• alman filozof jürgen habermas’a göre modern toplum kollektif bir biçimde geleneklerimizi mantık süzgecinden geçirerek eleştirme özelliğine sahiptir. ki bu sadece modern toplumlarda yoktur, ancak en göze çarpan değişimler modern toplumlara aittir. çünkü yönetim biçimlerinin odağının saraydan topluma doğru kaydığı ve toplumun bu noktada daha fazla güç elde ettiği 18.yy‘da kahvehaneler gibi devletin kontrolünün dışında birtakım mekanlar ortaya çıktı. bu mekanlar habermas’ın tabiriyle ‘’kamusal alanlar’’ olarak adlandırılır. bu kamusal alandaki büyüme ayrıca devletin sorgulanabilirliğinin artması anlamına da geliyordu. habermas ayrıca kamusal alanın 1789 yılındaki fransız devriminin tetikleyicisi olduğunada inanıyordu.

    kamusal alanlar büyüdükçe beraberinde insan haklarını ve demokratik olarak seçilen yöneticilerin artmasını da getiriyordu. ayrıca adil olarak yargılanabileceğiniz bağımsız mahkemeler de kazanımlardandı. zaten bizi modern yapanda sahip olduğumuz bu kavramlar değil mi? peki neden artık bu sistem kendini besleyebilen bir oluşum olmaktan çıkıp tam tersi, sahip olduğumuz tüm kazanımların yavaş yavaş erimesiyle karşı karşıya kalıyor? bu noktada medya devreye giriyor. herkesin evinde izlenebilecek ya da herkesin satın alabileceği ve insanların büyük kısmının maruz kaldığı yayın organlarında aydın insanların karşılıklı tartışmaları, fikir yürütmelerimi hakim yoksa ünlülerin bomboş dedikoduları, abartılı ve manasız diziler mi? bence ikincisi. haber bültenlerine girmiyorum bile. bunun sebebi toplumun bunu istiyor oluşu değil, yanlış yönlendirilmesi. büyük şirketlerin bu yayın organlarına sahip oluşu kaliteli içerik eksikliğine sebep olan şey. ki değişiyor. kamusal alan burda da devreye giriyor ve bundan şikayetçi olan insanlar kaliteli bir şeyler yapmaya çalışıyor. ama en nihayetinde toplumun büyük kısmı eleştirel ve rasyonelden çok düşünmeyen ve sadece tüketen bir kişiliğe bürünüyor ve kendi içinde kabuklaşıyor. kamusal alanda kabuklaşan kitlelerle baş edemiyor. zira kamusal alanlarda artık özgür değil.

    nerden başladık? geleneklerden. gelenekler kısa zamanlarda oluşan veya değişen şeyler değil bir alt yapı gerekli. peki neden değişmesi ya da daha doğru bir tanımla modernleşmesi gerekiyor? bunun sebebi geleneklerin bizim hayatta kalıp daha iyi nesiller yetiştirmemize olanak sağlaması. yani insanlar çevresine adapte olabilmek için bunları geliştiriyor. peki bu çevre denilen şey ne ve hep aynı mı kalıyor? çevre demek toplumsal veya kişisel bazda etkileşimde olduğumuz her şey. bir ülke, doğa, veya apartman komşularımız vs. her şey yani. ve bir gerçek var ki bunların hepsi değişim içerisinde. yani hayatta kalmak için etkileşimde olduğumuz her şey değişiyor. bunun sonucunda da geleneklerimizin değişime ayak uydurması gerekiyor. geleneklerimizi değiştirme gücüde akıldan geliyor. pek tabi bu akında kullanılması gerekiyor; özgür bir biçimde. kamusal alanlar tam olarak burda devreye giriyor: aklın özgür kullanımı. rasyonel ve eleştiren bireylerin değişimleri domino taşı gibi etkilemesi için diğer etkilenen bireylerin de değişime açık olması gerek. kabuklaşan toplumlarda değişim büyük çaplı olamıyor tabi. toplumun bir kısmı daha iyi olurken büyük kısmı gerilemeye başlıyor ve uzun vadede üretemeyen ve derdi onun bunun derdine dönüşen toplumda akılsız bir biçimde tüketiyor. kırmak mümkün mü? mümkün. kolay mı? hayır. demokratikleşmeye ve özgürce hareket edebileceğimiz kamusal alanlara ihtiyacımız var. her kesime hitap eden ayrı birer kamusal alana sahip olmamız gerek. var mı? var. yeterli mi? hayır. halk kütüphanelerinde bile tek kalemden yazılmamış kitap bulmak zor. bu da gelişimi toplumsal düzeyden çıkarıp kişisel baza indiriyor ki bu başlı başına ayrı bir sorun. naçizane toplumların düşüşüne sebep olan zincirleme etkilerden biride budur. muhafaza etmek bu değil. suçu başkasına atmaktan çok kendimizde aramaya başlasak bu ve bunun gibi zincirleri kırmak için sağlam bir adım atmış oluruz.

    edit: habermas düzeltmesi için earendill’e teşekkür ederim.

  • sanıyorum yeryüzündeki koca sahibi tek kadın. bu kadar abartmasının başka bir açıklaması olamaz çünkü. iki lafından biri kocam da kocam. allah sana bağışlasın bacım ne diyelim.

  • ayrılığa dair en önemli bilgi, ayrıldığımız kişiyi bir daha göremeyecek olmamız. bu bilgiyi şiddetle inkar etmemiz, ayrıldığımız kişiyi, birlikte olduğumuz zamandan bile daha büyük bir arzuyla sevmemize neden oluyor.

    giden insanla vedalaşmak, dakikalarla sınırlı bir acıyken, onun zihnimizde varolan haliyle vedalaşmak daha farklı ve uzun süreli bir travma. ayrılık anının üzerini örtüp, gerçekleşmemiş gibi kişinin hatırasını yaşatmak, zihnin o insanın artık hayatında olmadığı gerçeğiyle yüzleşmesine engel oluyor.

    insan, "birlikte buraya giderdik" diye, aynı yerlere gitmeye devam eder. "şu filmi çok severdi" diye, aynı filmi defalarca tekrar izler. giden kişinin yerine, zihninde onun kopyasını yaratır ve onunla yaşamaya devam eder. böyle yaşamaya devam ettiği sürece, gerçek bir vedalaşmanın külfetinden kurtulduğunu düşünüp mutlu olur.

    bir gün uyanır. yaşama yeteneğini kaybettiğini ve yaşayan şeylere karşı duyarsızlaştığını farkeder. vedalaşmayı tamamlamadan hayatını sürdüremeyeceğini anlar. başarılmış bir vedalaşmanın ardından, insana kalan duygunun saudade olduğunu düşünüyorum.

  • telefonda veda etme kısmını çözememiş babalar yüzünden telefonun ne zaman kapanacağının belli olmadığı konuşmalardır. örneğin;
    -iyi misin oğlum bişey lazım mı bi ihtiyacın var mı?
    --iyiyim baba yok saolasın, sen nasılsın?
    -tamam.
    --ne var yok ne yok baba iş güç nasıl?
    -...
    --baba?
    -dıt dıt dıt.

  • ankara - 60 evler civarı - dayak.

    çok pis vuruyor vicdansızlar. 10-kişi 20 kişi dalıyorlar. gören geliyor, gören geliyor.

    edit: başlık başıma kalmış iyi mi?

  • lisedeyken, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen, okul hatıralarında her daim adı geçen, kankam diye seslendiğim, öğretmenden bile beraber tokat yediğimiz, sıra arkadaşım, can yoldaşım, dost bildiğim, sinan isminde bir arkadaşım vardı. liseden mezun olduğumuz yıl trafik kazasında kaybettik kendisini. çok acı bir ölüm yaşadık. cenaze evinde annesinin ve babasının bana, kendi oğullarıymışım gibi sarılışını asla unutamam.

    sinan bir ara hırka almıştı kendisine. üst kısmı açık gri, alt kısmı ise koyu gri olan, bu iki gri geçişin arasında ise üç tane beyaz çizgi vardı. çakma adidas hırkalı diye dalga geçerdim hep.

    bugün sinanın babası dükkanın önünden geçti. 20 yıl sonra ilk kez gördüm. tanımadı beni. ağzı hareket halindeydi. sanırım dua ediyordu içinden. ve üzeride sol kolunun bir kısmı delinmiş olan rahmetli sinan’ın hırkası. kahroldum. babasının hala acı çektiğini düşündükçe ve kendi oğlum aklıma geldikçe iyice kahroldum.

  • "sokak köpeklerini zehirlemeli yoksa bu iş bana kalacak" diye hakaret ve tehdit suçu işleyen bir apaçinin internette hakkında yazılanlara dava açması. valla kafası çalışmıyor hiç.