• paskalya şenliklerinde herkes yanında getirdiği genelde kırmızıya boyadığı yumurtaları tokuşturur.
    yumurtanın kırılması dirilişi sembolize eder. yumurta tokuşturmak isteyen kişi "bırrrıışş" diyerek bir nevi meydan okuyarak karşısındakini yumurta tokuşturmaya davet eder.

  • bu yarışmada sadece kilolu olduğu için sürekli aşağılanan, dışlanan ve başarısız görülen bir kadın var. erkek olsa durumun bu şekilde olmayacağına eminim. ama sadece şişman ve kadın olduğu için bu tavır mazur görülüyor. kaldı ki kilolu olmasına rağmen atletik bir yapı gerektiren birçok oyunda takımındaki bütün kadın yarışmacılardan daha iyi performans sergiliyor.
    bütün aşağılamalara hakaretlere susuyor, cevap vermiyor. bu suskunluk olgunluğundan mı kaynaklanıyor, yoksa zaten bu tavra hayatı boyunca alıştığı için kendi de mi normalleştirmiş emin değilim ama biri buna dur desin lütfen, benim içim eziliyor bu tavrı gördükçe.
    bütün pislikler nasıl tek toplumda birleşmiş, biz de ne şanssız insanlarmışız da bu toplumda yaşamaya mahkum edilmişiz düşünüp düşünüp üzülüyorum..

  • en fenasını guitar hero oyununda yediğim ayar. oyunda pek tecrübem yok, bir elin parmaklarını geçmez oynamam. neyse arkadaşlarla gidiyoruz arada bu oyuna, yalnız gittiğimiz mekanda müthiş güzel bir kız çalışıyor. sadece bu kızı görmek için oynamaya gelen var aramızda o derece. ben bi önceki gün easy'den medium'a geçtim diye kendi gitarımın zorluk derecesini medium'a çıkardım nasıl olsa çalıyorum diye, neyime güveniyorsam artık. başladık oynamaya arkadaşlar takır takır çalarken ben batırıyorum sürekli. 4-5 notadan bir tanesine basabiliyorum sadece. en sonunda her başarısız oyuncunun verdiği tepkiyi verdim: '' bu bozuk ya, çalışmıyor !'' değiştirelim bu gitarı dedim. arkadaş seslendi stüdyodan, derken o müthiş güzel kız geldi: "buyrun sorun nedir?" dedik 'bu gitar çalışmıyor değiştirmek istiyoruz.' 'ben bi bakayım' dedi. aldı eline gitarı, zorluğu en yüksek seviyeye getirdi. tam olarak hatırlamıyorum ama benim çalamadığımdan oldukça zor bi parçayı açtı başladı çalmaya. ama nasıl çalmak. tek bir nota kaçırmıyor. arkadaşlar bi bana bakıyor bir de ekrana. ben boncuk boncuk terliyorum. kız da durmuyor hala çalıyor; o çaldıkça ben terliyorum ben terledikçe o döktürüyor. kız şarkıyı bitirene kadar hatasız çaldı. gitarı uzattı bana kayıtsız bir ifadeyle: "ben bunda bir sorun göremedim?" benim artık kafamdan duman çıkıyor, yüzüm kızarmış domates gibi. sessizce aldım gitarı. o günden sonra bi daha gidemedim oraya. masa tenisi oynuyorum artık, daha eğlenceli zaten.

  • aile hekimi değilim. inanın kaç para maaş aldıklarını da bilmiyorum. doktorum. ortalama bir aile hekiminden çok daha yoğun bir çalışma tempom var. muhtemelen aile hekiminin kazandığı para kadar para kazanıyorum. aile hekimi de olabilirdim. kendi tercihim sonucu bu durumdayım.

    gelelim bu yazıyı yazma sebebime. kendi çalışma şartları kötü diye kendinden daha iyi çalışma şartlarına sahip kişilerin haklarını aramasına bok atan adamları bir türlü anlayamıyorum. adamın derdi daha iyi duruma gelmek değil. iyi durumdakiler kendisi gibi kötü duruma düşsün istiyor.

    sözleşmeleri yapılırken ortada olmayan nöbet mevzusunun aile hekimlerine dayatılması ile ilgili konuda bile adamların aldığı maaşlara laf söylemişler. şu kadar okuyorlar bu kadar okuyorlar mevzusuna çok fazla dalmak istemiyorum. sadece o küçümsenen aile hekimi ünvanının nasıl alındığını söyleyeceğim. lise mezunu herhangi bir türk vatandaşı şu an ben aile hekimi olmak istiyorum dese ve hiç takılmadan bütün basamakları atlasa 1 yıl öss'ye çalışıp tıp fakültesi kazanma, 6 yıl tıp fakültesi, (belki de en zoru bu ama tusu ilk girişte kazandığını varsaydım) 3 yıl aile hekimliği uzmanlığı derken 10 sene sonra bu hakkı elde edebiliyor. (aile hekimliği uygulamasına ilk geçildiğinde mevcut hekim açığını kapatmak için 3 yıllık eğitim eksikliği seminerler kurslar vs gibi şeylerle kapatılmaya çalışıldı. pratisyen hekimlerin bazıları yeterlilik alarak aile hekimi oldu. ancak uzman değiller.) madem ki sen bu adamların aldıkları maaşın çok olduğunu düşünüyorsun buyur, önünü kesen yok. eğer senin kafandaki adamlar yüzünden çalışma şartları bok edilmezse ve o küçümsediğin basamakları takılmadan geçebilirsen 10 yıl sonra o küçümsediğin işleri yaparak, çok konuştuğun maaşı almaya hak kazanabilirsin.

    o kadar eleştirdiğiniz, işçiyle, madenciyle kıyasladığınız maaşı, fiziksel olarak işçi kadar çok çalıştığı için değil 10 yılını o şekilde harcayabilen ya da daha doğru bir deyişle harcamaya hak kazanan sayılı kişilerden olduğu için alıyor zaten bu adamlar. benim babam işçiydi. kendisiyle her zaman gurur duymuşumdur. yaptığı işi küçümsemediğimi anlatabilmek için babamı örnek veriyorum. hayatının 30 yılı boyunca yazın sıcağında da, kışın karında da afedersiniz eşşek gibi çalıştı. ama yaptığı işi türkiye'de işsiz dolaşan adamlar 2 hafta içinde çözüp ömür boyu yapabilirler. yaptığı işin karşılığı olarak aldığı maaş az mıydı? evet azdı belki ama babam o işi yapmasa o işe talip olacak milyonlar bekliyordu sırada. maaşına bok attığınız doktorun yaptığı işi yapabilecek eğitimi almış, o donanımda insan sayısı türkiye şartlarında en azından bi 5-10 yıl daha yetersiz seviyede olacak. yine küçümseme amaçlı söylemiyorum. ilkokul mezunu kuzenim evlere temizliğe giderek geçimini sağlıyor. evin büyüklüğüne göre en az 80 lira para alıyor. daha fazla isterse biliyor ki aynı işi kendisinin yerine yapabilecek birileri bulunabilir. şimdi eleştiren arkadaşlara sorum şu; yerine o nöbeti tutabilecek donanımda birisi yokken ve bu paraya muhtaç değilken bu adam tatil gününü 61 lirayla neden değişmek istesin? kaldı ki aile hekimleri sözleşmeli personeller ve sözleşmeler yapılırken nöbet diye bir şeyden bahsedilmiyordu kendilerine. buna itiraz etmek hakları. özel sektörde çalışanlar için şöyle örnek verelim. sözleşmeyi imzaladıktan sonra sözleşmede yazmayan bir işi sizden komik bir ücret karşılığı yapmanız beklense hiç itiraz etmem diyen birisi çıkar mı?

    hükumetimiz de bu sorunu aşmak için uğraşıyor. adım başı tıp fakültesi açıp, olması gerekenin 2-3 katı kontenjan doldurup bir an önce sağlık sektöründe ucuz iş gücü elde etme amacında. iyi yetişmiş, donanımlı doktorlar mezun etmek yerine "doktor olsun da çamurdan olsun bir şey olursa halkın önüne atarız" mantığıyla hareket ediyor. kendi iyiliğinden çok başkasının kötülüğünü isteyen zihniyet de buna alkış tutuyor.

    doktorlar sağlık sistemi ile ilgili şikayetlerini ilk defa dile getirmiyorlar. ama entry'nin ikinci paragrafında bahsettiğim zihniyetteki adamlar yüzünden muhtemelen bu ses yükseltme de sonuçsuz kalacak. ama insanların göremediği şey şu. bu adamlar türkiye ortalamasında belli birikime, zekaya, donanıma sahip adamlar. 80 milyon kişinin olduğu bir yerde aç kalmaz bir şekilde yollarını bulurlar. olan yine kalitesiz sağlık hizmetine mecbur bırakılan halka olur. parası olan elindeki parasından, parası olmayan kalitesiz sağlık hizmeti nedeniyle sağlığından olur. söyleye söyleye dilimizde tüy bitti. mesela bir kaç ay önce benzer bir şey yazmıştım. buyrun

  • iki-uc hafta evi hic supurmeyip sonra temizlik esnasinda elektrik supurgesinin yerden cektiklerinin borudan gecerken cikardigi citirtilari keyifle dinlemek.

  • 6 yaşında göz kanserine yakalanan, 4 yasinda losemiye yakalanan el kadar bebeleri "kul hakki yemek" ile suçlayabilen şahsiyet. hayvanlarin da kansere yakalandigindan ayrıca bihaber.

    elhamdilillah müslümanmis. çocuğunu da ensara ver bari oldu olacak.

    edit: hesabini aktrollere satmis diyolar. oyle ise bilemicem, eskiden boyle degildi bu adam hatta tarzi bu degil. bunu yazan kişi hem müslümanım diyor hem de kul hakkı yiyenler allah katında değil bu dünyada cezalandırılır diye islama yeni bir şart getirmeye çalışıyor. entry absurd çünkü şahsen tanıdığım tüm kanser hastaları gariban kimseler idi. kul hakkı yiyenler 100 yıl yaşıyor. acı patlıcanı kırağı çalmazmış diye nenelerimiz boşuna dememiş. fakat her iki görüş de yanlış, carl sagan'in kaos teorisi doğru. evrende her şey rastgele oluyor. sorry to break the news.

  • çocuk ya da ergenlerden oluşan bir sınıfta hiyerarşinin nasıl kurulduğu yere düşen paltolardan da belli olur. şimdiki durumu bilmem ama eskiden sınıfın arkasında upuzun bir kanca sırası olurdu, yaklaşık 40 kişilik filan. işte sabah giren çocuk buraya paltosunu asar. fakat bu paltolar bazen orada cereyan eden itişmeler şakalaşmalar nedeniyle asıldıkları kancadan kurtulur ve yere düşer. bu aşamadan sonrası dikkatle izlenmelidir. eğer düşen palto sınıfın popüler ve güçlü kuvvetli çocuğunun paltosu ise oradaki çocuklardan biri hemen paltoyu kaldırır ve yerine asar. ama sınıfın önemsenmeyen ya da taşak oğlanı olan veyahut silik birisine aitse bu palto? o çocuk görene kadar bir gelişme olmaz. hırgür bittikten sonra çocuk gider kendi paltosunu kendi asar. böylece sınıf içindeki pozisyonunu da bir kez daha öğrenmiş olur. insan davranışının en saf hallerini görebildiğimiz çocuk davranışlarından sıradan bir ayrıntıdır aslında bu.