hesabın var mı? giriş yap

  • o yıllarda istanbul'un sağmalcılar semti gecekondulaşmanın en çarpıcı örneklerinden biriydi.
    semtteki mimar sinan'dan kalma temiz su kanallarına yanlışlıkla pis su kanallarının bağlanması ve bu suyun çeşmelerden akması sonucu 1890 larda istanbul'da görülen büyük kolera salgınından sonraki en büyük kolera salgını yaşandı .
    alınan önlemlerin çok sıkı tutulması ile salgın sağmalcılar dışına fazla taşmadan önlendi. o kış devamlı şehir suyunu kaynattığımızı çiğ sebze meyve yemediğimizi tüm yemeklerin içine sirke koyduğumuzu hatırlıyorum. bir de okulda bir kişinin karnı ağrıyor diye tüm okul apar topar hastaneye götürülüşümüzü. o zamanki sağlık bakanlığı bu hastalık kolera değildir koleranın hafifidir diyerek " vibrio cholerae eltor " adı ile anmış kolera diyenlere vatan haini muamelesi yapmıştı. buna sebepse ülkeye uluslarası karantina önlemlerinin uygulanması korkusu yaşanmasıydı. neyse korkulan olmadı. salgının verdiği zayiatın sayısını tam hatırlayamadım ama aklımda kaldığına göre elli kişi civarındadır.
    salgının sebebi çarpık kentleşmenin bir sonucu olmasına karşın devrin başbakanı takdir i ilahi olarak yorumlamış salgın geçtikten sonra da sağmalcıların kötü şöhretini silmek için adı bayrampaşa olarak değiştirilmişti. o gün bugündür başımıza milletçe gelen belaları yöneticilerin takdir i ilahi diye geçiştirme alışkanlığında ise değişen bir şey yok.

  • bir grup sarhoş üniversiteli sarı çizgi muhabbetine odaklanarak eğlenmeye çalışırlar. aralarından kıvırcık saçlı kısa boylu olanı yaramaz bir cüce edasıyla sarı çizgiye basıp ayağını kaldırmaktadır devamlı.. beklenen uyarı otomatik olandır lakin "sevgili bağyan. sarı çizgiye basmayınız." der bi ses.
    ilk defa özgün bir anons duyan topluluk bi an afallar. kıvırcık saçlı cüce havaya bakınmaya başlar. anonsçu amca "evet evet siz kıvırcık saçlı bağyan.. dikkat edin. elektrik var aşşada. ölürsünüz sonra" der.
    gençler gülüşmeye başlar kikikiki deyi deyi. kıvırcık cüce uslanmaz "şu kafayla biraz daha eğleneyim yahu" diyerek gelmekte olan trenimize otostop çeker. anonsçu amca boş durur mu cevabı yapıştırır hemen. "kıvırcık saçlı bağyan öyle yapmanıza gerek yok. trenimiz zaten platformda duracaktır."
    bizim sarhoş üniversiteliler dahil durakta tren bekleyen herkes gülmeye başlamıştır. tren gelip kapılar açıldığında içeri girmeden güzel bi sona imza atmak isteyen kıvırcık saçlı cüce el sallar kameraya bakarak. amca bombayı patlatmıştır.. "iyyakşamlaağr"
    trene binildiğinde herkes gülmektedir. eski yolcular ne olduğunu anlayamamıştır. olsundur. pek eğlenilmiştir.

  • eve gelinen bir öğle vakti soyunmak için yatak odasına girmek, evin kedisini yerde, 6 adet sokak kedisini yatağın üstünde birbirbirlerine bakarken bulmak. 2 saniye rahatsız edici bir sessizlik yaşanması, ardından tüm kedilerin panikle kaçmaya çalışması sonucu oluşan kargaşa, birbilerine çarpan kediler, saksıları deviren kediler, dolaba uçan kafa atan kediler, perdeye dolaşıp pervazdan kafa üstü düşen kediler ve nihayet kapıdan kaçmaya çalışırken arka ayağından yakalanan ev kedisi. dayak yiyen ev kedisi. tüm odayı temizlemek zorunda kalan ev sahibi...

  • 19 yaşında daha. ankara üniversitesi hukuk fakültesinde okuyormuş. bir hastanenin koridorunda turlarken karşılaştık. gözlerinin içi gülüyordu, yüzünde de içten bir gülümseme. hastalardan birinin yakınıdır diye düşündüm önce. hastalığı yakıştıramayacağım kadar güzeldi çünkü. kemik iliği kanseri teşhisi konmuş önce. sonra akciğerlerinin bir kısmını almışlar, arkasından göğüslerinden birini. şimdi de beyninde çıkmış o illet. lüle lüle saçlarının peruk olduğunu o zaman anladım . halbuki ne çok yakıştığını düşünmüştüm, o dalgalı bal rengi saçların yeşil gözlerine. "olsun abla, bunu da aşarım inşallah" dedi. bu da geçecekmiş, hakim olacakmış zaten. "daha çok yolum var ölünmezde şimdi" diye ekledi. ölünmez evet.. mamak'ta köhne bir evde anası bekliyormuş onu. babadan kalma 300 lira maaşları da varmış hem. devlette yardım ediyor şükür okumama diye heyecanlı heyecanlı anlattı uzun uzun.

    "üzülme sende abla, geçecek nasılsa; hem ölünmezde şimdi dedik ya" derken kahkahaları çınlattı koridoru. kendimden utandım, bende güldüm. yemyeşil gözlerine çok yakışmıştı bal rengi saçları. perukmuş, olsun..

    edit: bırakıp gitmiş hayatı özlemcik. daha fazla dayanamamış bedeni yayılmış enfeksiyona. vizelerini de vermiş kuzum, ama kısmet işte.. daha ölünmez demiştik ama demekle olmuyor bazen demek.. allah yattığı yeri nur etsin..

  • bizimkinin çoraplara karşı özel bir ilgisi var. temiz, pis farketmeden alır oynar. suyuna atar, çıkarır, yine oynar.
    çamaşırlıkta asılı duranları da kapar, suyuna atar. sonra tekrardan yıkarım ben de :/

    geçen gün kullanmadıklarımdan verdim oynasın diye. artık nasıl mutlu olduysa suyuna bile atmıyor. gece bizime yatıyor, oyuncak ayısıymış gibi çorabını da getirip, sarılıp öyle uyuyor.

    nasıl bir sevgidir bu.

  • tartismaya acik ama bu islerden hic anlamayan biri olarak su kadar soyleyeyim: bu islerden hic anlamiyorum. tesekkurler.

  • nereye gidiyorsunuz arkadaş alt üstü kahve satıyorlar ne ipuçundan bahsediyorsunuz .

  • 16-17 yaşlarındayken yaşının 30 olduğunu öğrendiğim insanlara "ohaaa 30 mu yuuhhh" diyordum. 30 yaşındaki insanlar bana 70 yaşında gibi geliyordu. şu an 32 yaşındayım ve hala kendimi çok genç hissediyorum. içimde hala bir çocuk var çünkü hamileyim :((( şaka lan şaka erkeğim ben.

    neyse konudan uzaklaşmayalım, 32 yaş çok değil evlen gitsin.

  • sinema sektörü bir asır boyunca yaşamadığı değişimi bugün yaşıyor. sinema, önümüzdeki 10 yılda çok farklı bir hal almış olacak. netflix insanların film izleme şeklini değiştiriyor ve değişim devam edecek. apple, disney, warner bros ve diğer cebi dolu stüdyolar yakında mevzilerini alacak. ve film endüstrisi her açıdan sorgulanmaya başladı bile.

    the new york times film endüstrisindeki önemli kişilerle toz bulutu dağıldığında manzaranın nasıl görüneceğine dair sanal bir think tank yapmış. spielberg'le aynı fikirde olmayan çok kişi var gibi. işte yorumlar:

    j. j. abrams: yıllardır sektör değişiyor deniliyordu, ama şimdi bu artık inkar edilemez bir hal aldı. artık başladı.

    jason blum: hollywood'da son 12 ayda hissettiğim gergin enerjiyi daha önce hiç hissetmemiştim ve bu her gün artarak devam ediyor. gelecekle ilgili bir belirsizlik var çünkü değişim son derece dramatik bir şekilde gerçekleşiyor.

    joe russo: içerik izlemek için o kadar çok seçeneğiniz var ki bir ihtiyacınız yoksa evden çıkmak istemezsiniz. size bunu ne yaptırabilir? pazar bizim için bile daralıyor. avengers: endgame'in bile daha karanlık daha karakter odaklı bir film olması isteniyor.

    anthony russo: geçen yıl amerika'da vizyona giren film sayısı, 2009 yılında avatar çıktığında vizyona girenden 350 film daha fazla. aynı şey televizyonda da oluyor. eskiden herşeyin daha azı vardı — film yıldızları da daha azdı — ve sayılar böylesine arttığında, ormandaki ağaçları kaybetmeye başlıyorsunuz.

    j. j. abrams: booksmart gibi eğlenceli, iyi kotarılmış ve eleştirmenler tarafından da çok iyi tepkiler almış bir filmin gişede iş yapamadığını görmek bu işte tipik darwinci bir hayatta kalma savaşının dengede olmadığını farketmenizi sağlıyor. herkes devasa bütçelere sahip olmayan bu küçük filmleri nasıl koruyacağımızı çözmeye çalışıyor. bu filmler sinemalarda varlığını sürdürebilir mi?

    kumail nanjiani: bir yerlerde ortalama bir insanın yılda dört kez sinemaya gittiğiyle ilgili bir istatistik okumuştum, ve bu büyük bütçeli dev yapımlar gelip bu istatistikteki tüm parsayı topluyor. özellikle komedi filmlerine bakın, son birkaç yılda gişede gerçekten çok zor durumda olduklarını göreceksiniz. bence bunun nedeni insanlarda oluşan, "sadece belirli filmler sinema salonunda izlemeye değer" düşüncesi.

    jessica chastain: o güzel, küçük, dramatik hikayelere ne oluyor? diğer stüdyolar sanatımızın bir yönünü kaybetmeyelim diye bu filmleri yapacaklar mı?

    jordan horowitz: geleneksel sinemayla ilgili pek iyimser hislerim yok, özellikle de bağımsız filmler için.

    joe russo: cherry gibi karakter filmleri yapmak söz konusu olduğunda [russo, dört marvel filmi sonrası bu orta bütçeli dramayı yönetiyor], aylar geçtikçe (yıllar değil) bunun gittikçe artarak zorlaştığını biz bile farkediyoruz. sektör iki yıl öncekinden bile çok farklı.

    michael barker: bunun bir ölüm çanı olduğunu sanmıyorum — bu bir uyandırma alarmı.

    paul feig: dürüst olacağım: bazı zamanlar ben de, "tanrım, biz de a simple favor'u stream için yapmalıydık" diyorum. çünkü bu 'hadi biraz eğlenelim' dediğiniz zaman açıp izlemek isteyeceğiniz bir film. peki evden sinemaya koşturup, arabanızı park edip, cüzdanınızı çıkarıp para vererek görmek isteyeceğiniz tür bir film mi?

    jordan horowitz: şu anda "fast color" filmi ile zaten bu koşullarla mücadele ediyorum. dağıtım bulmayla ilgili birçok sorun yaşıyoruz ve nihayetinde vizyona girecek, yine de filmin insanların erişimine daha hızlı bir şekilde açılmasını isterdim. bundan beş yıl sonra, bence çok daha farklı olacak. o film belki de bu stream sitelerinden biri için yapılıyor olacak, ya da onlardan birine satılacak.

    jason blum: whiplash gişede tam bir faciaydı! facia! o film için istediğim öğrencilerin ve çocukların izlemesiydi, ve nihayet filmi televizyonda izlediler. ama whiplash'i izlemek için sinemaya gitmediler. filmi sinemada izlemeye gidenler benim gibi insanlardı, yani yaşlı. [adam 50 yaşında.] bütün şartlar eşit olsa, whiplash'i yine de bir sinema salonunda izlemeyi tercih eder miyim? kesinlikle. ama aynı zamanda los angeles'te hiç trafik olmadan arabamla gezmeyi de isterim. bu da hiç gerçekçi değil.

    octavia spencer: size neyi istemediğimi söyleyeyim, ve bu konuda çok dürüst olacağım: insanların filmlerini önce sinema salonunda göstermeden stream kanallarına vermelerini istemiyorum. önce sinemada gösterilip sonra stream cihazlarına düşmesi fikrini seviyorum. olaya bu seviyede sadık biriyim.

    jon m. chu: eğer bana iki yıl önce film endüstrisi bundan 10 yıl sonra nasıl olacak diye sorsaydınız muhtemelen daha farklı cevap verirdim. ama crazy rich asians ile gördüklerimden sonra, seyircinin çıkıp sinemaya gelmesi, filmleri sinemada izlemeyle ilgili fikri yeniden canlandıran bir deneyimdi benim için. bir filmi arkadaşlarınızla, ailenizle ve diğer yabancılarla beraber izlemek bizim geleneğimizin güçlü bir yanı. elde ettiğimiz başarı başka hiçbir türlü mümkün olmazdı.

    paul feig: lawrence of arabia'daki tüm zamanların en iyi sahnelerinden birinde adamın teki uçsuz bucaksız bir çöl manzarasına devesinin üzerinde sadece bir nokta gibi görünerek girer. (kim olduğunu anlayabilecek kadar yaklaşması bir buçuk dakikadan bile fazla sürer). işte böyle havalı sahneler çekmek istediğiniz zamanlar olur, ama sonunda kendinizi şunu derken bulursunuz, "insanlar bunu telefonda izledikleri zaman, hiçbir şey görmeyecekler." bunu düşünmek zorunda olmak berbat bir şey, ama bunu aklınızda tutmak zorundasınız. hatta bir bilgisayar ekranındaki bir yazıya yakın çekim yaparken bile, "bu yazıyı daha büyük göstermeliyim, çünkü biri bunu telefonunda izlediğinde bu yazıyı okuyamayacak" diye düşünüyorum.

    ava duvernay: sinema salonları için vizyona giren filmler beraberinde ben sahip oldum, ben gördüm ve ben biliyorum ayrıcalığı getirir, egonuzu besler. bana sistem tarafından önemli olanın bu olduğu öğretildi, ama sonra insanların filmlerinizi izlemediğini görüyorsunuz. dr. martin luther king'le ilgili christmas'ta çıkan ve oskar ödülüne de koşan selma filmini izleyenlerin sayısına bakın. o sayının dört katından daha fazla insan amerikan hapishanelerini anlatan netflix belgeseli 13th'i izledi. eğer bu hikayeleri daha fazla insana ulaştırmak için anlatıyorsam, gerçekten de, başka hiçbir şeyin önemi yok.

    elizabeth banks: benim gibi romantik komedilerin içinde büyümüş biri için bu filmlerin stream ile geri dönüşünü görmek gerçekten de mutluluk verici. insanlar bu filmleri seviyor ama stüdyolar yapmayı bıraktı, ve stream platformları onları tekrar canlandırdı. bu, büyük stüdyoların artık sinemalar için yapmak istemediği bu tip orta seviye filmleri stream'in nasıl yapabileceğinin bir örneği.

    jennifer salke: diğer tür filmler için de büyük bir fırsat söz konusu, mesela no way out ve basic instinct gibi film endüstrisi tarafından yolun kenarında bırakılan seksi gece yarısı kaçamağı filmleri.

    jessica chastain: film stüdyolarından hiç şans alamayıp netflix ve amazon'da işlerini yürüten bir çok kadın film yapımcısı gördüm. bu yüzden film endüstrisinin şu an almakta olduğu yeni şekilden çok ama çok mutluyum.

    scott stuber: bence devasa bir global seyirci varlığının ve los angeles ya da new york'taki birinin zevklerinin, fransa ya da güney afrika'daki birinin zevkleriyle aynı olmadığının farkında olmak gerek.

    kumail nanjiani: geçenlerde büyük filmler yöneten bir arkadaşımla bardaydım, ve tuvalet için sıra beklerken bana sinema salonlarının ortadan kalkacağını söyledi. "çocuklar artık film izlemiyorlar, youtube izliyorlar" dedi. bu bana çok çılgınca geldi. sonra, "bak şimdi" diyerek sırada önümüzde duran bir kıza, "afedersiniz, favori filminiz nedir?" diye sordu. kız, "film izlemiyorum" dedi. tamamen rastgele bir kişiyi seçmişti ve kız da 25 yaşlarında falandı, hani çocuk falan da değildi. biz de, "peki, arkadaşlarından hiç film izleyen var mı?" diye sorduk. kız, "pek sayılmaz" dedi.
    bir gerizekalı gibi görünmek istemem, çünkü youtube'da olan bitenleri de takip etmeye çalışıyorum, ve orada kameraya bir şeyler anlatan bir sürü insan var, fazlasıyla şahıs odaklı. ben ghostbusters ve gremlins ve indiana jones falan izleyerek büyüdüm. youtube izleyerek büyümüş olsaydım, filmleri sever miydim bilmiyorum.

    jennifer salke: eğer ihtiyaç duyarsak filmleri sinema salonu için vizyona sokabiliriz, ama burada hedef gerçekten de seyirci odaklı. kimse filmin üç ay ya da daha fazla sinema salonunda beklemesini istemiyor.

    j.j. abrams: cini tekrar şişeye sokamazsınız. eğer bir filmi izlemek için evden dışarı çıkamayacak ama premium ödeme yapmaya hazır insanlar varsa bu parayı masanın üzerinde bırakmaya benziyor.

    barry jenkins: bu geleneklerin bazılarını korumanın yollarını bulmalıyız. bu yüzden bir film için sinema gösterimi yapılmasının akademi ödülleri için her zaman gerekli bir nitelik olacağını düşünüyorum. gerçekten böyle düşünüyorum. ama hey, belki de ben bir dinozorumdur.

    franklin leonard: akademinin ortak bir üyesiyim ve genel olarak oscar ve akademinin, nerede olurlarsa olsunlar, olağanüstü filmleri takdir etmesi gerektiğini düşünüyorum. oscar'ların özel sinema salonlarına açılan filmlerle sınırlı olması gerektiği fikri, bana göre sanatsal özelliklerine göre değerlendirilebilecek film sayısını sınırlıyor.

    tom bernard: bir film nerede olmalıdır? televizyonda mı yoksa sinema salonunda mı? akademideki insanların karar vereceği şey bu. filmin sanatsal yönünün ve sanatçının onu izlenmesi için nasıl yaptığının farkında olmamız gerektiğini düşünüyorum.

    jessica chastain: karmaşık bir mesele çünkü bu konuyu gündeme getirenlerin çoğu 1970'lerde aktif olarak film yapıyorlardı. o yıllarda en iyi film oskarını alan filmlere ve gişede zirveyi alan diğer filmlere bakıyorum; şu anda olmakta olan işlerden çok daha farklı bir tablo görüyorum.

    ava duvernay: kalıplar çoktan ters yöne doğru gitmeye başladı bile ve bu nedenle artık işe yaramayan eski sistemlere takılıp kalan insanlar var. bu odaların bazılarında bulundum, insanların söylediği bazı şeyleri okudum ve diyorum ki kendi yıkımınıza katkıda bulunuyorsunuz. bu mecranın geleceğini, bu mirası umursadığını söylediğinde, sonra ne olacağını düşünmek zorundasın, ve yeterince insanın bunu yaptığını düşünmüyorum.

    joe russo: bu yeni kitle bir “stranger things” sezonunu tek oturuşta izliyor ve bu onları kendilerini teslim ettiklerinde tamamı iki saat süren bir şeyden daha fazlasını almayı beklemek konusunda eğitiyor. iki saatlik, kapalı uçlu bir filmin bu gelecek nesil için baskın bir hikaye anlatımı olacağı konusunda şüpheliyiz. onlar daha farklı bir şey arzu ediyor.

    jeffrey katzenberg: quibi ile (mobil için hazırladığı yeni stream hizmeti) yapmaya çalıştığımız film anlatısındaki gelecek jenerasyonu yakalamak. ilk jenerasyon sinema filmleriydi, ve temelde sinema salonlarında oturup izlenmek üzere yapılan iki saatlik hikayelerdi. film anlatımındaki bir sonraki jenerasyon televizyonlardı, temelde birer saatlik bölümler olarak tv setinde izlenmek üzere tasarlanmışlardı. ben üçüncü jenerasyonun bu iki fikrin bileşimi olacağını düşünüyorum. iki saatlik hikayelerin 7 ila 10 dakikalık bölümler halinde verilmesi. biz aslında uzun metraj bir filmi küçük parçalar halinde veriyoruz.

    ava duvernay: küçük yeğenlerim, geleneksel yöntemlerle ürettiğimiz içeriğe pek aldırmıyorlar. yeğenim herhangi bir yerde oturup saatlerce telefonundaki, instagram'ındaki igtv'yi izleyebilir, ve izledikleri de temelde hiçbir şey hakkındaki küçük klipler. bu yüzden, insanların belirli biçimler ve sunumlar konusunda çok katı ve sabit fikirli olduklarını duyduğumda aklıma “old man yells at cloud” (yaşlı adam buluta bağırıyor) adlı simpsons bölümü geliyor.

    lena waithe: jordan peele'yi gereğinden fazla gaza getirmek istemem, ama get out işleri değiştirdi. gerçekten de! film sistem için büyük bir sürpriz ve hatta şok oldu. ve endüstri bu konuda rakamları gözardı edemez.

    kaynak: https://www.nytimes.com/…op stories&pgtype=homepage

  • birisi bir şey ikram ettiğinde otomatikman yok ben istemiyorum demektir. halbuki başkalarının elindekileri görünce bakakalan çocuklardandır o insan.

    sonradan kazanıyor insan, parası da oluyor, imkanı da. ama bir iz mutlaka kalıyor.

  • ben, kalorifer tesisatını değiştirdim!

    yorgun argın geldim asansör beklerken apartmanın giriş katındaki teyze seslendi bana. kimi kimsesi yok biliyorum. adamakıllı parası da yok "kombi çalışmıyor bi bakar mısın?" dedi. geçiştirecektim ama hava eksi sekiz derece! kombisi yanmazsa teyzeye ne olur?

    içeri girdim bi baktım kombinin basıncı düşmüş su bastım kombiye. iki üç dakika lafladık. bu arada bi baktım ki mutfaktaki kalorifer borusu arkadan çatlamış. yerlere şıp şıp su damlıyor.

    "teyze boru çatlamış çalışmaz bu kombi" dedim. teyzenin anlamaz bakışlarıyla birlikte sucumu aradım. durumu anlattım.

    "abi şunları, bunları satın al ben yarın gelirim." dedi. not aldım. "borcumuz ne olur?" dedim.

    "5.000 olurda sana 4'e yaparız" dedi. o an kafamda 5.000 lira kazanmak için kaç saat çalışıyorum diye düşündüm. düşündüm. düşündüm.

    adamı iptal ettim. bi anlam veremedi.

    gittim sucunun dediği malzemeleri almaya. dört - beş dükkan gezdim. en sonunda açık bi nalbur buldum aldım dediklerini fazla fazla.

    450 lira tuttu! (o da çok ya neyse)

    geri geldim evime çıktım. yemeğimi yedim üstümü başımı değiştirdim. pcyi açıp youtube a girdim. beş on video izledim. pc ile birlikte teyzeye geri indim.

    teyzeye dedim ki "çayın var mı?" kafasını onaylar anlamda salladı.

    önce suyu kes peteği sök...

    adamın istediği şeyleri aldıkta bende boru kesme makası yokki!

    geri çıktım komşuları gezdim bulamadım. bir bıçağı ocakta ısıtıp boruyu kestim. ama bu sefer de peteği bağlayacak kadar pay kalmadı. boruları birbirine bağladım. kombiyi yaktım çalışıyor.

    teyzeye dedim ki "bugünlük bu petek iptal, gece yatarken mutfağın kapısını kapalı tut. yarın hallederiz."

    çünkü malzemelerim eksik, ertesi gün temin etmem lazım.

    teyzeyle çay içtik, lafladık.

    teyzenin evi ısınınca çıktım yukarı.

    ertesi gün iş yaparken bir yandan yeni videolar izledim. bu sefer eksik parçaları nasıl yapacağımın planını yaptım. almam gereken ekstra parçalar vardı.
    teyzeye geri gittim.

    yeniden yapmaya başladım. bi sonraki çay molasına kadar tamamladım. tekrar denedim çalışıyor!

    bu arada şunu söylemem gerekir ki, kombi - petek - ısınma gibi alanlarda herhangi bir bilgi birikimimde yoktu. youtube sayesinde 4000 lira masraftan kurtuldum.