hesabın var mı? giriş yap

  • türkiye'ye getirdiği adamlar:

    2010 şampiyonlar ligi finali / man of the match : wes sneijder
    2012 şampiyonlar ligi finali / man of the match : didier drogba

    şöyle bir tablo yani.

    bak şimdi batak oyunu vardır bildin mi? ''yan batmak'' diye bir tabir vardır, yandan batmak da derler; fazla el alırsın yandan batarsın. şimdi ben koyu bir fenerbahçeliyim, o kadar çok kıskandım ki, kıskançlıktan yan battım. yani kıskanamadım bile amk. kıskançlık eşiğimin üstünde bir iş çünkü bu. ne bileyim cambiasso gelse kıskanırdım, ne bileyim forlan'ı falan dahi kıskanırdım. bu ne len? kıskanamadım bile! işte o denli iyi bir iş çıkardı bu adam.

  • her icraatı için her yerde hesap sorabiliyorsunuz. şeffaf adam.

    dışarıdan bakınca olaylardan bihaber sanıyorsunuz ama öyle değil.

    "sabri üçlü cektirince iyi melo cektirince mi kötü" çatoooonk diye geçirmiş.

    "engin takım oyuncusu değil. neden kadro disi olduğunu demeçlerinden görebilirsiniz" çatırt.

    "hala futboldan anlamıyorum. sadece izliyorum teknik islere karışmıyorum." çok güzel.

    "teknik direktörlerin istemediği oyuncuları asla almadık." güzel.

    "sabri'yi seviyorum ama oynamasını sağlayamam" helal.

    şahsım adına konuşuyorum. medyanın gazıyla son zamanlarda ufaktan soru işaretleri oluşturmuştu kafamda ama şu an benim mütevazı destegimi tekrardan almıştır.

    umarım aday olur, güçlü bi kadroyla tekrar baskan olursun.

  • yaptığı şikeler ve ahlaksızlıklardan ötürü 2 sene avrupa kupalarından men cezası almış, bu sezon aldığı puanların en az 7-8 tanesini hakem hataları ile kazanmış kulüp taraftarının "melo, muslera, kırmızı kart ühühü" diye ağladığı maç.

    al abi bir sneijder ye.

  • bazen ne seçim yaparsan yap seçimin sonucunda birileri ölür ve hayatla ölüm arasındaki o dar açı 12,0138 derecedir.

    doğuda görevli bir kuzenim vardı bir ay kadar önce gece birde beni aradı. normalde o saate kim arasa açmam ama o arayınca açtım, aklımda en kötü senaryolar ile. dirayetli adamımdır beni aradığını düşündüm belki aileye son bir şeyleri iletmem gerekecekti devletten duymalarını istemiyor diye düşündüm. ellerim ve sesim titreyecek telefonu açtım.

    - hemen kağıt kalem al, dedi. bir açı ve mesafe hesaplan hesaplanan lazım çok vakit yok, sana güveniyorum.
    5 dakika sonra ona mesaj attım böyle istemişti aramamam için uyarmıştı.
    - :) teşekkürler kuzen, annemlere sakın ama sakın bu gece bir şey söyleme diye cevap yolladı, komik adam ne söyleyeceğim kalplerine mi insin.

    o gece yanımda üç arkadaşım vardı sonucu bu üç kişi de teyit etmişti. ne olduğunu tahmin edebiliyordum, aslında hepimiz edebilmiştik; bir keskin nişancının açısını söylüyorduk.

    hikayeyi asla sormadım, düne kadar artık görevli değil, hatta bir süre çok uzak bir ülkede olacak belki dönmez bile buralara kim bilir.

    sıkışmış olduklarını öğrendim o gece . tepeye keskin nişancı çıkacak ama ölçüm yapacak vakti olmayacaktı, hikaye buydu açı doğruysa kuzenim ve onunla birlikte olanlar yaşayacak ama karşısındakiler ölecekti. açı yanlış ise tam tersi olacaktı. o gece birileri ölecekti o tepelerde.

    kim 1 milyon ister yarışmasındaki telefon jokeri gibi düşünsene o kişi arabasını yenileyeceği 30.000 için güvendiği birini arıyor, benimse kuzenim yaşam ile ölüm arasında açıyı öğrenmek için beni.

    artık bu dar açıyı biliyorum 12,0138 ve hiçbir şey benim için artık aynı olmayacak...
    (işbu yazı olayın tazeliği , bir şekilde aktarmak zorunda hissetmenin bir sonucu olarak yazılmış, tüm sürecin sindirimi tamamlandıktan sonra yazan kişi tarafından silinerek yok olacak ve görevini tamamlamış olacaktır)

    not: şunu fark ettim kalmasını isteyen yazarlar sayesinde; bazen yazılan yazı siz yazdıktan sonra sadece size ait olmaktan çıkıyor sizin bir anınız olsa bile. yukarıdaki not dursun o kendimeydi, bu yazı da dursun onu benden çok korumak isteyenler için.

  • istanbul'da otel odasında hakkın rahmetine kavuşmuş kişi. gerçek ismi nihat özpolat'dır.

    hayır, istanbul'da evin var, "evlerin" var, mekanın var şeklin var acaba neden otel odasındaydın? yapmayacaktın sefa, o son cigarayı içmeyecektin, o son kokoyu çekmeyecektin. kuruyu suluyu karıştırınca olmadı sefa.

    "arkandan bağıran bunca kardeşin aşık sana sefa reis." o arkadan bağıran kardeşler, ibrahim'in, sahibi cezaevinden çıkınca kaçıp bıraktığı otoparkında bedava bilet alanlar değil mi? geçmiş zamanın parası, ceplerine 20 milyon koyup yanlarına da birer tane roj* verip ellerinde döner bıçakları ile doğubank'a yolladıkların değil mi?

    maç çıkışlarında, altıyoldaki lokalin arkasına çektirdiğin adamları dövenler değil mi kardeşlerin? tribünde davul tokmağı ile karısının, kızının, manitasının yanında dövdüğün çocuklar sana ne yapıyorsun dediğinde ağzını yüzünü dağıtanlar değil mi kardeşlerin?

    iş bilmez gün görmez çoluk çombalağın kalkıp da, karşı tribünden bile severlerdi, herkes saygı duyardı, adamdı reisti fenerbahçenin başı sağolsun dediği kişidir.

    sefa, beşiktaş inönü stadında, açık tribünde amigo yancılığı yapardı. bizim tribünlerdeki amigo adnan'ın yanındaki erkan gibi. daha sonra adı nam-ı diğer arap erkan olur. sonra arap erkan'ın yanındaki yücel gibi. sonra yücel geçti tribünün başına. işte sefa da yol yordam bilmeden beşiktaş tribününde daha yancıyken başa geçmeye çalıştı. bunu tribünden döve döve döve atıp kovdular.

    sonra, sefa'nın babası fenerbahçe'de kulüp üyesidir. bu sebeple sefa bir şekilde kapağı fenerbahçe tribünlerine atar. babadan sebep yönetimi destekler ve bu sebeple yönetim tarafından da semirilir.

    kendisi efsane, lider, tribünlerin saygı duyduğu, büyük amigo falan değildir. kendisi falandır filandır.

    "arkandan bağıran bunca kardeşin" bestesi bile çalıntıdır. ama sefa reis diyen yeni yetmeler bilmezler. kayda geçsin yazıyorum orjinalini ki öğrensin gençler de.

    "arkandan bağıran bunca kardeşin / aşık sana pepe metin"

    efsane tribün liderleri arıyorsan fenerbahçe'de; pepe metin, arap erkan, caymaz, menderes. bunların pislik işleri yokmuydu? vardı. sadece arap erkan hariç. arap en son taksimde kağıt topluyordu. temizdi çünkü. on numara adamdı. zaten tribünden uzaklaştırmışlardı onu.

    velhasılı kelam, çocuk çocuğa göre efsane, gerçek tribüne göre hikaye.

  • akhisar geçen sene 1 kere yendi şampiyonluktan etti, 2.yi yendi kupadan etti 3.'de küme düşürecek aq çocukları

  • entel kuntel taşağı geçmeye gerek yok, hepiniz tanıyorsunuz bu erkekleri. hiç burda ağız burun yapmayın.
    bak ben halk ağzıyla anlatayım.

    -karısını çocuğunu dövmez, dışarıda şişip şişip eve gelip hıncını evden çıkarmaz.
    -iltifattan, güzel sözlerden sakınmaz. evdekileri hoş tutar, sever, bunu hem sözlerle hem davranışlarla ifade eder. çayı getiren karısına bakarak sevgiyle gülümser ve "hanım gibi hanim bee" der. bazen de kalkar çayı o getirir mesela. hanıma yardımdan sakınmaz, bilakis keyif alır.
    -dışarda patlamaya hazır bi bomba gibi kavgaya hazır dolaşmaz. sakindir.
    -kiskancligi yoktur, hanımın pazara ya da bi düğüne giderken ne giydiğine "o gözle" bakmak aklına gelmez. hanımını kendine denk görür, yaptıkları kontrole muhtaç bir astı gibi değil.
    -yatakta rahattır, eğlencelidir. sekse oynaşsız başlayıp yangından mal kaçırır gibi bitirmez.
    biter bitmez çarşafı önüne alarak (ereksiyonu kaybetmiş penisi kadından saklama çabası) kıçın kıçın banyoya koşup içerden giyinmiş halde çıkmaz. 5 dakika önce seks yapmamış gibi davranmaz.

    ne mutlu ki bu adamlar var ya. öyle cihangir mihangir değil yani, gayet sokakta sıradan insan bunlar. pazarcisindan tut, marangozuna, muhasebecisine, tesisatcisina, araba tamircisine, işçisine kadar var.

    öyle ampır ampır konuşmaya gerek yok bunların hakkında. tahsille, sosyo-ekonomik katmanla ilgisiz bu hal.
    kalpten sevmek, içten bir saygı duymak, olmayacak şeyleri tehdit olarak algılayıp saldirganlaşmayacak kadar "insan" olmak yeterli bunun için.

    saldırganlık çünkü, kirilganliktan beslenir. korkudan, çaresizlikten.
    hayvan yönümüzden beslenir.

    tehdit algılandığında bünyenin verdigi 2 içgüdüsel tepki var;
    savaş ya da kaç.

    toksik kırılganlık, işte bu "savaş" pozisyonunu; sevgilisine/ eşine, ailesine, çevresine karşı alan erkeğin durumudur.
    aslında varolmayan bir tehdit hissetmesinden dolayı "kırılgan"lığını,
    ve bu olmayan tehdide bir saldiri/baski/tahakküm tepkisi vermesinden de toksikligini anlıyoruz.

    normal koşullar altında, oda sıcaklığında hicbir erkek soğumuş çaydan, ilgi isteyen çocuktan ya da hanımın giydiği bluzun kol boyundan dolayı tehdit altında hissedip saldırganlaşmaz çünkü. saldırganlaşmamalı

    ama işte soktuğumun ataerkisi başka bi yapı kurguluyor, normalimizi manipüle ediyor.
    zaten olması gereken erkek normlarını maskülinitenin toksik kırılganlığını aşmış erkek filan gibi tanımlamak zorunda kalıyoruz.
    sonra da taşağa sarıyor sistemin komponentleri bunu.

    normal olun lan normal.
    dişisine saldıran, onu kuşatan, kontrol etmeye çalışan, kısıtlayan ya da hapseden 1 tane hayvan gördünüz mü?

  • sevgili arkadaşlar ne olur her konuda mutlaka bir fikir belirtmeniz gerektiği sanrısından vazgeçin artık. hadi anlıyorum, herkes konuşuyor doğru, sizler de kendi fikrinizi paylaşma ihtiyacı duyuyor olabilirsiniz bari en azından cahil özgüveniyle, başkalarına dikte ederek, alaycı bir tavırla yapmayın bunu, lütfen. konudan en ufak haberi olan insanlar götüyle güler, rezil olursunuz. gerek yok.

    neyse, gelelim entry’nin ana konusuna. checo perez’in şampiyonluk yarışında en ufak hatalı hareket yapmadan hamilton’a kaybettirdiği puanlar ne kadarmış onu hesaplayalım;

    - monaco; hamilton’ın arkasındayken overcut (daha geç pite girerek avantaj sağlama) ile arkasında tuttu. hamilton startta önünde yarışa başlayan leclerc ve bottas’ın dnf olmasına rağmen yarışı 7. bitirdi. perez ve vettel’e geçilmiş oldu. (4)

    - bakü; lider giden verstappen lastik patlatıp dnf olduktan 2 tur sonra yarış durarak başladı. start anında perez’e atak yapan hamilton frenajı kaçırıp dışarı uçtu. sıfır puanla ayrıldı. (18)

    - fransa; abu dhabi’de olduğu gibi pist üstünde kalarak hamilton’a pit yaptırmadı, max 2.pit stopu yaparak yakalayamadığı hamilton’ı yeni set lastiklerle avladı. (7)

    - ingiltere; max’ın dnf olduğu yarışta son tur pite girerek hamilton’dan en hızlı turu aldı. (1)

    - türkiye; 5.sırada hamilton’a savunma yaptı ve arkasında tuttu. sadece kendisinin değil, leclerc’in de onun önünde bitirmesini sağladı. (6)

    - amerika; hamilton’ın undercut atmasını engelleyip, kendisi pite girene kadar hamle yaptırmadı. (7)

    - brezilya; en hızlı turu elinden aldı. (1)

    - abu dhabi; kendisiyle arasına güvenli pit mesafesi koymadan önce pite giren hamilton’a tam 7,5 saniye kaybettirdi. bu kayıp süre yüzünden sanal güvenlik aracı çıktığında hamilton pite giremedi ve yarışın son turunda 45 turluk eski lastikte savunma yapmak zorunda kaldı. (7)

    doğrudan hamilton’dan aldığı 53 puan var sezon boyu hiçbir şey yapmadığını düşündüğünüz perez’in. ki bu puanların yarısı hamilton’dan verstappen’e kaydığı için x2 değere sahip.

    şimdi bu adamı övmeyelim de ne yapalım ?

    edit; bakü’de hamilton’ın dışarı uçmasının perez ile alakası olmadığı, “magic” tuşunun sebep olduğuyla alakalı çokça mesaj alıyorum. bakü’yü dahil etmemin sebebi, start anında hamilton’ın önünde redbull aracı yerine, düzlükte rahatça geçebileceği başka bir araç olsaydı ilk virajda risk alıp geç frenle atak yapmaya çalışacağını zannetmiyorum. önünde perez olduğu ve düzlükte geçemeyeceğini, tek şansının start sonrası ilk viraj olduğunu bildiği için risk aldı ve bu risk ona hata yaptırdı.

  • nba ile euroleague’in farklı yapılar olduğunu kabul edip öyle kıyaslama yapmak lazım. euroleague hala bir spor organizasyonu iken nba artık tamamen “sporculardan kurulu bir iş yapısı” örneği.

    kıyasa geçmeden önce nba’in mevcut duruma gelişini biraz irdelemek faydalı olacaktır. david stern 1984’te komisyonerlik görevini üstlendiğinde öncelikle ligin yerlerde olan itibarını düzeltmekle uğraştı, ki çok eleştirilecek uygulamaları olsa da oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz. uyuşturucu müptelası oyuncular yerine sosyal sorumluluk projelerinde görev alan oyuncular görür olduk. düzelen imajla birlikte dünya çapında artan popülarite ile nba global gelişimi hızlandırdı. diğer ülkelerde turnuvalar, kamplar, sezon maçları ve hatta avrupa kıtasından takımların nba’de yer alma durumları konuşulur hale geldi.

    bu şaşaalı günler devam ederken 2004 yılında nba için kırılma noktası diyebileceğimiz bir olay yaşandı. malice at the palace olarak da bilinen, detroit pistons ile indiana pacers arasında oynanan maçta kimsenin beklemediği çapta bir kavga yaşandı. david stern’ün 20 senede ilmek ilmek işleyerek itibarını kurtardığı organizasyonu böyle bir olayla lekelemek kabul edilemezdi ve olaya karışan oyuncular tarihin en ağır cezalarıyla cezalandırıldılar.

    bu olaydan sonra nba tamamen farklı bir yapıya büründü. olumsuz davranışta bulunan oyunculara sıfır tolerans gösterilerek cezalar arttırıldı, avrupa’ya oranla zaten çok az olan takımlar arası rekabet kültürü iyice yok edildi. bunun yerine eğlenmeyle kafayı bozmuş ponçik bir lig görür hale geldik.

    2014 yılında göreve gelen adam silver ile birlikte ise nba iyice bir pazarlama ürünü hale geldi. hatta silver parayla o kadar kafayı bozmuş bir insan ki rahmetli kobe bryant vefat edince sponsorlarla arayı bozarım korkusuyla ilk başta maçları iptal etmeyi bile reddetmişti.

    bu uzun girizgahtan sonra biraz iki ligi kıyaslayacak olursak... nba sinekten yağ çıkaran bir oluşum. çoğu kişinin bahsettiği gibi uzun molalar, uzun maç süresi, uzun maç takvimi, uzun play-off serileri, ucube play-in formatı... euroleague hala daha kompakt yapıda, daha rekabet ve başarı ağırlıklı.

    ne diyorduk nba için? pasta iyice büyüdü, maaşlar katlanarak arttı. oyuncular eskiye oranla çok daha fazla söz hakkına sahip oldu. bunun sonucu olarak canı istemeyince oynamayan, takas isteyen, sakatım diye maça çıkmayan oyuncuları daha sık görür olduk. bu da kaçınılmaz olarak kaliteyi düşüren bir durum oldu. eskiden 82 maçın tamamında oynamak çok olağan bir durum iken artık 60 maç üzeri oynayan oyuncu bulsak öpüp başımıza koyuyoruz. çoğu oyuncu yüzde 100 iyileşmeden kesinlikle dönmüyor, bu süre 2 yıl bile olsa. hem bu durum, hem play-in rahatlığı ile normal sezon çöpe dönmüş durumda.

    gelelim saha içine. nba’de hiçbir mola süresi 2.5 dakika sürmez. devre arası da 15 dakika. canlı maç izleyen bir tek spikerler kaldı sanırım. ben banttan ileri alarak izliyorum ssport sağolsun. molalarda dünyanın en gerzek şovları yapılır. eskiden ponpon kızlar vardı o bile daha mantıklıydı. şimdi sürekli “make some noise!!!” diye çığıran ablalar, elini kulağına götürme hareketi yapıp tribüne tişört fırlatan tipler, saha ortasında gereksiz break dance figürleri icra eden bir grup, abd ordusunda 17 yıl hizmet etmiş bir coni’yi onurlandırmak için sahneye çıkarmaları ve yanında ellerindeki püskülleri sallayan iki ponpon kız...

    maçı izleyim dersin. her an her saniye bir yerlerden reklam. reklam panoları, american express tepe kamerası, burger king günün asisti, ford yılın step back’i, chevrolet devre arası röportajı... lan yeter amk.

    sahadaki oyuna gelince... burası biraz subjektif. normal sezon artık neredeyse 3lük yarışmasına döndü. kaan kural acayip savunma yapıldığını iddia ediyor da ben hiç göremiyorum. bende sorun olabilir. her neyse... play-off’ta biraz daha sertlik görüyoruz ama yok arkadaş ben 90lar basketbolunu daha çok seviyorum. mevcut oyunu takip edemez hale geldim. hatta çoğu zaman bir takımın iyi mi yoksa kötü mü oynadığını bile ayırt edemiyorum. bu kadar şuta bağımlı oyun bence heyecanı öldürdü. post-up oyunu, orta mesafe şut, pota altı boğuşmacası görmek istiyorum. perdeden çıkıp üçlük atan biri görmek bana zerre keyif vermiyor.

    tüm bu açılardan baktığımda euroleague doğal olarak yetenek açısından geride olsa da nba’de olumsuz dediğim çoğu konuda benim için daha tatminkar bir oyun sunabiliyor. daha çok rekabet, daha izlenebilir bir oyun, daha az reklam, daha az soytarılık, daha az süre... bu seneki final four benim için tüm nba sezonuna bedeldi açıkçası.

    eyyorlamam bu kadar.

  • bilmiyorum yorumlar bana mı garip geliyor yoksa siz her şeye çok mu alıştınız ama söylemeden geçemeyeğim. arkadaşlar o sarı şey dünya kupası ve tüm dünyanın en iyisini seçmek için yapılan bir organizasyon sonucu sadece 1 ekibin seçildiği ve sonucunda verilen ödül. bunun daha üstü yok.

    biz yerel ligde bir kupa aldığımızda servisin ön koltuğuna koyup emniyet kemeriyle bağlayıp tüm ilçeyi korna çalarak gezmiştik o hafta gece gündüz mutluluktan yerimde duramadığımı hatırlıyorum siz gelmiş "dünya kupası" kazanan birinin kupa ile paylaştığı pozu eleştiriyorsunuz. o zaman siz de alın ve nasıl poz verilmesi gerektiğini gösterin bize.

  • bu oranlar belirlenirken risk merkezleri yüzdesel kazanma oranını tespit edip kendi kazancını da katıp ona göre belirliyor. şöyle ki 1.10 oran veren bir takımın kazanma ihtimalinin yüzdesi yaklaşık % 85 civarı oluyor.

    şimdi biraz matematik biliyorsanız bu dört maçın da birden tutma olasılığını hesaplayabilirsiniz. kabaca yüzde 52.

    yani neredeyse garanti diye girdiğiniz bu bahiste bile yarı yarıya şansa ancak sahipsiniz. ama size vaadedilen kazanç yüzde 40 civarı bir miktara denk geliyor. bu tamamen aptalca bir risk.

    ki bu bütün koşulların eşit olduğu maçlar için geçerli. bu dört maçtan birinde verilecek bir kırmızı kart, erken penaltı, hakem hatası gibi faktörler katılmadan sadece kağıt üstündeki şanslar.

    neticede bu işleri para kazanma hırsıyla değil de keyif almak için yapan azınlığa pek lafım yok ama matematik bilgisi düşük insanlar o hırsla mutlaka ciddi para kaybedecektir.