• (bkz: üst komşu tolganin eşi)

    tolga ismi bizim apartman için sanki bir ahmet bir mehmet. hem alt hem üst komşumun adı tolga. alt komsularimla samimiyim eşini çok severim sıkıntı yok. ama üst kat tolganin eşi ile ilk kez geçenlerde muhabbet ettik hep sadece selamlasiyorduk. kadınla 2 sene önce -o zaman taşıdılar evi- tanıştık adını söyledi ama ben unuttum. renk vermemek için kadına sürekli "ahaha canim" falan dedim muhabbet ederken. sonra numarasini aldım kaydederken de böyle kaydettim. şimdi bir punduna getirip adını öğrenecegim. stres oldum ya

  • sınırın diğer yakasında ise almanlar sinemayı daha derin amaçlar için kullanmaya çalışmaktadırlar. dulac ve gance gizli duyguları ve geçici duyguları yakalamaya çalışırken robert wiene, fritz lang, f.w. murnau daha çok bastırılmış ve ilkel insan dürtüleriyle ilgilenmekteydiler. çalışmaları zarafeti antitez alan ekspresyonist ressamlar ve tiyatroculardan etkilenen sinemacılar ekspresyonist filmler çekmeye başladılar. otuzdan az olan bu filmler o dönemin en etkili filmleri olarak gösterilir. her ne kadar savaş sonrası olsa da, fransa’nın aksine alman sineması devlet tarafından desteklenmekte ve genişlemekteydi. o dönem romantik realizme rakip olarak çıkan bu akımın mihenk taşı filmi robert wiene’in das kabinett des dr. caligari’siydi. amerika, fransa ve britanya’da çekilen filmlerde gün ışığına yer verilmezken, iskandinavya’da ise tam tersi gün ışığı kullanılıyordu. burada ise üçüncü bir yol olarak setteki duvarlara ve zemine gölgelere direkt olarak boyanıyordu. hikaye düşmanlarını öldürmek için uyurgezerliği kullanan deli bir doktorun hikayesidir. film sinema için esas sorulardan birini doğurmuştur: “filmde gördüklerimiz kimin bakış açısıdır? eğer seyircininse, karakterlerin davranışları rüya gibi ya da delice olabilir ancak ortam natüralist olmaya devam etmelidir çünkü seyirci deli değildir. ancak her şey objektif, olanı biteni görebilen bir anlatıcınınsa, bu anlatıcı dünyayı çarpıtılmış olarak görmeyecektir”. bu açıdan bakıldığında atmosferin çarpıklığı sadece karakterin mental durumuyla açıklanamaz, filmin kendisi ve onu yaratan bozulmuş toplumun kendisidir delirmiş olan. delilik teması yenilikçi alman sinemasında o dönemde yaygındır. fritz lang’ın dr. mabuse der spieler isimli filminde doktor filme aklı başında başlarken filmin sonunda delirir. caligari gibi mabuse da 1920’ler almanya’sındaki ahlaki çöküşü ve hukuksuzluğu eleştirme niyetindedir. fritz lang’ın metropolis’i ise sessiz sinema döneminin en ikonik filmidir. karmaşık toplumların kuruluşu hakkında olan film işçiler ve otoriter sanayiciler arasındaki çatışmalarla ilgilidir. star wars, blade runner, batman gibi filmlerin hepsi metropolis’ten etkilenmiştir. alman sessiz sinemasının son harika örneği ise murnau’nun sunrise isimli filmi. f.w. murnau bütün sessiz sinema döneminin belki de en yetenekli yönetmenidir. sanat ve edebiyat okumuş murnau sinemadaki yerini nosferatu adlı vampir filmiyle kazanır. sunrise diğer 1920’ler filmleri gibi şehir ve kırsal arasındaki zıtlıklar üzerinedir ve bir aşk üçgeni hakkındadır. caligari’nin dışavurumculuğu gibi, eğik duvarlar ve tavalar karakterlerin çarpık bakış açılarını yansıtır.

    biraz daha doğuya, bu sefer rusya’ya, romantik realizme açık bir şekilde karşı çıkan son ulusal sinema hareketine gidiyoruz. 1924-1930 yılları arasında kurgunun izleyicide düşünsel tepkiler yaratmasından büyülenirler. daha önceki, continuity editing, reverse shot, gibi teknikleri reddederek olay örgüsünde ya da hikâyede birbiriyle alakalı olmayan çekimleri birleştirirler. teorileri şudur : birbiriyle alakası olmayan kareleri gören seyirci politik ya da simgesel seviyede bu sahneler arasında bir bağ kurmaya zorlanacaktır ve bu düşünce süreci sinemayı işçi sınıfının tabi olduğu şeyin doğasını anlamakta en ideal yol olacaktır. devrimden sonra bolşevikler, prolaterya diktatörlüğünü yerleştirerek toplumsal hayatı yeniden düzenlemektedirler. sinema her ne kadar hemen devlet kontrolü altındaki bir endüstri olmasa da lenin’in dediği gibi bütün sanatlar içinde sinema onlar için en önemlisidir. sovyet sineması 1924’ten sonra moskova film okulundaki bir beyin takımıyla deneysel bir hal aldı. lev kuleshov deneysel sinemayı yeni sosyal düzene uygun hale getirmeye çalıştı. leninist reformaların, alkolizm karşıtlığınıni yeni hükümet programlarının propagandası yapılır. o dönemde lenin, griffith’in ıntolerance filmini görür ve sinema tarihçilerine göre o 10 yıl içerisinde sovyet sinemasındaki önemli filmlerin hepsi ıntolerance’ın etkisindedir. kuleshov deneysel bir çekimde aktöre hapisteki aç bir karakter bir kase çorba verileceğini ve bunu yüzünde yansıtmasını söyler. sonra aynı aktöre hapisten salınıverdiğini ve kuşlara ve bulutlara baktığını söyler. seyircilere bu iki surat ifadesi de gösterilir fakat kimse ikisini birbirinden ayıramaz. ona göre bu oyunculuk bir düşünceyi göstermekten acizdir, o zaman bunu kurgu başaracaktır. film okulundaki beyin takımının fikirlerini yansıtan ilk film sergei eisenstein’ın strike isimli filmidir. sovyet sinemasının ilk devrimsel filmidir. daha sonra yine eisenstein’dan battleship potempkin gelir. filmin en meşhur sahnesi odessa merdivenleridir. isyan eden denizciler ve halk ile ordu arasındaki çıkan çatışma bu merdivenlerde gerçekleşir ve filmin zirve yeridir. sahne askerlerin ilk ateşi açıp bir çocuğu öldürmesi, merdivenlerde yürüyüşe geçmesi, gözlüklü suratından yaralı yaşlı bir kadın, bebek arabasının merdivenlerden inişi, çocuğu ölmüş bir annenin merdivenlere çıkışı gibi birçok çekim içerir. sıradan amerikan filminde ortalama çekim sayısı 700’ken bu filmde 1300’dür. kuleshov’un diğer öğrencisi ise vsevolod pudovkin’dir. bir grev sırasında oğlunu polise ihbar eden bir annenin hikayesini anlatır mother’da. pudovkin ile eisenstein arasında ise bir rekabet vardır. eisenstein’ın farklı kamera açılarıyla anı sahneyi gösterdiği kurgu şeklinden farklı olarak pudovkin müzikal bir biçim kurar filmlerde, allegro-adagio-allegro (ki ben bunun ne olduğunu bilmiyorum). mother çokça close-up içerir, yer yer gerçek insanların porteleriyle birlikte.

    1924’te anarşist sanat hareketi dadaizm sinemaya girer. rene clair, francis picabia’nın bale gösterisi için entr’acte isimli kısa bir film hazırlar. ilk önemli dadaist filmdir. deve, top, balon kadar büyük kafalı oyuncak bebekler içerir. soyut animasyonlar yaptıktan yıllar sonra walter rutmann ise büyük şehrin nabzını tuttuğu berlin, die symphonie einer grosstadt isimli filmi çeker. dönemin en etkili deneysel filmi olmakla kalmaz, aynı zamanda en uzunudur da. berlin’in gün doğumundan batımına kadar yaşadığı hareketliliği, ritmi, tekrarı anlatır. o dönemin adı çıkmış filmi ise un chien andalou’dur. rüyalar ve akıldışı imgelerin vurgulandığı sürrealizmden etkilenen luis bunuel, daha sonraları sürrealist hareketin önemli sanatçılarından olacak salvador dali ile bu filmi çeker. bir çiftin ayrılışı ve tekrar birleşmesi hakkındaki filmde bir gözün jiletle kesilmesi, elleri karıncayla dolu bir adam, ölü eşeklere bağlı piyano gibi absürd sahneler içerir.

  • çoçukluğumuzun sakızı.şimdilerde az bulunur ama bulununca almadan edilemez. sonra da bir gülümseme oturtur insanın yüzüne böyle en saf çocukluktan kalma. çocukluk arkadaşıdır ayrıca*

  • küçükken herhangi bir şey (atıyorum dondurma) için ağladığımda annemden gelen yanıt da bu kategoride olmalı:

    "dondurmacılar ölmüş oğlum".

    ah anacığım, fakirliğin gözü kör olsun ama sen hep iyi ol e mi. sen olmasan kime ağlarım ben. kaç yaşıma geldim, sadece sana ağlayabiliyorum yine, başkaları önemsemiyor bunu çünkü.