mahmut abi

  • 71
  • 2
  • 0
  • 0
  • 2 hafta önce

türk devrimi

bazen hayal kuruyorum. neyi yanlış yaptığımızı düşünürken başarılı modeller üzerinden karşılaştırma yapmak yarar sağlıyor. o yüzden güney kore ve japonya'dan da kopya çekiyorum biraz. ortaya şöyle bir tablo çıkıyor:

ülkede sanayi seferberliği başlamış. kağıt, şeker, dokuma, tütün, cam, uçak, maden, savunma... alanlarında 10 yıl içinde onlarca fabrika açılmış. bu fabrikalar ülkenin dört yanına yayılmış, tek noktada birleştirme kolaylığına gidilmemiş. rekabetçilik için ihtiyacımız olan demir yolları tam gaz devam ediyor. barajlar kuruluyor, tersaneler açılıyor. her adım hem sanayileşmeyi hızlandırıyor hem dışa bağımlılığı bir bir azaltıyor. bir de şehirden köye göç olmuyor, her bölge orada yaşayan insanıyla kalkınıyor.

ihtiyacımız olan tecrübeli teknik eleman için muhteşem bir sistem bulunmuş. buna göre devlet ilave kaynak yaratmadan köyün kaynaklarından faydalanarak kuracağı okullarda bulunduğu bölgenin şartları ve üretim kabiliyetlerini gözeterek bir eğitim verecek. buradan mezun olanlar 20 yıl burada kalacaklar ve daha fazla kişi yetiştirecekler. sistem ön görülebilir şekilde hiç bir ekonomik külfet yaratmadan ve binlerce yetişmiş elemana ihtiyaç duymadan hem kendine yetiyor hem de çığ gibi büyüme potansiyeli var. insan gücünü de mükemmel şekilde hallettik.

şimdi bu sistemi geliştirmeye devam ederek 1965'lere gelelim. mevcut durumda köy okulları sayesinde tarımda patlama yaşanmış. zaten iklim özellikleri, endemik türler, ürün çeşitliliği ile var olan avantajımız, tarihimizde ilk defa bilimsel yöntemlerle pekiştirilmiş. tarım alanında tamamen kendimize yettiğimiz gibi, en önemli ihraç kalemimizi de oluşturmuşuz. fındık, üzüm, tütün, domates, kayısı, incir, zeytin, pamuk, antep fıstığı ürünlerinde dünyada tekeliz. bu yakaladığımız zeki gençliğimiz sayesinde sadece bunları ham olarak satmayı değil, işleyip ürün haline getirdiğimizde yaratacağımız ilave kazancı da fark edebilecek algı seviyesinde olduğumuzdan bu konuda da boş durmadık haliyle. sadece zeytin satmıyoruz, zeytin yağında da markayız. sadece pamuk satmıyoruz. o pamuğu dokuyoruz, markalaşıyoruz, türk malı kıyafet ile de tekel haline geliyoruz. bu her ürün için yapılabilir. klasik nutella örneğini de verip daha da uzatmayayım burayı.

şimdi her ne kadar fabrikalarımız ve zeki mühendislerimiz olsa da, batının bizden 200 yıl önce başladığı sanayi ürünleri alanında ister istemez bazı sıkıntılarımız var. mesela, demir yollarındaki mühendisleri toplayıp bize motor yapın diyoruz, yapıyorlar. bize uçak lazım deyince o uçağı uçurabiliyoruz. ama bu alanlarda sivrilmek ve batıya tam anlamıyla kafa tutabilmek için bir şeyler eksik. gerçi emperyalizme karşı verdiğimiz mücadele, eğitim seferberliğimiz, 2. dünya savaşı sırasındaki tarafsızlığımızla dünyanın saygısını kazandık. bu anlamda üniversite kürsülerimiz alanında en yetkin akademisyenlerin bulunduğu noktadalar. ama benim demek istediğim bize sayıca oldukça fazla bilgili, yetkin, tecrübeli mühendis ve teknik eleman gerekli. bu nedenle almanya'ya gönderdiğimiz iş gücümüzü köy enstitülü mezunlarımız arasından seçtik. bu vatanseverler almanya'ya gitmeyi ülkeye faydayla bir görüyorlar. bunun da meyvelerini 1970'lerden sonra bu kişilerin bizim fabrikalarımıza yüksek teknik bilgi ve tecrübeyle geri dönüp milli seferberliğe katılmalarıyla aldık. artık 1975'lerde türkiye ürettiği sanayi ürünleriyle yarışta olduğunu kanıtladı.

1980 itibariyle olan tabloda devrim arabalarımız dünyanın 80 ülkesinde yollarda, askeri hava filomuz tamamen kendi uçaklarımızla kurulmuş, türk hava yolları sektörün öncüsü olarak faaliyet gösteriyor ve bu sıralar tek rakibi pan-am. bandırma füze kulübünde uzaya hayvan çıkarıp sağ şekilde indirmemiz ile oluşan ilgi güzel kullanılmış ve uzay ajansımız aktif şekilde çalışıyor. her şey çok güzel oluyor.

tabi yaşanan bu ekonomik atılım ve millileşme süreci sadece kendini sanayi ve üretim anlamında göstermeyecek. bunun sanata, sosyal bilimlere, türk kimliğine olan müthiş etkileri de bu süreçte eşit şekilde gelişmeye devam edecek. bu konu bence apayrı bir yazıyı hatta filmi falan hak ediyor ama şu kısa örneği verip geçeyim. anadolunun ortasında, o köyün çocukları antik yunandan sonra bu topraklara ilk anfi tiyatroyu inşa edip tragedya sahneliyorlardı 1940'ta.

üzerine ayrıca düşünülecek diğer bir başlık da nüfuzumuzu geliştirdiğimiz ülkelerle ilgili olmayı hak ediyor. türk tarih kurumu ve türk dil kurumu'nun sadece ilk dönemki heveslerine ve icraatlerine bakacak olursak eğer, bizim başarımız sadece türkiye'nin değil, tüm türk milletinin birlikteliği, ortak kökeni, tarihine dair bilgisi ve kendini ait bulduğu kültürel zemin alanında belirleyici olacaktı. burada klasik turancı teorilerinden bahsetmiyorum. almanya-avusturya ilişkisi nasılsa, rusya ile slav toplumların ilişkisi nasılsa bizim de öyle olacaktı diyorum.

şimdi son olarak 1990 ve milenyum ile çok uzatmadan bitireyim. bu dönemde aselsan ilk cep telefonunu üretti ve bu treni müthiş bir şekilde yakalamış olduk. şu aşamadan sonra biraz kolaycılıkla samsung'un aselsan olduğunu düşünüp sadece bunun yaratacağı etkiyi görebiliriz.

böyle bir devrimdir işte türk devrimi. hayali mutluluk verir, gerçeğiyle yüzleşmek biraz can yakar. bizden yıllar sonra sisteme dahil olmuş, hiç bir tarihsel başarısı ya da demokrasi denemesi olmayan milletlerin yakaladığı hızlı ve orantısız başarıları üzerinden kendi hatalarımızı sorgulatır. 19 mayıs'ın 100. yılında konuşan abdulhamit'imiz ile vurur yüzümüze neler başardığımızı. iyimser olamıyorum ama ümidimi de kaybedemiyorum. bir kere yandı bu ateş, parlaması zaman alsa da sönmemeyi bilir en azından.

devamını okuyayım »