederdi; yahut da evin alt katındaki büyükçe odada. her iki mekan da geniş bir perspektiften süleymaniye camiini görürdü. ben umumiyetle hoca’nın gece sohbetlerine değil, cuma namazından sonrakilere katılırdım. bu konuşmaların teferruatı maalesef hatırımda değil. hatırımda olan, oradan her çıkışımda tarif edilmez bir ruh ferahlığı hissedişimdir.

merhum esad coşan hocaefendi’den

bizim tekkemiz yüksek tahsillilerle ilgili çalışmalarına istanbul'da başlamıştır. rahmetullahi aleyh abdülaziz efendi, ihvanımızın büyüklerini üniversiteye sevketmiştir; "üniversitede kalın, hoca olun" demiştir. o zaman üniversitede kalmak, çok büyük mahrumiyet demekti. dışarıda mühendisin çok büyük itibarı, kıymeti vardı, maaşı yüksekti. ama asistan kaldığı zaman aldığı maaş, memur maaşı idi. düşüktü, dışarının belki üçtebiri idi, belki dörttebiri idi.

abdülaziz bekkine hazretlerinin sözlerini dinleyenler, aza razı olanlar asistan oldular, doçent oldular, profesör oldular; üniversitede talebe yetiştirdiler. dindar talebelerden bir camiamız oluştu, elhamdülillah. rahmetli abdülaziz bekkine hocaefendimiz, genç ve fedakâr müridlerini başlangıçtaki mahrumiyetlerine rağmen, yüksek tahsile ve üniversitelerde hoca olma yoluna sevk etmiş; halefi aziz ve mübarek şeyhimiz mehmed zahid kotku hazretleri de o yetişen kadroları sanayiye, devlete, sosyal ve siyasî hizmetlere yönlendirmişti. böylece tekkemizden yetişen çok kıymetli elemanlar her sahada, herkesin bildiği, nice nice hayırlı hizmetler ürettiler, ümmete nice nice faydalar sağladılar, sağlamağa devam ediyorlar.

haller ve vasıflar

hocaefendi büyücek başlı, sivrice çeneli, mavi gözlü, yüzleri sarıya çalar buğday renkli idi. tenleri beyazdı. sakalları sarı, uzunca ve seyrekçe idi. pazuları kuvvetli idi. bir koyunu rahatça yatırır, keser ve yüzerlerdi. orta boyluydu. genellikle vasıtaya binmezler ve gidecekleri yere yürüyerek giderlerdi. allah vergisi olarak kendileri deha mertebesinde bir zekâya sahipti. hangi meslekten tahsil ve kademeden olursa olsun, onunla konuşup sohbetinde bulunan herkes kendilerinin zekâ ve ilmine hayran kalır ve o zamana kadar böyle bir kimseye rastlamadıklarını kabul ve itiraf ederlerdi. kendisinin medrese ve yol arkadaşı mehmed zahid kotku efendi de bir sohbetinde: "aziz efendi talebeliği zamanında arkadaşları arasında ayrıca zekâsı ile de temayüz etmişti." şeklinde buyurmuşlardır.

cömertliği

aziz efendi yokluklar içerisinde cömert bir insandı. bir şey de kabul etmezdi. en varlıklı bir insan görünümünde idi. zeyrek ümmügülsüm camiinde imam olduğu zamanlarmış. maaşı 19 lira imiş. bu nedenle çocuklarını besleyebilmek için keçi almış, keçilerin sütü ile çocuklarını beslemiş. keçiler üremiş. aziz efendi, her gün hale gidermiş, pazar dağıldıktan sonra atılmış sebze artıklarını bir çuvala doldurur eve getirir, keçilerini beslermiş.

oğlu mahmud bekkine’ye bir gün sorarlar: “babandan unutamadığın bir hatıran var mı?” o da: “belki çok şey var ama ben babamın, halin önünden sebze artıklarını toplayıp çuvala koyup da zeyrek yokuşundan burnu yere değecek kadar aşağı çökmüş vaziyette gelişini bir türlü unutamıyorum” cevabını verir. hocaefendi yemeğini misafir ile yerdi. insanları o kadar çok severdi ki, müsamahası çoktu. mazhar özman beye şöyle söylemiştir: "hastalandığım zaman hep gözüm pencerede oluyor. sevdiğim birisi gelse de iyi olsam."

para meselesi

yine osman n. çataklı beyden dinleyelim:

para meselesinde tahmin edilemeyecek kadar hassas idi. bir zamanlar cami tamire muhtaç hale gelmişti. tavandan kumlar dökülüyordu. bu durum üzerine bir arkadaşımız hocaefendiye namazdan çıktıktan sonra evin kapısında şöyle bir teklifte bulundu: “efendim biraz para toplayalım da camiyi tamir edelim!”

hocaefendinin bu teklife cevabı şu oldu: “bak evlâdım, şeyh efendi (mustafa feyzi efendi) derdi ki: 'para ateştir, ateşe de rufaîler karışır.' bizim para ile işimiz yok. siz işinize bakınız. bir müslüman çıkar camiyi tamir eder.”

bu konuşmadan on beş gün geçmemişti ki, hocaefendi ile oturuyordum. fatih belediye doktoru fuat bey geldi ve dedi ki: “efendi hazretleri ben emekli oldum ve ikramiye aldım. izin verirseniz bu paranın yarısı ile camiyi tamir edeyim, diğer yarısı ile de hacca gideyim.”

hocaefendi bu teklifi uygun gördü. cami para toplamaya lüzum kalmadan tamir edilmiş oldu. cami tamir edilirken fuat bey de hacca gitti ve hacı oldu, döndü.

hocaefendi bir gün bana: “hacı fuat efendi hac'dan dönmüş, ziyaretine gidelim” dedi.

beraber gittik. bir hafta sonra yine bir sabah yanına vardığımda: “hacı fuat efendi vefat etti. gidelim cenazesini kaldıralım” dediler. fuat efendi’nin cenazesinin yıkanmasında bulunduk, kabrine gittik. cenazeyi hacı aziz efendi ile beraber kabre indirdik. ve talkını bizzat hocaefendi verdi. hocamız bize vefalı olmayı, tevekkül ve teslimiyeti, haliyle bir kere daha anlatmıştı.

sohbetlerinden

osman n. çataklı bey anlatıyor: bir gün beraber oturuyorduk. bize islâm'da istikameti anlatmak sadedinde şöyle buyurdular: “iki nokta arasından bir doğru geçer. ikinci bir doğru geçmez. insan doğum ve ölüm arasında bu tek doğru üzerinde yürümelidir. bu doğrunun adı sırat-ı müstakîmdir. allah'ın müslümanlara tarif ettiği tek doğru yoldur. ve müslümanların da ayrılmaması gerekli tek doğrudur.”

biraz durdu ve ilave ettiler: “şayet insanoğlu bu doğru yolda yürürken başında veya ortasında bu yoldan ufak bir açıyla saparsa, zamanla ilerleyerek hedeften çok uzaklara gider ve bir daha hedefe ulaşamaz. bu yol, tek yönlü bir yoldur, geriye dönüşü yoktur. istikametini kaybetmeyen insanlar, bu yolda yüz yüze gelemezler. (tefrikaya düşmezler.) ön arka olarak yürürler. öndekiler güçlü iseler, arkadakileri çekerler. arkadakiler güçlü iseler, öndekileri iterler. yani sırat-ı müstakîmde yürüyen müslümanlar asla karşı karşıya gelmezler. asla tefrikaya sapmazlar. tefrikalar müslümanların istikametlerini kaybettiklerini gösterir.”

sözlerinden

abdülaziz efendi bir gece dostlarıyla sohbet ederken: "bir gün gelir danışacak hocalarınız da bulunmaz, öyle bir günde seçeceğiniz insanda arayacağınız vasıf nedir?" diye sorar. herkes bir şeyler söyler; ancak bu cevaplar onu tatmin etmez.

kendisi şöyle buyurur: "o kimsenin sabrını kontrol edersiniz. insanlarda riyanın karışmayacağı tek vasıf sabırdır. sabır, musibet geldiği an, hiç şikayet etmeden sineye çekebilme halidir. şayet ilk anda feveran eder de sonra sineye çekerse ona sabırlı değil tahammüllü insan denir."

sevgi hususunda şöyle buyurmuşlardır: “dünyada her şeyin bir ölçüsü, tartısı vardır. sevginin tartısı da fedakârlıktır. fedakârlık yapmayanların sevgisine inanılmaz."

inönü’yü tarif ederken: “şahsiyet sahibi, aile babası, fakat gerdeğe girdiği gece serilen seccadeyi ayağı ile itecek kadar islâm’la alakası olmayan bir adam...”

“islâm baştan başa mesuliyet ve mükellefiyettir, ondan kaçamayız.”
“tasavvuf mürşid-i kâmilin dizinin dibinde öğrenilir.”

eserleri

bekkine hazretleri yazılı eser bırakmamışlardır. gümüşhanevî hazretlerinin tasnif ettiği râmuz el-ehâdis [hadisler deryası] kitabını camideki ve evdeki sohbetlerinde, derslerinde talebelerine açıklamışlar, tercüme etmişlerdir. bu sohbetleri, dersleri günü gününe takip eden başta osman nuri çataklı bey olmak üzere, cevat akşit ve lütfi doğan beyler -daha sonra- hicrî 1400. yıla girerken bu notları gözden geçirmek ve ele almak suretiyle bu eserin tam bir tercümesini –bekkine hazretlerine bağlı kalarak- neşretmişlerdir."

devamını okuyayım »
10.01.2011 11:16