hesabın var mı? giriş yap

  • sınıfa ilk gelen kazanırdı.sonra gelen hoşlanılan kişi montunu seninkinin üstüne yada yanına asarsa o da senden hoşlanıyor olurdu.umutla hayata devam edilirdi.asmaz ise senden hoşlanmıyor demekti ve o 6 ders zehir olurdu.bunlar hep flört işte.tabi yan sıranda ya da yakın sıralarda hoşlandığın kişi oturuyorsa yere kalemini düşürme olayları falan da var ama oralara girmiyorum.

    (bkz: ilkokulda aşk başkadır)

  • veysel şanlıejder adını alabilir. sanki lord of the rings'den fırlamış bir türk elf gibi. yakıştı. evet.

  • o kadar da kolay kurulabilecek bir cümle olmadığını önce fenerbahçe, sonra da beşiktaş taraftarı gördü. ne diyelim başka sefere artık.

  • çoluk çocuk, iş güç sahibi bir galatasaraylı olmama rağmen ve galatasaray'ı buradaki çoğu ergen galatasaray taraftarı gibi uefa kupasından sonra değil monaco maçından beri tutmama rağmen hiç bir zaman matematiksel olarak kesinleşmedikçe şampiyon ilan etmeyeceğim takımım. belki ergenler hatırlamaz 2007-2008 sezonundaki şampiyonlukta son maçta kaybetseydik yine fener şampiyon olacaktı ama ben o maçta dahi rahat edememiş biri olarak özellikle tribünde olduğunu iddia eden "abi"lere sesleniyorum buradan. takımı adam gibi destekleyin. maç boyunca arabesk şarkı söylemeyin, gaza getirin ve şampiyonluk garanti havası ile maça gitmeyin. oyuncuları da bu psikolojiye sürüklemeyin. sakın şampiyon olmuş bir takımın maçı gibi maç öncesi şovlara girişmeyin. şu an lig tv'deki çakallar başlarını ellerinin arasına almış, nasıl bu yarışı son haftaya taşıyabiliriz diye düşünüyorlar. siz de şampiyonluk zaten bizim havalarına girerseniz ve takımı da bu havaya sokarsanız nah şampiyon oluruz.

  • hababam sınıf'ının mahmut hoca'sı münir özkul'un milyarder filminde de mahmut hoca rolünün devamını oynadığı gerçeği.

    bugün denk geldiğim milyarder filmini izlerken geçen replik ile vay amuaa tepkisi eşliğinde kafamda şimşeklerin çakması sonucu tüme varım yaptığım olay.sonrasında merak ettim biraz araştırdım hababam sınıfı filmleri aşağıdaki tarihlerde çekilmiş.

    hababam sınıfı 1975

    hababam sınıfı sınıfta kaldı 1976

    hababam sınıfı uyanıyor 1977

    hababam sınıfı tatilde 1978

    hababam sınıfı dokuz doğuruyor 1979

    hababam sınıfı güle güle 1981

    milyarder filmi ise 1986 yılında çekilmiş.hababam sınıfı güle güle filmi aynı zamanda mahmut hoca karakterinin olmadığı tek hababam sınıfı filmi.ayrıca bu filmde hafize ana'nın nazlı adında bir kızı olduğunu bilgisini de cebe atıyoruz.milyarder filminde ise mahmut hoca ile boncuk sultan(hafize ana) evlenmişler ancak kızları ölmüş ama nasıl öldüğü bilgisi yok.bu ölümün getirdiği yıkım ile boncuk sultan yatalak olmuş ve konuşamaz durumda.

    son olarak aşağıdaki repliğe bakıyoruz.

    gazeteci1: milyarderle konuşamadık bari seninle konuşalım amca.adın ne senin?
    mahmut hoca: şey mahmut... mahmut hoca derler.
    gazeteci2: şu şapkanı takar mısın mahmut hoca. niye hoca diyorlar imamlıkta mı yaptın?
    mahmut hoca: yok oğlum yapmadım.biletçilik benim mesleğim değil.öğretmendim emekli oldum.biz evde iki kişiyiz.kızım vefat ettikten sonra hasta karımla birlikte yaşıyorum.ama bugünlerde emekli maaşı malum iki kuru başa bile yetmiyor.enflasyonda malumunuz.geçinemeyince bende bilet satmaya başladım.

    üzerinden yıllar geçsede yeşil çam filmleri(özellikle kemal sunal ve şener şen filmleri) izledikçe izlettirir her yaşımda farklı bir detay, farklı bir mesaj yada tespit yakalarım.gerçektende bazen okadar ince görmüşler ki insan hayret etmeden edemiyor.görünen köy klavuz istemez o nedenle bu konuda çok bıkbık yapmayacağım.sanatın özelliklerinden biride kalıcı olmasıdır.kendi adıma bize bu kalıcı eserleri bıraktıkları için emeği geçen tüm büyüklerimize teşekkür ederim.eyorlamam bu kadar.

    debe editi: aslında daha çok okuyucuyum. es kaza debeye girmişim bari bir işe yarasın. bugün sizde bir değişiklik yapın hayatınızda ki değer verdiğiniz insanlara sevginizi belirtin.sevindirin onları.

    iyi ki hayatımdasın güzel insan.seni seviyorum.

  • yanlış bilgidir.

    messi arda turan'ı düğüne davet etmiştir ancak arda adam olduğu için düğünü bırakmıştır.

  • central city east olarak da bilinen los angeles mahallesi. dünyanın en garip yerlerinden biri ve dünyanın en müthiş ülkesi olduğunu iddia eden abd’nin yüz karası olan yer. dediğim gibi, burası aynı zamanda şehir merkezi olarak da biliniyor. öyle ki turistik bir gezi için los angeles'da dolaşırken bir anda kendinizi içinde bulabileceğiniz bir yer. bunun için şehir merkezinde gezinirken, sadece yanlış bir sokağa girmeniz yeterli. şayet street view ile biraz etrafa bakarsanız, insanların buraya neden amerika’nın evsiz başkenti dediğini anlarsınız. mahalle, adeta bir çadır kent görüntüsüne sahip. insanların dediğine göre, çadırlardan anlamıyorsanız, sizi karşılayan keskin idrar kokusundan skid row’da olduğunuzu anlayabilirmişsiniz. peki, amerika’nın en meşhur ve en turistik şehirlerinden birinin tam ortasında binlerce insanın sokakta yaşadığı ve böylesine tehlikeli bir mahalle nasıl ortaya çıkmış?

    aslında skid row’un ortaya çıkışının tamamen bir şehir planlama hatası olduğu söyleniyor. her şey, 1888 yılında güney pasifik demiryolunun tamamlanmasıyla başlamış. mobilitenin artması amerikan tarihinde her zaman kritik sonuçlar doğuran bir olaydır. bu yüzden amerikan kültüründen bahsederken hareket halinde olma durumundan bahsetmemek olmaz. adamlar bu hareket olayına öylesine kafayı takmışlar ki herkesin film dediği şeye, hareket etme (moving) kelimesinden yola çıkarak movie derler mesela. her neyse, los angeles bu noktada amerika’nın farklı yerlerinde yaşayan - eski amerikan iç savaşı gazileri gibi - çok sayıda fakir insanın son durağı haline gelir.

    neden? birincisi, yukarıda da söylendiği gibi tren yolu var. ikincisi, hava koşulları evsiz bile olsanız yaşamak için ideal ve buna ek olarak her yer tarlalarla kaplı olduğu için ucuz, günlük işlerde çalışarak bir şekilde karnınızı doyurabiliyordunuz. bu dönemde los angeles'a gelen insanların büyük bir kısmı, tren istasyonu etrafında kurulan küçük ve ucuz motellerde yaşıyordu ve evsiz sayısı bugüne kıyasla çok daha azdı. şehre gelenler arasında; sürekli seyahat eden ve yeni insanlar tanımak isteyen hobo (aylak) dediğimiz abilerimizin, ucuz motellerde yaşayayan ve kiliselerin veya derneklerin bağışlarıyla geçinen fly bum (otlakçı) dediğimiz abilerimizin ve mevsimlik işlerde çalışan dynamiter dediğimiz abilerimizin sayısı oldukça fazlaydı. hal böyle olunca - yani göç eden insanların büyük kısmı bekar erkeklerden oluştuğu için - mahallede daha çok bu insanlara hizmet veren işletmeler kuruldu. bunlar çoğunlukla ucuz moteller, barlar, genelevler ve bilumum pisliğin döndüğü mekânlardan oluşuyordu.
    alkole fazlasıyla düşkün olan ve ruhsal sıkıntıları olan bu güruh, şehrin geri kalanında yaşayan “normal” insanlar tarafından dışlanıyordu. bu mahalleden çıkmadıkları sürece bir sorun teşkil etmedikleri için, skid row uzunca bir süre kendi haline bırakıldı.
    los angeles şehir planı da bu durum göz önüne alarak geliştirildi. diğer şehirlerde olduğu gibi şehir merkezinde yüksek yapılar inşa ederek ile genişlemek yerine, dışa doğru bir genişleme anlayışı benimsendi. bu nedenle, los angeles'taki araba kullanma oranı new york gibi şehirlere kıyasla çok daha yüksektir. bu şehir planı, şehir merkezinde yaşanan sefalet ve insanlık dramını iyice görünmez hale getiriyordu. önce 1930’lardaki kum fırtınaları ve büyük buhran ve akabinde ikinci dünya savaşı ile şehre göç iyice arttı. artık farklı bir yaşam kurmak için şehre gelen aileler de bu yoksulluğun içinde kaybolmaya mahkûmdu.

    1970lerin sivil toplum hareketleri kapsamında, mahalledeki aktivistler tarafından en azından kentsel dönüşümü engellemek ve evleri olan sokaklardan rant için sürgün edilmemek adına bir kampanya başlatıldı. bu kampanyanın amacı mahallenin sınırlarını korumaktı. kampanyanın kısmen başarılı olduğu söylenebilir. uzun seneler boyunca skid row kendi haline bırakıldı. ama bu aynı zamanda mahallenin ve mahallede yaşanan yoksulluğun iyice göz ardı edilmesine neden oldu. seksenlerde yaşanan uyuşturucu çılgınlığı ve reagan hükümetinin “uyuşturucu ile mücadele* politikaları, mahalleyi iyice içinden çıkılmaz bir bataklığa dönüştürdü.

    bu görünmezliği kısmen de olsa bitiren şey ise; sözde liberal geçinen hipster abi ve ablalarımızın 2000ler sonrasında böyle eski ve yoksul mahallelere sanki otantik bir deneyimmiş gibi bakıp, ufak çaplı kentsel dönüşümlere girişmiş olmalarıdır. bu durum, 1970lerde başlatılan koruma kampanyasını da bitirmiştir. skid row’un bir kısmı arts district (sanat mahallesi) ismini almış ve çeşitli bir takım sanat galerileri ve kafelerle dolmuştur. mesela bölgede yaşayan hipster abilerden biri, her ne kadar adı ve çehresi değişmiş olsa da mahallenin kokusunun aynı kaldığını ve bu nedenle yalnızca havanın yağmurlu olduğu zamanlarda eve nefes alarak yürüyebildiğini söylüyordu. bence durumun ironisinin özeti budur.

    skid row mahallesi için o zaman da bugün de hala devam eden trajik gerçeklik ise şudur: bir kere buraya girdiğinizde, çıkmanız artık neredeyse imkansızdır. skid row’da yaşayan bir evsizle yapılan röportajda adamın; iş bulmak ve işe gidebilmek için bir eve, güvenli barınmaya, uykuya, enerjiye vs. ihtiyacı olduğundan ama bunları sağlamak için de bir işe - yani paraya - ihtiyacı olduğundan yakındığını hatırlıyorum. maalesef bu acımasız kısır döngü yakın zamanda bitecek gibi durmuyor. ama skid row örneği, şehir planlamanın bir şehri nasıl korkunç bir yer haline getirebileceğini göstermek adına iyi bir örnek diyebiliriz sanırım.

  • mehmet demirkol'un bugünkü programında açıkladığı olay.

    https://youtu.be/hwiwuyfjt1y?t=220

    btk'ya göre abone sayıları 2 milyon civarında: görsel
    galiba demirkol spor paketini kastediyor. son derece normal bir durum. başlıca sebepleri şunlar olabilir:

    - türkiye liginin hem oyun hem de yönetimsel olarak rezil rüsva hali
    - bein sports'un aşırı kazık fiyatları
    - kaçak yayınların artması
    - iptv'nin uygun fiyatı ve yayın çeşitliliği
    - bein sports'un üst üste kaybettiği yayın hakları
    - ve en önemlisi ülkedeki ekonomik çöküş

  • rezalettir. avrupa'da biz deplasmana gitsek ve orada apo'ya, fetö'ye filan tezahürat yapsalar hoşunuza gider mi?

    ayrıca türkiye'nin bir nato ülkesi olduğunu ve türk ordusunun nato'nun bir parçası olduğunu unutan, daha doğrusu unutmak isteyen rustapar faşistlerin savunduğu tezahürattır. lan geri zekalı, millete hakaret olsun diye "natocu" diyorsun, o hakaret ettiğin nato'nun en büyük 2. ordusu türk ordusu.

    bunu savunanlar şunu da savundu: (bkz: nazi kampında nazi selamı veren türk öğrenciler)