hesabın var mı? giriş yap

  • istanbul disinda bir ilde cesitli akrabalarini aramak isteyen bir adam, numaradan once 0 cevirmedigi icin durmadan zkurmus'un evini aramaktadir...

    - alooo. yengee.
    - kimi aramistiniz?
    - fatma abla, nasilsin?
    - yanlis numara efendim.
    - pardon.
    - iyi aksamlar.

    ertesi gun...
    - aloo. dayii (valla ayni adam)
    - kimi aramistiniz?
    - dayi nasilsin, ben mustafa.
    - nereyi aramistiniz?
    - (ilin ismini soyler, bakarsiniz, sizin telefon numaranizin ilk 3 rakami ilin kod numarasi)
    - beyefendi, once "0" cevirceksiniz.
    - ha pardon.

    ayni gun...
    - aloo. yengeee (yine ayni adam)
    - mustafa bey, 0 cevirmemissiniz (ogrendim ya adamin adini)
    - pardon abla ya.

    ertesi gun
    - alo yengeee (amma ariyosunuz be birbirinizi, kac para telefon faturasi geliyor size?)
    - mustafa bey, 0 cevirmemissiniz
    - ya pardon ya, yine mi cevirmemisim?
    - evet, ayni numara
    - siz nasilsiniz abla?
    - iyiyim mustafa bey (o sirada cocuklardan biri aglamaya baslar), siz 0 cevirin once.

    bir kac dakika sonra
    - alo abla cocuga bisi oldu mu diye merak ettim de.
    - (haydaa?) yok yok, bisi yok, dusmus. siz yengeyi ariycaktiniz?
    - ha tamam, haydi gorusuruz.
    - tamam gorusuruz.

    hala o kadar cok olmasa da arar sorar mustafa bizi (yanlislikla ariyo ama, hep unutuyo 0 cevirmeyi). kendinin de 2 cocugu varmis. ekmek cigneyip cocugun kafasini carptigi yere koyarsam sismezmis.

  • çok doğru bir önermedir.

    algoritma şu şekilde işler erkekler açısından.

    10- düzgün müsün? evetse 20'ye , hayırsa 30'a git.
    20- sevgilin var mı ? varsa 40'a , yoksa 50'ye git.
    30- konumuz sen değilsin , bizi uğraştırma ve 60'a git.
    40- bakın düzgün ve sevgilisi var. 60'a git.
    50- demek ki düzgün değilsin.
    60- son.

  • şimdi size sivrisinek ısırığına kesin çözüm olarak mucizevi bir formül yazacağım.

    sonrasında ilgili bölgenin kaşınmadığını göreceksiniz. kendim düşünüp, kendim tasarladım. sonuç olarak gerçekten işe yaradığını gördüm. sizinle de paylaşayım, ölümlü insan ırkı sivrisineklere bir gol atsın bari.

    araştırmalarıma göre sivrisinekler ısırınca, ısırdıkları yere ya kimyasal atıklarını bırakırlar ya da salgıladıkları kimyasal bileşeni derinin o bölgesine bulaştırıyorlar. bu yüzden bizim de derimizde ısırılan o bölgede bu kimyasal bileşen alerjiye sebep oluyor ve kaşınıyoruz. geceler boyu uyuyamıyoruz. i

    şte bu esnada yapılacak şey şu olmalı;

    bir çay kaşığı alın ve alt kısmını çakmakla 5 saniye ısıtın. sonra ısırılan yere ve çevresine hafifçe dokundurun.

    hafif yanmanın ardından kaşıntının bir anda geçtiğini göreceksiniz. işte mucize. püüüiif. bir ağacın oksijen vermesi kadar gerçek ve yunus balıklarının akciğeri olması kadar çarpıcı bir sonuç.

    peki neden böyle oluyor? biliyorsunuz kimyasal bileşenler karbon içerikli. bu yüzden de yüksek sıcaklıkta bozunurlar. et yüksek sıcaklıkta hızlı çürür, çorba hızlı kaynar, bakteriler yaşayamaz ve ölürler. suyu kaynatma sebebimiz, sütü kaynatma sebebimiz hep budur. pişmiş et ile çiğ etin arasında tad farkı vardır; sebebi yapısının değişmesi. kağıtı yakarsak kül olur, şekeri yakarsak karamelize olur.

    işte içerisinde karbon bulunan bu organik sivrsinek salgısını da sıcak bir kaşıkla ısı vererek bozabiliriz. böylece ortada bozunmuş bir kimyasal bileşen kalacaktır ve kaşıntı son bulacaktır.

    insanlığı kurtarmak için özel çalışmalarımdan birisini burada yayınlama gereği duydum. bundan sonra kampa falan gittiğinizde yanınıza bir çakmak ve bir çay kaşığı alın.

  • bazen "şimdi sıçtık" diyebileceğimiz durumlarda bile bardağın yarı dolu olabileceğini ve böyle durumları kendimiz için olumlu duruma çevirebilecegimiz gerçeği. ornek içinde biraz çakallık var ama olsun... temsili.

    sene 1912. amerika’nın meşhur başkanı theodore (teddy) roosevelt’i, 2. kez başkan seçmek için, seçim kampanyaları tüm hızıyla devam ediyor. roosevelt’in kampanya müdürü george walbridge perkins, seçimler için bir broşür hazırlatır. broşürün kapağında ise theodore roosevelt’in güzel bir fotoğrafı vardır. amerika’nın her bir köşesine gönderilmek üzere 3 milyon adet broşür basılır. postaya verilmesine birkaç dakika kala, george’un gözüne, broşürün kapağında yer alan fotoğrafın altındaki küçük bir yazı ilişir: moffett stüdyosu, şikago.

    george’un başından kaynak sular dökülür bir anda. "şimdi sıçtık" der. 3 milyon adet broşürde yer alan fotoğrafın telif haklarını şikago’da bulunan bu küçük stüdyo elinde tutmaktadır ve kampanya çalışanlarından hiç kimsenin aklına, bu stüdyodan izin almak gelmemiştir.

    sorun, eğer, stüdyonun sahibi telif haklarına dayalı bir dava açacak olursa, theodore roosevelt, kullanılan her fotoğraf başına 1 dolar ödemek zorunda kalacak olmasıdır. kampanya içinde önemli bir yeri olan broşürün, çöpe atılıp (3 milyon adet) ziyan edilmesinin de doğru bir davranış olmayacağına karar veren george wallbridge perkin, hemen telgrafın başına geçip, şikago’daki stüdyoya şu mesajı gönderir:

    "biz, roosevelt’in başkanlık seçimleri için, kapağında senin çektiğin fotoğrafın yer alacağı, 3 milyon adet kampanya broşürü basmak istiyoruz. bu senin stüdyon için büyük bir tanıtım fırsatı. bize, fotoğrafını kullanmamız için ne kadar ödeyebilirsin?"

    stüdyodan aynı gün içinde cevap gelir:

    "şimdiye kadar hiç böyle bir tanıtım çalışması yapmadık ve bu bizim için büyük bir fırsat ama biz, yalnızca 250 dolar ödeyebiliriz!"

    bardak yarı dolu mu, yarı boş mu? tartışması aslında bu örneğin altında yatan ana olay. birçok şirket/kişi, içinde bulunduğu kötü durumu “felaket” olarak adlandırırken, bazıları ise, içinde bulunduğu her durumu, bir “fırsat” olarak görebiliyor ya da “felaket” yönetimini o kadar ince planlayıp, güzel uyguluyor ki, her “felaket” onlar için bir fırsat haline dönüşüyor.

  • başlığın son 1-2 günlük gündeminin özeti:

    i. bir aklıevvel facebook'ta hacla alakalı okuduğu bir safsatayı burada paylaşır, ardından debe'ye girer, okuduğunu sorgulama güdüsü yetersiz olan yüzlerce kişi tarafından favlanır. (bkz: #51344940)

    ii. aynı başlık altında birkaç yazar ilgili entry'nin yanlışlığına dikkat çeker. (bkz: #51353565, #51367196, #51367592, #51367775 ve #51368644) bu ana kadar olanlar, bir deli kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış şeklinde özetlenebilir (bu atasözünün "taş atmak" eylemini içermesi tamamen tesadüfi, eheh). bu ana kadar olanlar bu başlıkta hep yaşanageliyor ve çok sıkıcı bir döngü.

    iii. ancak tam da bu sırada meseleyi tamamen yanlış anlayan bir başka yazar heyecanla söze girer ve sanki en başından beri tartışılan konu, haccın modern versiyonunun barındırdğı çelişkilermiş gibi "hayvanların yok yere katledildiği de mi yalan? söyleyin bana, bu da mı gol değil?!" diyerek akıllara durgunluk verici bir çıkış yapar. (bkz: #51369553)

    lan oğlum, ben de ateistim ama sizlerin bilhassa bu son yaptığı düpedüz mallık. tüm bu tartışmaların başlamasına sebep olan soru, haccın akla uygun bir uygulama olup olmadığı, tanrının var olup olmadığı ya da arapların ruhlarını kapitalizme satıp satmadıkları değil. mesele dezenformatif bir entry'nin, sözlüğün ideolojik tabanına şirin gelmesi sebebiyle sorgulanmaksızın doğru kabul edilmesi. işbu ayrımı yapamadığınızdan dolayı da sizleri yeniden ilkokul sıralarında görmek istiyoruz.

  • sanırım kardeşlerim ve ben, baba açısından dünyanın en şanslı insanlarıyız.

    temel ihtiyaçları saymıyorum bile. bugün mutlu olmayı becerebiliyorsak, babamızın bize verdiği özgüven sayesindedir.

    özgüven, güvenle başlar. güven de ailede, babayla başlar.

    babam, hiç bir zaman verdiği sözü tutmamazlık etmemiştir. her zaman desteklemiştir bizi. klişe mi? evet. ama uzun vadede,hayatta faydası olan temel unsurlardan birisi.

    her babanın yaptığı gibi, çocuklarının önceliğini gözetmiştir hep.

    bir akşam pirzola yiyorduk. ben çok açtım ve kendiminkileri hızla bitirmiştim. babam daha yeni başlamıştı. benimkilerin bittiğini görünce, tabağındakileri bana vermiş, "aç değilim pek" demişti.

    çok şaşırmıştım. daha 10-11 yaşındaydım. dünyanın en güzel yemeğiydi ve bir gram tattıktan sonra bana vermişti. hiç olmazsa bir tanesini bitireydi ya?

    "baba olunca anlarsın" denilen anlardan biriydi benim için. aynısını ben yapıyorum çocuklarıma, her seferinde de aklıma o pirzolalar geliyor. onlar da yapacak kendi çocuklarına ve dünya daha iyi bir yer olacak.

    ilkokulda pinokyo bisikletim vardı. komşumuzun oğluna ortadan vitesli polo bisiklet alınmıştı. hayran olmuştum o bisiklete.

    bir akşamüstü, çocuk bisikletiyle önümüzden geçerken "lütfen biraz bineyim, hadi bir tur ver" diye peşinden koşuyordum. çocuk da piç, vermiyor. o sırada babam gelmiş, farketmedim. bizi izlemiş. ertesi gün, maddi imkanları zorlayıp -kimbilir neyden feragat etti-, yepyeni gıcır gıcır polo bisikleti önüme getirdi.

    duygularını göstermeyi sevmez; ağladığını hiç görmedim. bir kez, ablamın düğününde gözü yaşarmıştı sanırım. bir de, ben yatılı okulu kazandığımda, gitmeden bir gece evvel epey içmişti. yatarken çok ağlamış, annem söylemişti yıllar sonra.

    1 sene yatılı okudum ben, hazırlıkta (11 yaşa tekabül ediyor). haftasonları teyzemlere, anneannemlere gidiyordum. ailemi ise 15 tatilde gördüm sadece.

    bir haftasonu, olgunlaşma sürecinin sancılarını çekerken, babam çıktı geldi. nasıl sevindim anlatamam. kongre mi ne artık, bir toplantı için izmir'e gelmiş, efes otelinde kalıyormuş. haftasonu da kalacakmış, beni yanına aldı.

    efes harabelerine tur düzenlenmiş, otobüsle tura katıldık. sonra gece otelde kaldık, aynı yatakta. patrick swayze'nin kuzey güney dizisi vardı tv'de, onu izledik. gündüzki otobüste görevli tur rehberinin komik sesiyle alay ettik güldük biraz, ve uyuduk. sanırım hayatımın en mutlu günlerindendi.

    bana 3 kere tokat attığını hatırlıyorum.

    ilkinde, 5-6 yaşlarımda kola istiyorum diye tutturmuştum. o almamakta inat ettikçe, ben daha çok istedim. sonra birden "gerçekten kola istiyor musun?" dedi. heyecanla evet evet diye atladım. "al sana kola" diye suratıma hafif bir tokat attı. nasıl ağladım, nasıl ağladım.

    sonraki yıllarda, "gerçekten kola istiyor musun?" lafını aramızda bir espri haline getirdik ve bu travmayı böylece atlattım. bir şey için ısrar ettiğimde, "gerçekten kola istiyor musun?" derdi, gülüşürdük. hala da yapar bunu.

    kuzenime yurtdışından bir oyuncak almıştı. daha bir kaç gün vardı amcamlarla görüşmeye, ve oyuncağı kaldırmışlardı paket halinde.

    oyuncağı çok merak ediyordum. buldum ve açtım, 8 yaşın getirdiği heyecanla. nefisti, oynamaya başladım. babam yakaladı ve bir tokat attı. hakkımdan fazlasını almaya çalıştığım içindi bu; çünkü bana da oyuncak getirmişti aslında. komşunun tavuğu komşuya kaz görünmüştü halbuki.

    geçen sene bu olayı anlattığımda hatırlamadı, "eh eh iyi yapmışım, sen de ellemeseydin" dedi. eh, bunca yıl sonra affettim ben de.

    son tokat ise, 9 yaşımdaydı. babamın o zamanlar en büyük eğlencesi, arkadaşlarıyla briç oynamaksa, ikinci en büyük hobisi, bahçeyle uğraşmaktı. ağaçlar dikmiş, biberler sebzeler yetiştiriyor, sofraya taze şeyler getirmenin gururunu yaşıyordu.

    indiana jones filminin gazına gelen bendeniz, babamın diktiği gencecik söğüt ağacından sarkan ince bir dalı çekerek, kendime kırbaç yapma hayaliyle yanıp tutuşuyordum.

    gözüme kestirdim bir dalı, ve çektim. ağacın gövdesi çıt dedi kırıldı. akşam babam gelince vaziyeti anladı ve aylardır büyütmeye çalıştığı söğüt ağacını kıran oğluna tokadı bastı. haksızdı diyemem, de çok acıdı be baba.

    bunu da hatırlattım geçen yıl, hatırlamadı ama kırbaç olayına çok güldü.

    her zaman dürüsttür peder. gereksizce, kendine zarar verircesine dürüst.

    nasihat vermezdi pek bize. sonradan anlıyorsun, aslında adamın tüm hayat tarzı, yaşayışı, olaylara bakışı birer nasihatmış. kelimelere gerek yokmuş, ona bakmamız yetiyormuş.

    bu yaşıma geldim, her geçen gün değerini daha çok anlıyorum. her gün ya konuşur, ya mesajlaşırız.

    çok ince bir espri anlayışı var. biraz bana bulaştıysa ne mutlu.

    küçükken ablamla bana, komik bir hikaye anlatırdı. isimlerimizi hafif değiştirir, örneğin zeynep yerine zehra, mehmet yerine mahmut, ikimizi o hikayenin kahramanı yapardı.

    hikayeye göre, 2 küçük çocuk, tren yolculuğunda bilmedikleri bir şehirde mola veriyorlar. sonra treni kaçırıyorlar ve çocuklar o şehirde bir şekilde yollarını bulup, maceralar yaşayıp, hedeflerine varıyorlar.

    çok hoşumuza giderdi, hep anlattırırdık.

    yıllar sonra anladık ki, meğer kendi başına gelmiş bu olay! 14 yaşında almanya'ya, abisinin yanına giderken belgrad'da mola vermiş tren. istasyona çıkıp bakayım derken, treni kaçırmış ve 1 hafta istasyonda yatmış. sonra bir şekilde para bulup, almanya'ya gitmiş.

    yine biz küçükken, hikmet şimşek'le pazar konseri vardı trt'de. çok sıkılırdık haliyle, izlemek istemezdik. peder de uzanır koltuğa, o konseri izlerken uyuklardı.

    bir gün bizi çağırdı ve koltuğa uzanmamızı söyledi. konser başlamıştı. gözlerinizi kapatın dedi. bir tepedesiniz, çimenler var. aşağıda çok güzel manzara var, hayal edin. klasik müziği sevdirmeye çalışıyordu.

    hiç bir zaman tam manasıyla sevemedim klasik müziği, ama ne zaman rahatlamak istesem, o tepeyi ve manzarayı hayal ederim.

    trompete merak salmıştım bir yaşta. gitti bir yerlerden 2. el trompet aldı, 100 dolar vermiş. doğu alman malı, weltklang.

    3-5 denemeden ve komşu şikayetinden sonra kaldırdım trompeti. hala 100 dolar borcum olduğunu söyler durur.

    5 ayrı ülkede çalışmıştı. çok çalışkandı. gece kaçta yatarsa yatsın, erkenden kalkar, traşını olur işe giderdi. banyodan çıkınca, buharlar gelirdi arkasından hep.
    benim bugün sık sık şikayet ettiğimin aksine, bir gün bile işten şikayet etmemiş, gocunmamıştı. bir gün sordum, en iyisi hangi ülkede çalışmak? güldü. en iyisi hiç çalışmamak dedi.

    bizi hiç bir şeyden mahrum bırakmamaya çalıştı. aynı zamanda, zengin falan olmamasına rağmen çevresine hep yardım etti.

    biz çocuklarını hiç ayırmadı, ayırmaz. hepimizin ihtiyaçlarını bilir, ona göre muamele eder.

    düşünüyorum da, ben başka biri olmayı isteyebilirdim, ama babamın başka biri olmasını asla istemezdim. onun olduğunun yarısı kadar baba olabileyim yeter bana.

    bize hayat verdi, sonra içini güzel anılarla doldurdu. başka ne ister ki insan?

  • öyle bir hesap yok. arap masalları üzerinden sorgulama yapılmaz.

    şu an mesela bin tane inanışa aykırı iş yapıyorumdur;

    evimde buda heykeli yoktur, bu akşam brahma'ya dua etmemişimdir, şiva'ya yalvarmamışımdır, yemek yerken isa'ya şükrememişimdir, tokat yerken öbür yanağımı çevirmemişimdir, artemis'in sunağına tuttuğum balıklardan koymamışımdır, ahura mazda için yanan ateşi korlamamışımdır, atalar ruhunu çağırmak için davul çalmamışımdır.

    hangi birini yapayım? bırakın iki lokma demleneyim, yoruldum din yükünden.

  • bu satırları ne zaman okusam yuzumde bir gulumseme beliriyor;

    " new york, california'dan üç saat ileride ama bu california'yı yavaş kılmaz.
    kimisi 22 yaşında mezun olur ama iyi bir iş bulana kadar 5 yıl harcar.
    kimisiyse 25 yaşında ceo olur ama 50 yaşında ölür.
    bir başkası 50 yaşında ceo olur ama 90 yaşına kadar yaşar.
    kimisi hâlâ yalnızdır.
    kimileriyse evlenmiştir.
    obama 55 yaşında emekli oldu.
    trump ise 70 yaşında işe başladı.
    bu hayatta herkesin kendi zaman dilimi vardır.
    çevrendeki insanlar senin önündeymiş gibi gelebilir.
    kimilerini de arkandaymış gibi hissedebilirsin.
    ama herkes kendi yarışını, kendi zaman diliminde verir.
    onlara özenme, onlarla alay etme.
    onlar kendi zaman diliminde, sen kendi zaman dilimindesin.
    hayat harekete geçmek için doğru anı beklemekten ibarettir.
    o yüzden, sakin ol.
    geç kalmadın.
    erkenci değilsin.
    tam da zamanındasın. "

    debe edit: paylaştıgım satırların bir cok kişiye umut olduguna ve iyi geldiğine dair cok fazla güzel mesaj aldım, tesekkur ederim. umarım kendi zaman diliminizdeki kendi yarışınızı en mutlu sekilde verirsiniz...

  • adam gibi adamdır. bir gün evlenir ve cocuk sahibi olacak olursam olacağım adamdır.

    kadın hamile, üstelik karnında senin çocuğunu büyütüp taşıyor. insan olan hamile karısının ayak tırnaklarını kesmekten, hamileliği boyunca bir anlamda el ayak olup karısına hamilelik sürecini en rahat şekilde gecirmesine yardımcı olmaktan rahatsiz olmaz,bunda bir beis bulmaz.

    insanlıktır bu , daha fazlası ya da azı değil.