şükela:  tümü | bugün
  • öncelikle odunculuğu bırakın.
  • bugün bir tiyatro oyunu sonrası metro beklerken tanıştığımız bir arkadaşın düşüncelerini aktarayım sizlere... tavsiye olmaması adına.

    bir oyuncunun sahnede rahat oynayabilmesi için özgüven gerekliymiş, özgüveni sağlayan 2 şey de içki ve fularmış. evet yanlış okumadınız. iyi bir ipek fulardan örneğin, parfüm kokusu 3 gün çıkmazmış. ben bilmiyordum, neyse konumuz bu değil. oradan yayılan koku oyuncuya sahnede özgüven verirmiş. veyahut da işte sahnede içki içecek... yoksa repliklerini nasıl hatırlasınmış, beklesinmiş ki sufle versinler...

    sevgili genç arkadaşlarım böyle şeyler duyarsanız inanmayın. kolay mı öyle çıkalım sahneye, oyun sırasında içersek tamamdır, oyunu kurtardık demek.

    ben oyuncu değilim hatta bambaşka bir meslektenim. fakat uzun yıllardır sıkı bir şekilde oyun takip ederim. gereksiz yere kafa yormuşluğum oldukça fazladır, izleyicilikten öte bir pozisyonum olmamasına rağmen.

    diyeceğim o ki, manken bozması oyuncu(!)dan geçilmeyen güzel ülkemizde oyuncu olmak istiyorsanız kitap okuyun. bol bol oyun seyredin. algınızı genişletecek ne varsa işte. felsefeden haberiniz olsun. nietzsche deyince he işte kafir ateistten fazla diyecek sözünüz her zaman olsun. heyecanınızı kaybetmeyin. sahneye çıktığınızda tabii ki ödünüz patlayacak. kitap demiş miydim?

    sonuç olarak: fular'dan gelecek özgüveni sikeyim!
  • üç takla atıp kendi etrafınıza dönerek gıdaklayın ve bu sırada kıçınızı kaşıyın. ben denedim oldu, oynuyorum şıkıdım şıkıdım, hayati tavsiyelerdir.
  • kelime dağarcığınızı geliştirin,insanlara bir şey sormaktan , söylemekten çekinmeyin.ses tonunuzu kıçınızdan çıkar gibi değil de kendinize güvenerek çıkarın,hayatın her döneminde.kendinize güvenin ve rahat olun.sahne sizindir.
  • benimki tavsiye değil belki ama buraya yazmazsam çatlayacağım bir durum. her film izleyişimde içimde çok garip bir his oluşuyor. o filmden hiç kimsenin etkilenemeyeceği kadar etkileniyor üzerine (dramsa) ağlıyor, komediyse kendimi aynanın ya da perdeleri kapalı odamda o karakteri taklit edip ona yeni bir hikaye ve replikler kazandırmaya çalışırken buluyorum. sonra düşünüyorum bu işi ve diyorum ki "neden gerçeği gizliyorsun ki, yazılımcı olduğunda mı yoksa tam olarak benliğinin seni çektiği bu adını bile bilmediğin işte mi mutlu olacaksın?" ikincisini düşündüğümde gözlerim parlıyor, görüyorum, heyecanı ve sahnede kendimi hayal edebiliyorum tüm hayatım boyunca (öyle uzun bir hayattan bahsetmiyorum :)) buna hazırlandığımı hissediyorum. sonra "o" işin adı aklıma geliyor. """oyunculuk""" . bi iç çekiyorum çünkü korkutuyor. türkiyedeki piyasayı az çok biliyorum. babam bu işlerde çok hayal kırıklığına uğramıştı. onun gözündeki o ışıltının nasıl söndüğüyse çocukluk travmalarımdan biri sayılabilir. ama çok net ve anlamsızca hissettiğim bir şey var ki durduramıyorum,, ki korkarak ve heyecanlanarak hissettiğim bir şey,, ((değişik!)) ne yaparsam yapayım kendimi o sahnede bulacağım...ve her gece hayallerle beynime kazınıyor. bu aşk gibi bir şey. canımı acıtacak ama ben canımı acıtacak ve beni yoracak anlamı bulduğum için seviniyorum. sadece o coşku içimde kalsın yeter.
  • sözlük'te var güzel entryler bununla ilgili. ben de az çok oyunculuk yapan biri olarak bir şeyler söylemek istiyorum.

    öncelikle şunu unutmayın. iyi oyuncu; her şeyi biraz bilen, rol yapmayı çok iyi bilen kişidir. ben demiyorum. müşfik hoca derdi.

    rol yapmak öğrenilebilir bir şey değil. en azından ben sonradan öğrenen birini görmedim hiç sektörde. rol yapamayan çok gördüm ama. ülkemizde yapılan çok büyük bir yanlış var. "abisi, x çok güzel taklit yapıyor. onu da oynatsana dizilerde." bunu çoğunuz için ya kullandılar ya da mutlaka duymuşsunuzdur. adam gergedan sesi çıkartabiliyor diye "oha çok yetenekli, kesin oyuncu olmalı" diyorlar. herifin de hayallerine yön verip hayatını sikip atıyorlar. abi taklit iyidir, güzeldir de oyunculukla gram alakası yok. ayrı bir şey. yani bir sanat dalı falan bile demeyeceğim fakat yetenek işi yine de ona lafım yok. benim lafım bu işin çok kolay sanıldığına ilişkin.

    bu entryyi yazmak haddim değil fakat 2-3 gündür başka bir entryde oyuncu olduğumu yazdığım için çok fazla mesaj aldım "ne yapmalıyım" diyen türde. dilimin döndüğünce -en azından pek elitist, burnu kalkık bir tip olmadığımı düşünerek, biraz daha "bizim" ağzımızla yazabileceğimi düşündüm. burayı sıklıkla takip eden, yazarlık yapan, "kendi isminin başlığına bir şey girilmiş mi?" diye bakan onlarca oyuncu arkadaşım var. onlar da nasiplenir belki. tamam tamam yalan yok amk. ben de bakıyorum. halen bir iki entry var:(

    en kötü huyumuz bir şeye kitleniyoruz abi biz. adamın hedefi oyunculuk, gidiyor gemi mühendisliğini bitiriyor. neden diyorsun, altın bilezik diyor. bu iş meslek değil mi diyorsun ama geleceği yok diyor.

    hacı sen kendine güvenmezsen, olur da yapamazsam "b planım olsun" dersen açık söyleyeyim kimse sana güvenmez. tanıdığım tüm yetenekli oyuncular eline ne iş versen yapabilecek insanlar. sanatsal anlamda yeteneği olan birinin aç kalacağına inanmıyorum ben. yeteneğine güveniyorsan ve içinde oyunculuk varsa ne yapıyorsan bırak ve oyunculuğa odaklan. göte güvenmiyorsan da şimdiden eksile, geç. kusura bakma benim bir seçme şansım olsa seni seçmezdim kendi işime. benim kitabımda senden oyuncu olmaz.

    benzeri bir entry yazdığımı hatırladım. o yüzden bu "duygusal" detaylara girmeyeceğim fazla. zaten o işin bahanesiydi. sabırlı olmayan, sonuca kitlenen kişi de yapamaz çünkü bu mesleği. okumayı, araştırmayı, öğrenmeyi, merak etmeyi sevmeyen insanın da işi değildir bu. o yüzden o tipler sıkılıp gitsin diye girizgâhı uzun tuttum.

    ben alaylıyım. benim ilk girdiğim zamanda fazla göze batmazdı alaylılar fakat hayattaki tek "keşke"m konservatuvar sınavını kazanamayınca pes etmektir sanıyorum. okullular bilir. sağlam bir üniversitenin konservatuvarını kazanamazsanız bile eğer varsa bir ışık, bir sürü özel konservatuvar burs falan vermek için bulur sizi. yedirememiştim ben kendime mimar sinan dışında bir yerde okumayı. o yüzden oyunculukla ya da sanatla ilgili bir üniversite eğitimi almadım. kafama sıçayım. keşke mümkün olsa da üniversite eğitimi alan herkes konservatuvar eğitimi de alabilse. ufku 4-5 katına çıkartan bir şey çünkü kendileri.

    neyse hacılar. oyunculuğu da kendi içinde ayırabiliriz. kamera önü ve sahne oyunculuğu diye. ikisi birbirinden çok farklı. kamera önünde bana dünyanın en zor şeyini yap de (örneğin ciddi bir şekilde yükseklik korkum vardır. güvensiz bir yükseklikte bırak beni, imkânı yok kımıldayamam yerimden. sabaha kadar dururum orada. iş gereği 4. kattan düşme sahnesi çektim. kayıt denmeden önce kimseyle konuşamadım bile. herkes bir şeyler söylerken "kayda girin" diyebildim sadece. hoca sağ olsun bilir biraz beni. girdi kayda, atladım ikiletmeden. yakınları falan çekerken de aynı hesap devam etti.) mutlaka yaparım ama sahneye çık de beni kuliste zencilere bafiletseler sahneye adımımı atamam. çok sarhoş olmam gerek. o da sadece kendi yazdığım tek kişilik oyunlarla falan mümkün. racona ters, tiyatroya giderken ya da sahneye çıkarken alkol alınmaz. o yüzden tiyatroda değil barlarda falan oynarım oyunumu ancak. ikisi çok farklı meslek yani anlayacağınız. bakmayın bizim aç gözlü oyuncularımıza. her hıyara tuzla koşarlar, sonra ben dt oyuncusuyum falan diye sette artistlik yapmaya çalışırlar. siktir git sahnede oyna o zaman dediğinizde de mal gibi kalırlar.

    benim tırnak içinde ehli olduğumu düşündüğüm alan kamera önü oyunculuğu. yani iyi olduğumu düşünmüyorum, kendimi sevmem ekranda falan ama yapıyorum işte. en azından para kazanıyorum. kamera önü oyunculuk için birkaç piçlik anlatacağım.

    öncelikle ajans kısmına girelim. ben pek bilgili değilim bu konuda. ilk işim hatır gönül falan kafasıyla başlamıştı. oradan kurdum bağlantılarımı da yürüdüm. herkesin bildiği bir şey söyleyeceğim. ajans sizden hiçbir şekilde para almaz. ne olursa olsun. bunun istisnası yok gençler. sizden para isteyen ajans net dolandırıcıdır. ajans seçimi için dizilerin roll caption'ları nı izleyin. cast ajanslarının yazıldığı bir bölüm vardır. aktif, iyi iş yapan 3 dizinin çalıştığı ajanslar genelde iyi bir ilk adımdır. genelde size şu söylenecek. daha işin başındasın, paraya takılma. evet takılmayın fakat hakkınızı da alın.

    diyelim ki başladınız işe. benim diyen tevazu sahibi insanın dahi götü ışık hızıyla kalkar biraz oynamaya başladıkça. aslında çok bıçak sırtı bir konu bu. fazla tevazu da fazla göt kalkıklığı da iyi değil. bana soracak olursanız kendinize, oyununuza güveniyorsanız bi tık göt kalkıklığı daha mübahtır. en basitinden, sette sorunlu oyuncu bekletilmez. ekiple can ciğer olan oyuncu bekletilir genelde. sektörde çaycısından yapımcısına kadar herkesin en iyi bildiği şey "adamına göre muamele"dir. nazı geçen insanları iyi seçmek önemli. bir kere nasıl başlarsa öyle gider. götü kalkık biri, işsiz kalıp da sevgi kelebeğine dönüşünce "heh, sike sike yola geleceksin" diye, sevgi kelebeği gözüküp fanlar falan çoğalınca götü kalkan biri de "hmm oynamış zamanında orospu çocuğu" diye gömülür, itibar kaybeder. benim düşüncem kendiniz olmanız yönünde. zaten işiniz bir karakter yaratıp ona belli zaman aralıklarında bürünmek. kendinize çakma karakter yaratıp da yeteneğinizden yemeyin boşuna. tüm enerjiniz kamera önüne kalsın. kamera arkasında net olun. iyi ya da kötü herkes kabullenilir zaten.

    bu son yazdığımın en büyük örneği tamer karadağlı. yazık, adama seksi falan imajı çizdiler. kendini seksi, cool falan göstermekten kamera önüne yetenek bırakmadı. en sonunda haluk'a yapışıp kaldı. onda da görüyorsunuz. haluk'u değil de tamer karadağlı'nın haluk rolüne bürünmesini izliyoruz.

    ben şunu gördüm, bu işin içindeyseniz bir şekilde en güzel masalara siz oturuyorsunuz, en güzel kadınlarla siz yatıyorsunuz, en güzel hediyeleri siz alıyorsunuz, en güzel fanlar sizinkiler oluyor... bir insanın isteyebileceği her şeyin en güzeli zamanla zaten kendiliğinden oluyor. bunlara da enerji harcamaya hiç gerek yok. bunların hepsi zamanla olacak şeyler. geçenlerde benzer bir entryye bir oyuncu mesaj atmıştı. "hangi dünyadan bahsediyorsun yalancı pezevenk" diye:) haklı kendince ama mesleğe olan dikkatinizi başka bir şey dağıtmazsa mutlaka oluyor bunlar. yaşamasam yazmazdım. ilk tanındığım zamanlarda karı kız peşine düşüp tüm dikkatimi o konuya harcadım. 2 yılıma mâl oldu. sonra mesleğe yoğunlaşınca anladım ki bu işin meyveleri zaten akışına bırakınca oldukça bereketli. maddiyat, gezme tozma falan kendi kendine gelecek kankalar. bi sabretmeyi bilin.

    bak bunun tersi de var. konsantrasyonu o yöne kaydırmakla "hırs" arasında çok ince bir çizgi var. hırs kibiri getirir, kibir kıskançlığı, kıskançlık hasetlik doğurur derken bir anda "lan o kadar da uğraştım, benden bir bok olmuyor" dersiniz kendi kendinize. en yakın arkadaşlarımdan biri bu yolda piç oldu. 5 yılda 5 menajer değiştirdi hırs uğruna. 3 yıldır da işsiz. adam bana "alkol alıyorsun her gün ciğerlerine yazık. sen oyuncusun" falan diyordu, steroidden karaciğerini bitirdi. şimdi takır takır vücutla sağdan soldan rol dileniyor. youtuber olacak. ilk tanıştığımızda benim üç katım kaşeyle oynuyordu. "ben başrol olcam" diye bir hırs yaptı, kendi sonunu hazırladı. tüm dostlarını kaybetti, güvenilirliği kalmadı falan. bu kadar da çok kafayı yemeyin. herkesin "bak, x'i örnek al. ne güzel sporunu yapıyor, siyasi paylaşımda bulunmuyor, tüm yönetmenlerle, yapımcılarla arayı iyi tutuyor" dediği adam işsiz, her gün içen ben, siyasi paylaşımları gırla olan ben, kavga etmediği yapım ya da yönetmen sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen ben ise yapıyorum bir şeyler.

    dediğim gibi. bıçak sırtı bir konu bu. he biri bugün bana doğrusu ne diye sorsa derim ki işe saygıdan kendine iyi bakacaksın. çünkü özellikle tv'ye çıktıktan sonra sen resmen bir malsın. aracı yapımcı, sahibin kanal, müşteri halk. (buna da kesin birkaç çok bilmiş yazar bir şeyler. rahat olun. biliyorum oyuncunun muhataplarının kimler olduğunu. ben oyuncu için değil, meslek için konuşuyorum şu anda.) bu saydıklarımın malı olduktan sonra da kendini salma lüksün yok. senin sahibin seyirci. seyirci de özellikle tüketim çağında yaşadığımız şu sıralarda gözünün yaşına bakmaz. ebeni siker bir anda göt gibi kalırsın ortada. bu yüzden bir fahişe gibi düşün kendini. giderin olduğu sürece gelirin olur. bu gider six pack değil, büyük memeler değil. bilmem anlatabildim mi. seyirci seni neden seviyorsa onu koru yeter.

    madem seyirci dedik, seyirci faktörüne de girelim biraz. türkiye seyircisi en düz seyircidir. ne sunarsan yer, geçer gider. bu kısa vadede olumlu, uzun vadede olumsuz bir şey oyuncu için. yeteneksizsen falan da yine hayranların olur, adına instagram, twitter falan hesapları açılır. millet pervane olur etrafında. dizin biter, 5 haftadır bunun son kullanma tarihi. ilk parladığım zamanlarda "erken'in küpesi" diye bir twitter hesabı vardı. hem arkadaşlar arasında dalga geçerdim bu hesapla hem de gururumu okşardı inceden. dizi bitti, 3-4 ay sonra bir baktım ki "ekin koç'un adem elması" falan gibi bir şey yapmış hesabı:) bilmem bu örnek anlatabildi mi anlatmak istediğimi.

    ben alkolik adamım. buradan devam edeceğim. tv oyuncusu barların müdavimlere bedava verdiği shot içki gibidir. seversin, bir kere ikram edilince hoşuna gider bazen, ikinciyi istersin falan ama özellikle o shot'ı içeyim diye gitmezsin hiç o bara. sinema oyuncusu rakı gibidir. seveni çok sever, sevmeyeni katlanamaz bile. bazısı da özel günlerde falan, güzel ortam varsa içer. tiyatro oyuncusu şarap gibidir, seveni dıdısının dıdısına kadar takip eder, hangi üzüm hangi ayakla ezilmiş onu söyler, sevmeyeninin varlığından dahi haberi olmaz, alkol aldığı zaman şaraplara dönüp bakmak aklına bile gelmez, bazısı da "ucuz yeaa" diye diye şarapçı olur çıkar. şarap değil, kafa önemlidir onlar için. ertesi gün sarhoş olmak istediği vakit "ya şu şarap iyiydi, gidip ondan alayım" demez. şarap içer ama sikinde olmaz içtiği şarabın markası.

    oyuncu her zaman popülerdir fakat ismiyle değil, mesleğiyle. ismiyle anılmaya başlayınca oyuncu gerçekten bir yerlere gelmiş olur. yine de yukardaki örnekteki gibi. 3-5 kişi hariç kimse oyuncu için bir diziye, filme, tiyatroya gitmez. çerezdir yani hep. ülke için konuşuyorum. "oo şunlar var kesin izleyeyim" dediğin işlere bi bak istersen. ben sayayım ismin izleteceğine inandıkları birkaç iş.

    leyla ile mecnun'dan sonra
    -ben de özledim
    -beş kardeş

    behzat ç.'den sonra
    -46 yok olan
    -reaksiyon
    -adı efsane

    güzel köylü
    -hanım köylü
    -hayati tehlike

    işler güçler
    -kardeş payı
    -çalgı çengi 2
    -düğün dernek 2
    gora
    -sonrakilerin alayı

    aklıma gelen ilk birkaç iş buydu. bunun tek istisnası "kurtlar vadisi" ki onun da son filmle patlayacağını düşünüyorum. bizim kahveci dayıları kaldırıp filme götüremezsin vadi de olsan. kimya dediğin şey bir kere tutar, sonrası da eski sevgiliyle yeniden denemek gibi bir şey olur. hemen her şey aynıdır da bir şeylerin farklı olmasına ihtiyaç duyarsın ister istemez. bu yüzden evde eşin beklerken metresinle geçirdiğin vakit tatlı gelir. hanım aynı hanımdır da evdedir zaten.

    seyirci anında unutur işi de, oyuncuyu da. bu en çok yeni oyuncuları sakatlar. daha doğrusu yeni değil de böyle üçüncü, dördüncü işi yapanları. bunlar yazık, yavrularım kendilerini bir bok sanarlar. her işte kaşe de bi tık arttığı için aylık 10, 15 kazanınca da "tamam ben oldum" derler ama bilmezler ki seyircinin sikinde değildirler. yapımcı da mal mı? sana 3 lira kaşe vereceğine başka bir mal bulup 1 liraya oynatır. böyle bir kısır döngü. sonra o 1 liralık mal 3 lira olunca da tezgahtan onu kaldırıp yeni 1 liralıklar bulmak inanın 1 dakika bile değil. iki gün önce "asistan" aradığımı yazdım. ne mesajlar geldi. oyunculuk yapmak isteyip de menajerliğime sulananlara kadar. bu sadece sözlüktekiler. 700 lira kaşeyle anacastta oynayan arkadaşım var la benim. bir dizide 3-4 kişi dışında tüm cast'ı no name'lerden kursan da sırıtmaz. bir süre sonra iş iyiyse zaten hepsi name olur. iş kötüyse zaten allah'ı oynatsan reyting alamazsın. dediğim gibi. yapımcı senin kaşına gözüne vermiyor parayı. adam mal mı. senin 13 bölümlük kaşenle istemediği kadar insan bulur 39 bölüm oynatır. bir yerlere gelmeden kendinizi bir bok sanmayın yani. bir saniyede silinirsiniz, kimse de dönüp bakmaz "aa x vardı, biz onu mu oynatsak acaba" diye.

    anlayacağınız, bu işte "planlı" davranmak kendi topuğunuza sıkmaktan başka bir şey değil. "ooh benim fanlarım var, sike sike oynatacaklar beni" demeyin. "ooh ben senaristle kankayım, sike sike oynatacaklar beni" demeyin. "ben erken paydos'um, sike sike oynatacaklar beni" demedim hiç. çok yakın bir arkadaşım var. şu an bile onun evinden yazıyorum hatta entryyi. bu bebeyle 10+ yıllık bir yoldaşlığımız var. o da oyuncu. üstüne o da senaryo yazıyor falan. beraber öğrendik her boku. çocuk kendi yazdığı işi almak için uğraşıyor lan şu an. şaka gibi. sadece senaristle çalışıyor senaryo kısmını. ismi geçmiyor hiçbir yazdığı senaryoda. bak olm çocuk kendi yazdı lan kendi karakterini falan ama yapıma deneme çekimine falan gidecek haftaya. şimdi görüyorum da "ben audition mu vercem" diye dolaşan tipler var. çok güzel bir örnek. adam kendi yazdığı senaryoya audition vermeye gidecek. yapımdan sahne atmalarını bekliyor:d kendi yazdığı senaryo için:d komik bir hikaye aslında bu da. yazabilirim bir ara, izin alıp. özetliyor tüm bunları:)

    oyuncu mu olmak istiyorsun, bil hacı her şeyi. torna da bil, inek sağmayı da, ferrariyi kullanmayı da bil römorklu traktör de. senin tek sermayen sensin unutma. sektördeki tüm oyunculara sor, alayı "bağlantılar çok önemli yeaa" falan der, bunu es geçer. evet bağlantılar önemli ama kendini geliştirebilmek de önemli. ben geçen gün çok mutlu oldum mesela. asistan aradığıma dair bir entry girmiştim. bir sürü mesaj aldım "böyle kendini ifade edebilmen çok güzelmiş" falan kafasındaki mesajlardan bahsediyorum. dedim ki demek işe yaramış okuduğum bir şeyler. kendini geliştirmek insanı en mutlu eden şey hele ki meyvelerini alıyorsan. ben şahsen +1 özelliğin her zaman 1000 kişiyi sollayabileceğini düşünüyorum bu işte. o yüzden bu kendimi anlatabilme zımbırtısını görmek çok mutlu etti beni. eğer trollemiyorsa mesaj atan yazarlar tabi:)

    kendini geliştirmek bir salona tıkılıp ağırlık kasmak da değil, eline bir müzik aleti alıp öğrenmeye kasmak da değil bence. yaşamakla beraber default gelen bir özellik. biraz fırsatçı olun. aç olun ki daha sonra kendinizi satabilesiniz. sermayeniz sizsiniz dedim ya, mal da sizsiniz, sermaye de, dükkan da, tezgahtar da, patron da. kârınız da gelecekteki siz. görüyorum eşi dostu magazinde falan. hatta bazen workshoplara gidiyorum. hepsi diyor ki "oyuncu idealisttir, ben oynamak isterim sadece, para mühim değil." hepsine siktir git diyorum. lan ahmet mümtaz taylan "l&m başlarsa beni mendil cebinde sayın, diğerlerini ikna edin" falan diye twitt attı bir iki sene evvel. herkes "işte gerçek sanatçı bu" falan dedi. herif parasını almadan halay bile çekmez emin olun. doğrusu da bu ama işte tersini gösterip milletin gözünü boyamaya ne gerek var? bu oyunculuk denen nane bir meslektir ve para değil rol önemli romantizmiyle sadece fanları ve kendini kandırırsın. para önemli değil diyen her name oyuncuya sözüm olsun. bana ulaşın, sizin cebinizden kuruş çıkmadan gidip "köy tiyatrosu" geleneğini canlandıralım. çemişgezek'te hamlet oynayalım köy kahvesinde. söz tüm masraf ve giderler bana ait. yalanlarınızı sikeyim sizin ben.

    evet dostlar, bu işin parası iyi. hiçbir şey kazanmasan 5 kağıt girer cebine ama para için bu işi yapacak babayiğit tanımadım ben. para için girip de arkasına bakmadan kaçan çok insan gördüm ama. herkese "rol yapmak" kolay geliyor çünkü yalan söylemeyi seven bir milletiz. 10 yaşındaki çocuk da 50 yaşındaki adam da tek ayak üstünde 40 yalan atıyor. inandırdığını sanıp mutlu oluyor üstüne üstlük. düşünsene birisi "şöyle şöyle yalan söyleyeceksin" diye eline adına senaryo dedikleri kağıdı tutuşturuyor. ne güzel lan. kendin de uydurmuyorsun. sen zaten bunu yıllarca yapmışsın üstelik "senaryo"yu da kendin yazmışsın. bundan kolay ne olur dimi... di değil işte:)

    1 sayfayı 1 saatte çekeriz ortalama, onu da maksimum 1 dakikada izlersiniz siz. bunu çoğunuz duymuştur da o 1 saat öyle "çok güzel oldu, yakınları alıyoruz"la geçmez. devamlılık diye bir şey vardır örneğin. çoğu oyuncu burada patlar. işin ilk aşaması bu. genelde ne yaptıysan -kıçını mı kaşıdın, kaşıdıysan sağ elinle mi kaşıdın, hangi lafın hangi kısmında kaşımaya başlayıp hangi kısmına kadar kaşıdın- aynısını yakında da yapman gerek. yere marker konur, marker'a bakmadan marker'ı görmen gerek, sahne sırasında oyuncuyla oynarken kamera arkasını bakmadan görmen gerek. kameraya düzgün görüntü vermen gerek, fluya düşmemek için kafanı sabit tutup da oyununu vermen gerek, karşındaki bozabilir her an, o bozsa da senin konsantrasyonunu bozmaman gerek falan filan. bu anlattıklarım sadece tek bir sahne için geçerli. daha doğrusu, iyi bir oyuncunun yakınının alınması, açısı boku püsürü dahil 1 sayfalık sahne için, maksimum 10 dakikadır. o 10 dakikada oyunu stabil tutup da kamera arkasının istediği her şeyi yerine getirmek falan yorar insanı. zor sahnelere girmiyorum bile.

    duyguları çok yoğun yaşarız biz. mesleki deformasyon olsa gerek. aşk, nefret, sevinç, hüzün falan. millet 1 birim yaşıyorsa oyuncu en az 5 birim yaşar bunları. işi duygularla çünkü. o duyguları kontrol ede ede laçkalaştırıyor bir süre sonra. iki arkadaşım vardı. işin esas oğlanla kızı. 2. bölüm çıkmaya başladılar, 4. bölüm ayrıldılar. bebe hayvan gibi severken kızın hiç sikinde bile değildi durum. adam 80 bölüm kızın aşkından yanarken bir yandan da öpüşüp möpüştü kızla. 1.5 yıl lan. çok zor hacı. aşık olduğun kadını öptüğünü düşün, 10 saniye sonra da setin ayrı köşelerine gidip oturduğunuzu düşün. diyorlar ya deli işi diye. hakikaten gerçekten deli işi.

    neyse tuğla gibi entry döşedik, işin özüne geçelim. benim çevrem de her sektör çalışanı gibi oyuncu olma hayaliyle yanıp tutuşan insanlar kaynıyor. şu an şükür az çok gücüm var milleti kolundan tutup sektöre atacak fakat beni kimse kolumdan tutup atmadı hacılar. sektörün sayılı isimlerinin dizinde büyüdüm ben. kimseye demedim ki "abi ben de oynicam". oynadıktan sonra elbet elimden tutup gel yakınımda oyna diyenler oldu ama ben başta kendime ve aileme sonra da sektöre anlattım ilmek ilmek işleyerek "benim hayatım bu olacak" diye. benden kimseye hayır gelmez yani bu konuda. girmişsindir sektöre, az çok bir şeyler başarmışsındır. o zaman elinden tutup kefil olmak boynumun borcu. büyüklerden böyle gördük biz. elimden ne geliyorsa yaparım ama kalkıp "ya ben de oyuncu olmak istiyorum" falan diye gelenleri fena tersleyecek kadar egoistim. ben bilmiyorum nasıl oyuncu olunacağını. dilim döndüğünce "nasıl oyuncu olunamayacağını" anlatmaya çalıştım size. evet, sektörde torpil, mobbing falan gırla, bunları rahat rahat anlatabilmek için çıtırdan bi anonimliğim kalsın istiyorum hatta burada. yine de o torpil falan da tek taraflı imtiyazla tanınmaz bu sektörde. şu meşhur yönetmenin katil oğlu bile o kadar uğraşa rağmen bir sikim olamadı bu sektörde. öyle düşünün de birilerine gidin "torpil" için.

    bunu da ben uydurmuş olayım. başka hayatları oynama arzusu kendi hayatını siktir edebilme motivesinden geçiyor. ben kendi hayatımı siktir ettim. eşim yok, ailem yok gibi, arkadaşım yok, kendimden başka kimsem yok. kendimden başka güvenebileceğim bir allahın kulu yok. ben mutluyum ama mesleğimi yaparken. bizim işte genelde gömerler mesleği "ya yapılmaz bu iş" falan diye. ben onlardan değilim. bu iş için doğmuşum, büyük ihtimalle 40'ı görmeden öleceğim, en azından ecelle olmasa bile kendi ipimi kendim çekmeyi planlıyorum. türkiye'nin en güzel mekanlarından çıkmadım, en güzel kadınlarının yanında uyandım, en güzel manzaralarına uyandım falan ama benim tek mutlu olduğum ortam o amk setleri. manikürüm bozulmasın diye yemek bile yapmazken "kayıt" dendiği sırada tezek avuçladım o manikürlü ellerle. hani efsane geçen tatilden sonra bile eve girince içinize bi "evime geldim" huzuru dolar ya, o huzur bende sadece setlerde oluşuyor. bunu neyde yaşadığınızın önemi yok. okul olur, kız arkadaşın yanı olur, aile evi olur, torbacı olur, tekel bayi olur falan bir sürü yer olur. hiçbir zaman "ben kesin şurada çok huzurla doldurcam içimi" demez mantıklı bir insan. bu da öyle bir meslek. bu ihtimali düşünüp varını yoğunu koyarsın ortaya. küçük ibo'nun elinden ibrahim tatlıses tuttu amk. o attı o çocuğu piyasaya. şimdi küçük ibo bir düğün şarkıcısı. bu gibi işler birinin adıyla, birinin gölgesiyle yapılabilecek işler değil. koy yüreğini ortaya. kim var kim yoksa al gerekirse karşına.

    bir dostumun dostu şarapçı, evsiz, heykeltraş bir abim vardı. "olursa beyefendi derler, olmazsa da en kötü şarapçı olursun ama huzurlu olursun" gibi bir şeyler demişti. huzuru başkası sağlarsa illa ki huzursuzluk çıkar. kendin bulursan herkese "siktir git" deme lüksün olur ki bu da göz önündeki meslekler için mükemmel bir lüks. kendin ol, karakterini geliştir, kendini geliştir. olursa gelir buralara entry yazarsın. olmazsa da şarapçı olursun, fatura, vergi falan derdin kalmaz.

    ben bu yolda çizgimi gerektiğinde herkese "siktir git" diyebilmek üzerine kurdum. çok kişiye de siktiri çektim. faydasını gördüm. herkese öneririm. hatta sadece bu meslek için değil. her alanda geçerli bu. en basiti fetö'yü alın abi gözünüzün önüne. şimdi kim çıkıp taşşaklarını yayarak "bu adam buydu, şuydu, şöyleydi" falan diyebiliyor? kimse. neden? çünkü sağı, solu, akı, boku falan alayı o adama domaldı zamanında. hepsi tatlış tatlış konuşuyor. biliyorlar "lan daha 3-4 yıl önce özledik falan diyordun" diyeceğini en azından iq'su 80 üzerinde olanların. bu eziklikle kafayı yastığa koymak sanırım açlıktan, hayalleri gerçekleştirememekten falan çok daha zordur. bir kuru "kandırıldık" ancak kanmak isteyenleri tatmin eder. hatta ediyormuş gibi gözükür. bugün kandırılanlar yarının kandıranları olacak. sırf bunu yaşamamak için bile kendisi dışında birine güvenmemeli insan. "savaşta her yol mübahtır" mottosu kendine güvenmeyenler için geçerli bence. kendine güvenen insan çoktan kafasında kazanmıştır o savaşı. ona buna yalakalık yapmaz. 10 kazanmaz, 1 kazanır ama kazanır sonunda mutlaka. siz de eğer kendinize güveniyorsanız birinin elinizi tutmasını beklemeyin. yakın gemileri, koşturun hayallere doğru. verebileceğim en güzel tavsiye budur dostlar. ötesine zaten gerek de yok. ötesini bekleyen insandan bir bok olacağını sanmıyorum çünkü. gereksiz yere zaman harcamam ben.

    tüm bunların dışında, meslekle ilgili merak ettiğiniz her şeyle ilgili sorular sorabilirsiniz bana. dediğim gibi "hangi ajansa gideyim" falan türünden soruların muhataplarını bozarım şu dakikadan sonra. ben basamak değilim. yapabileceğimin en fazlası "bak şuraya bas, sağlam orası" demek olur sizin için.