şükela:  tümü | bugün soru sor
  • mustafa inan tarafından yazılan makalenin metni ;

    '' eski çağdan beri insanlar etrafında cereyan eden hadiseleri büyük bir merakla takip etmişler ve bunları kavramak için geniş gayretler sarf etmişlerdir. bilhassa olayların sebep ve gayeleri onları çok ilgilendirmiş ve her hadiseye ayrı bir mana vermek için uğraşmışlardır. ilk çağlarda, insanlar daha ziyade, kendileri için tehlikeli olan hadise ve varlıklardan büyük bir korku ve dehşet duymuşlar, bu sebeple daima olayları bir sebep-netice zinciri içinde görmek istemişler ve eserden müessire gitmenin yollarını aramışlardır ; fakat her zaman sorunlarına kendilerini kolaylıkla tatmin eden bir cevap bulamadıkları gibi olayların gayesine ve esasına inmenin de hiç bir zaman kabil olmadığını görmüşlerdir. bütün bu düşünceler, insanı kendi dışında ve kendisinden üstün bir kudrete sahip bir varlığın kabulü fikrine götürmüştür. bazı sınıf olayları artık bu üstün kudretin iradesine terk ederek dışlarında tasavvur ettikleri bu kudrete karşı başlıca iki esaslı his beslemişlerdir. bunlardan biri ‘’korku hissi’’ diğeri de ‘’hayranlık duygusu’’dur.

    bir taraftan nefsinin idamesi için duyduğu endişe, diğer taraftan üstün kudrete olan hayranlık ve sevgi hisleri dolayısıyla, insanlar daima bu üstün kuvvetle bir münasebet tesisine çalışmışlardır. esasen dinden de anlaşılan şey insan üstü olan varlıkla münasebettir diyebiliriz. dün bu münasebetleri ifadelendirmek için bazı iman ve akide esasları koyduğu gibi ayrıca yaradılış sırrı, ahret fikri/tarzında metafizik problemler diğer bir ifadesini ona karşı beslenecek teslimiyette ve ibadette görür.

    bu suretle ana hatlarını çizdiğimiz din fenomenleri yanında bir de ilimden ne anladığımızı ifadeye çalışalım. insanlar, asırlar ilerledikçe, çevrelerini daha iyi tanımışlar, hadiselerin cereyan tarzını analiz etmişler ve bazı belirli şartların hep aynı sonuçlar verdiğini müşahede etmişlerdir. bu suretle tabiat kanunlarına varmak, bir çok hallerde, kabil olmuştur. olayların derinine inen insanlık, elde ettiği bu bilgiyi tatbik ederek tabiat kuvvetleri ile daha iyi mücadele imkanını bulmuştur.

    yalnız ilmin çevresi genişledikçe ve kendine has metodu ile izah ettiği olaylar arttıkça bunu ihate eden meçhuller alemi de büyümektedir.

    bu keyfiyet güzel bir şekilde şairin şu iki mısraında ifadesini bulmuştur ;

    ''deme insana malum olmadık mana mı kalmıştır ?

    eğer meçhul ararsan her işin encamı kalmıştır. ''

    ilim ilk zamanlarda bilhassa on sekizinci asırda, elde ettiği başarıya güvenerek, her şeyin ''neden''ini bulacağını ve bu şekilde olayların derinine nüfuz edeceğiniz zan ve tahmin ediyordu. sonradan anlaşıldı ki hadiselerin ''neden''i yerine ancak ''nasıl'' cereyan ettiğini anlamak kabil olmaktadır. ilim kendisine gaye olarak bu muvaffakiyet temin eden hedefi seçmiştir. hadiselerin ''neden''ini başka disiplinlere bırakmıştır.

    olaylar esas itibariyle çok karışık olduğundan bunların ilim metodları ile analizi yapılarak derinliklerine nüfuz etmek güçtür. zira ilmin inceleme metodunda daime şu tehlike vardır : hadiseleri kavramak için onu analiz etmek, ayırmak, yarmak ve bozmak lazımdır. bu şekilde bozulan tabiattan esasa geçmek ve prensip itibariyle kabil değildir. o halde tetkik daima bir tahriple iştirak halinde olduğundan esasa erişmek bir hadden fazla kabil olmamaktadır. diğer bir tabir ile tabiat kendi sırlarına, bizim nüfuz etmemize, bir hadden fazla müsaade etmemektedir. ''gayri muayyenlik'' prensibi ile fizikte ilk tatbik sahasını bulan bir disiplin yukarıdaki düşünceden doğmuştur. o halde ilin ne kadar ilerlerse ilerlesin, metodların kendini tahdid edici dolayısıyla her şeye nüfuz etmek kabil olmayacak gibi gözükmektedir.

    ilmin diğer esaslı bir karakterine de burada temas etmek yerinde olur. ilim ilerledikçe çeşitli kollardaki varılan neticeler birleştirilmekte ve tabiatı izahta bir vahdete doğru gidilmektedir. bugün bir ilim adamının önemli gayesi olayları bir ahenk ve bir insicam altında görebilmektir.

    bununla beraber ilim ve bilhassa teknikteki baş döndürücü ilerlemelere rağmen bütün sorulara cevap vermek kabil alamamaktadır: insanlar bazı çeşitli hakikatlere ulaşmayı, ilim metodları dışında, başka şeylerle arayacaktır. din ve ilim iştigal sahaları bakımından birbirinden farklı iki müessesedir. onun için birinin sultasının değeri üzerinde tesisi doğru neticeler vermez, bunu bize kültür tarihi göstermektedir.

    masonluk bir dine salik olan kimseye kıymet verir, zira takrir eder ki doğru ve iyiliğin menbaına ancak bu imanlı kimseler erişebilir.

    aynı zamanda masonluk dinler arasında bir tercih de yapmaz ve yine takrir eder ki yalnız ilim metodları ile bir dini diğerine tercih etmek kabil değildir. çünkü ilim metodları bu sahalarla meşgul olmaz.

    akıl ve tecrübeye dayanan ilim ile esasını iman teşkil eden din daima farklı iki müessese olarak kalacaktır.

    şunu da açıkça itiraf etmelidir ki tabıatın olayları arasında değişmez ve güzel ahengi gören ilim adamlarının bir çokları aynı zamanda imanlı kimselerdir, fakat salik oldukları din muayyen bir çerçeve ile hudutlanmış bir akide sistemi olmayıp kendisine hastır.

    zaten umumiyetle her kültürlü ve düşünen bir insanın iman sistemi de muhakkak kendine has olması icap eder kanaatindeyim.''