şükela:  tümü | bugün
  • askerde çok ilginç insanlarla tanıştım ama unutamadığım iki kişi var ki halen aklıma geldiklerinde istemsiz gülerim.

    sedat ve mahmut.

    sedat ve mahmut adında bu iki asker sürekli kendini hazır kıta yazdıran gizemli kişilerdi. gece 1'den sabah 5'e kadar tüm karakol bu ikisine emanetti. hani olay çıkarsa ilk müdahale edecek olan kişiler bu iki salak olacaktı. salak diyorum çünkü tezkereci oldukları halde neden bu zor görevi seve seve yaptıklarına anlam veremezdim. isteseler nöbet bile tutmazlardı. gece sürekli yemekhanede oturup televizyon izleyerek vakit geçiriyorlardı. sohbetleri de hiç çekilmiyordu.

    karakol komutanı koğuş aramasında bunların ranzasında işemeli-sıçmalı, kırbaçlı, kamçılı porno dergisi bulduğu için sedat ve mahmut'un lakabı da sado-mazo kalmıştı. "ne sikim fanteziniz var olum sizin?" diye dergiyi kafalarına vura vura rencide etti. "komutanım derginin sayfalarına bakamadık, dergi jiletine sarılıydı, bilmiyorduk böyle olduğunu" falan deseler de komutan dinlemedi. diğer askerlere dönüp "bundan sonra herkes tuvalet deliğine sıçsın lan, yoksa bu mallar bokunuza bakıp 31 çeker" diye bunları iyice yerin dibine soktu.

    ilginç tiplerdi. gece 3-4 gibi ne zaman yemekhanenin kapısını açsam içeriden sandalye sesleri gelir ve sado-mazo hemen doğrulurdu. daha yeni asker olamama rağmen bir dedenin torununa karşı böyle saygı duyması askerde pek de olağan değildi. gittikçe merak etmeye başladım bunlar içeride ne tür bi fantezi yapıyor? ne oluyor diye.

    gizledikleri bir şeyler vardı ama ney?

    akşam olunca yemekhanenin panjurunu hafifçe aralayıp bahçeden bunları izlemeye karar verdim. gece olmasını bekliyordum. tüm koğuş uyurken saat 3 gibi terlikleri giyip bahçeye çıktım. usulca yemekhanenin önüne gelip camdan içeriye baktım. bu iki salak her zamanki gibi sandalyeye oturmuş yine televizyon izliyordu ama televizyona baktığımda tv karıncalıydı. uyumuş olabilirler ve yayın kapanmıştır diye düşündüm fakat ikisi de kamuflajın üstünden şeyini okşayarak tv'ye bakıyordu.

    şoka girdim. bu yaşıma kadar eşeğe halleneni duymuştum, köpek sikeni de gördüm ama ne bileyim karıncalara bakıp 31 çekeni ilk kez görüyordum. sırtımı karakolun duvarına verip usul usul olduğum yere çökerek gökyüzündeki aya baktım. ulan dedim 1 sene sonra biz de mi böyle kuşa böceğe bakıp osbir çekcez, allah'ın dağında abazanlıktan ölcez mi lan diye iç çektim.

    tekrar baktım. evet gördüklerim gerçekti.

    ertesi gün yine aynı saatler de tekrar camın orda belirdim. içeriye bakınca gerizekalılar yine karıncalara bakıp masa altından osbir çekiyordu. dayanamadım ve sessiz bir şekilde karakola girip hızlıca yemekhanenin kapısını açtım.

    hızlı girince salaklar kanalı değiştiremedi.
    toparlanıp "hayırdır torun" dediler. hiç dedim uyku tutmadı. "git koyun say uykun gelir" dediler. "yok dedim ben de karıncaları sayayım, belki bikinili, jartiyelli olanı vardır içim kıyılır" dedim. ahaha senin mizahını sikeyim, çek bi sandalye otur dediler. çektim sandalye oturdum.

    dediler ki; "bu porno"
    dedim ki; "kraliçe karıncayı mı sikiyorlar?"

    bunlar cins cins bana baktı "olum unut karıncaları, gözünü kısarak tv'ye iyice bak, cine5 bu" dediler. hakket televizyona dik bir şekilde bakınca cine5'in şifreli erotik yayın olduğunu anladım. meğer picler gece olunca anteni çevirerek cine5'e ayarlıyormuş. oturdum izlemeye başladım. ilk kez izliyordum. adamın biri resmen kadını duvara doğru domaltmış kalçalarından tutarak küsküyü veriyordu. vav ya iyiymiş dedim. şşştt sessiz ol dediler. üçümüz birden tv'ye kitlendik. cızırtılı bir şekilde şak şak tv'den sesler geliyor, adam gittikçe hızlanıyordu, açık konuşuyorum ben de tahrik olmuştum. kadının kalçalarını öyle bir tutuyor, öyle bir ileri geri yapıyordu ki gittikçe azıyorduk. adam santrifüjlü pancar motoru gibi pompalıyordu.

    abi yalvarıyorum beni de bundan sonra hazır kıta yazın derken birden görüntü geldi.

    cine5 reklama gitmeden 10 saniye önce şifreyi kaldırıyormuş. görüntüyü görünce hepimiz birbirimize bakakaldık. ulan meğer sevişiyor dediğimiz adam pinball (tilt) oynuyormuş.

    şöyle: görsel

    onun ben eğlence anlayışını sikiyim. ulan bu şekil oyun mu olur? öyle de bir hırslı oynuyor ki biz sanıyoruz adam hardcore veriyor küsküyü. onu öyle görünce sado bana baktı ben mazo'ya baktım, mazo sado'ya baktı, ben tv'ye. cok ciddiyiz ama kimse gülmüyor. masa altındaki ellerimizi masanın üstüne çıkarıp parmaklarımızla masada dırt dırt yaparak cine5'in reklam logosu olan altın külçenin ekrandaki dönüşünü izliyoruz.

    - kaç paradır la bu külçe?
    - ne bileyim mahmut, çok paradır her halde.
    - gerçek mi acaba?
    - öyle duruyor.
    - ısırılmaz da bu he.
    - doğru dişin kırılabilir.
    - çeyrek ısırmışlığım var ama benim.
    - ....
    - ortanca abimin düğününde ısırmıştım. sahte takanlar oluyor.

    güya akıllarınca kimse tongaya düştüğünü çaktırmıyor. hulâsa bu iki manyağı orda öylece bırakıp yavaşça sandalyeden kalkarak koğuşa doğru yol aldım. muhabbetleri çekilmiyor demiştim ama inanılmaz sıkı dostlukları vardı. sivilde hâlen beraberler, faceden bakıyorum arada fotoğraf paylaşıyorlar. selam olsun.
  • (bkz: duş kabinine sıçmak)

    ve işin daha boktanı, bu boku yiyen herif 3 haftalık askerlik yapanlardan. kimdir orasını bilmem. amına kodumun medeniyetsiz orospu çocuğu. hem o kadar para ver 3 hafta askere gitmek için, hem medeniyetten nasibini alma, hem de duş kabinine sıç.
  • akıl ve mantığı nizamiye kapısında bırakmak.
  • yangın hortumuyla koğuşlarla beraber bütün bölük binasını foşur foşur yıkardık. bazen öyle su basardık ki dizlerimize kadar su olurdu odalar, koridorlar falan. sağolsun rdm'nin biri duvarları yıkamaya kalktı hortumu diz hizasında olan prizlere tuttu. allahtan şalterler attı ve sadece fişlerdeki bir iki elektronik cihaz patladı. nasıl ölmedik o akşam ya.
  • yer; şırnak'ta bir karakol.

    karakola dört devremle birlikte yeni geldim. bize komutanlar etrafı gösteriyor. bir baktım ki yeni doğmuş erkek bir köpek var, etrafta mal mal koşturuyor. bir tane de aslana benzeyen köpek var. boylu poslu, havalı bir köpekti. yiyecek verirdin, tip tip bakardı "amk senin verdiğin yiyeceğe mi muhtacım" gibisinden. felaket cool bir hayvandı. daha sonra çok köpeğimiz olacaktı ama şimdilik bu ikisi vardı. ayrıca bu köpekler kimseye zimmetli değildi. öyle insanlık olsun diye bakılırdı bunlara. zimmetli iki tane kangalımız vardı, onlar da kafesteydi zaten.

    neyse ben gececi oldum. gecede 1-2 komutan 1-2 tane asker var. başka da bir şey yok. canım o kadar sıkılıyor ki bu yavru köpeğe sardım ben. çok salak bir köpekti ve oyun oynamayı çok seviyordu. gel zaman git zaman bu köpek biraz büyüdü. çok sevmiştim, o da beni çok sevmişti.

    ramazanın son günüydü. karakol komutanı dedi ki "şöyle güzel bir masa kuralım dışarı tüm komutanlar, erler birlikte yemek yiyelim." ondan bir süre önce de devrelerimden ikisini 15-20 dakika ötedeki bir karakola gönderiyor bir iş için. içimde felaket bir huzursuzluk var masadayken. devrelerimden birinin adı samet. onunla acemi birliğinden beri birlikteyiz. çok sevdiğim bir çocuk. masa hazır. ezanı bekliyorlar başlamak için. felaket bir sessizlik var. sonra bu sessizlik öyle büyük bir bağırışla bozuldu ki içim ürperdi. yaklaşık 8-9 aylık tecrübeli bir asker vardı muhammet adında. uzaklardan öyle bir bağırdı ki bu gözlerim karardı. "ölmüüüüüş!", "öldürmüşler şerefsizleeer!" diye. ortalık yıkılıyor. dedim ya gözlerim karardı. harbiden öyleydi. her şey siyahlaştı bir anda. hiçbir şey görmüyorum, duymuyorum. aklıma samet ve diğer devrem geliyor. kalbim öyle hızlı atıyor ki kriz geçirebilirim her an. herkes masadan fırladı. yarısı silahlığa koştu, yarısı ne olduğunu anlamaya çalıştı.

    bu muhammet denen çocuk anlatmaya başladı. "orospu çocukları" dedi "köpeği ortadan ikiye bölmüşler." herkes önce bizimkilere bir şey olmadığı için rahatladı ama sonra ortadan ikiye bölünen bir köpek gerçeğini duyunca yine felaket bir şekilde sarsıldık. hemen dediği yere gittik. bir sürü başıboş köpek dolaşıyor. çöpleri falan da oraya döküyoruz. bu yavru köpek de bizim devrelerin peşine takılmış. nasıl olduysa yolunu kaybetmiş ve çöpün oradaki köpekler bunu yavru falan demeden paramparça etmişler. bir hafta kendime gelemedim. aklıma hep o köpek ve geçirdiğimiz zamanlar geliyordu. keşke sahip çıksaydım, yanımdan hiç ayırmasaydım diye çok kızdım kendime.

    neyse gel zaman git zaman bir sürü köpeğimiz oldu sağdan soldan gelen. çoğuyla oynadım, vakit geçirdim ama hiçbirine o kadar ısınamadım. artık son 1.5 ayım falan kalmış. uzun bir süredir en üst devreyiz. bizim karakola bağlı 3-4 km ötede xx numaralı bir nöbet mevzii vardır sınıra sıfır. zor, sıkıntılı günlerdi. karakol komutanı beni çağırıyor. "volga" diyor, "seni hududa yollayacağız." "takviye lazım. her an her şey olabilir" diyor. "emredersiniz komutanım" deyip hazırlığa başlıyorum. birazdan bir araç beni alıp oraya götürecek. neyse gece 12 gibi oraya varıyorum. bir komutan ve 3 er var. sohbet muhabbet derken etrafı dolaşıyorum. bir bakıyorum ki iki tane köpek. bunlar da başıboş. biri erkek bir kangal -ki hayatımda gördüğüm en büyük köpekti- diğeri de dişi bir sokak köpeği. rengi sarı ama yüzündeki siyah leke bildiğin yarasaya benziyor. o yüzden de adı yarasa. onu ilk kez orada görüyorum.

    yarasayı ilk tanıdığımda hamileymiş. ama hiç farkedilmiyor. hamile olduğunu sonra anlayacağız. bununla oynuyoruz, devriye atıyoruz, uçuyoruz kaçıyoruz falan. neyse çok şükür hudutta bir sıkıntı olmadan bir iki hafta sonra karakola geri dönüyorum. ne olduğunu hatırlamıyorum ama bizim karakol komutanı bir asb ve askere ceza veriyor. gidin diyor hududa kadar tam teçhizatlı yürüyüp geri gelin diyor. şu kadar süreniz var diyor. bunlar da gidiyorlar. bi geliyorlar ki arkalarından yarasa da bunları takip edip gelmiş karakola kadar. karnı o kadar büyümüş ki hepimiz şaştık kaldık bu ne ara hamile kaldı diye. ama tek gelmişti. aralarında ne oldu bilmiyorum ama kangalı terketmişti. o kangal ki 2-3 yıldır karakolda olan sözleşmeli askerin dediğine göre o bölgedeki onlarca-yüzlerce köpeğin katili. tek başına 7-8 köpeği parçalamış bir köpek kavgasında.

    hamile olduğunu görünce herkes daha yakın bir ilgi göstermeye başladı buna. en başta ben. askerliğim boyunca kafayı hayvanlara bozmuştum. tabura bağlı diğer karakollara gidiyoruz, oradan gizlice kedi köpek falan çalıp bizim karakola getiriyorum. allah var bizim karakol komutanı da seviyordu böyle şeyleri. müsadesi olmasa yapamazdım. hatta tezkeremin bitmesine iki gün kala dünyalar güzeli yavru köpeği karakola getirmiştim bölükten. herkes "olum sen mal mısın? iki gün sonra gidiyorsun yaptığın işi sikeyim" demişti.

    yarasa felaket bitkindi. karnı o kadar büyümüştü ki artık doğurdu doğuracak. hiçbir yere kıpırdamıyor, bir yere uzanıyor kuyruğunu saatlerce duvara vuruyordu. ilgileniyorum, peşinden koşturuyorum ama yüz vermiyor. verecek hali yok daha doğrusu. diğer köpekler fıldır fıldır ordan oraya koşturuyor, yiyeceklerini arayıp buluyorlar falan ama bunda tık yok. sürekli ne yedi ne içti takip ediyorum. yemek saatlerinde elimde kovayla geziyorum. yemeğini bitiremeyen askerlerin artıklarını topluyorum yarasa için. her gece buna ziyafet çektiriyorum. suyunu bile ellerimle içiriyorum. kendisine kalsa su içmeyecek, bunu ne yapıp edip çeşmeye kadar yürütüyorum. bir iki hafta kadar böyle devam etti.

    bir gece felaket bir köpek gürültüsü başladı. çöpün oradaki köpekler bizim karakoldaki köpeklere çökmeye gelmiş. o ara santralde oturuyorum. hemen fırladım dışarı. rahat on köpek birbirine girmiş allah ne verdiyse. gözlerimle o karanlıkta yarasayı arıyorum. biri saldırsa karşılık vermesi imkansız. iki saniyede ölür. ama yok amk. bulamıyorum onu. içimden dua ediyorum, inşallah o kargaşada yoktur diye. sonra arka bacağımdan biri dürtüyor beni. bir dönüyorum ki yarasa arkama gizlenmiş. ödü patlamış hayvanın. hemen bunu oradan uzaklaştırıyorum. bir saniye bile dibimden ayrılmıyor. gözleri sürekli ıslak. çaresiz bakışlarla bana bakıyor. beni bırakma dediğini anlamamak için aptal olmalıyım. bütün gece yanından ayrılmıyorum. ellerini botlarıma koyuyor. gitme diyor. nöbet kulelerine bile birlikte çıkıyoruz. ben de dahil herkes "doğur artık amk" diyor. o günün sabahı o aslana benziyor dediğim köpek yarasayı ilk kez görüyor. kimseyi sikine takmayan, kimseyle muhattap olmayan yalnız kurt misali takılan köpek yarasayı görünce bunun yanına gidiyor. elleriyle karnını okşuyor. şöyle üç beş saniye gözlerine bakıyor ve gidiyor. içimden vay amına koyayım diyorum. hiçbir hayvan aslan kadar karizmatik olamaz gözümde.

    aradan birkaç gün geçiyor. artık tezkeremize on gün kalmış. karakol komutanı izne çıkıyor. izinden döndüğünde biz olmayacağız. bizi sıraya diziyor ve son bir konuşma yapıyor. helalleşiyoruz. o ara felaket bir köpek gürültüsü duyuluyor. bir nevi içtimadayım ama hemen başımı sağa sola çevirip yarasayı arıyorum. yok piyasada. hemen gürültünün koptuğu yere bakıyorum. yaklaşık 100m uzakta. dört nala koşmaya başlıyorum içtimayı terkedip. anasını sikeyim böyle dünyanın, anasını sikeyim.

    iki tane erkek köpek almış yarasayı allah ne verdiyse boğmaya çalışıyor. çıldırmış gibi saldırıyorlar hamile köpeğe. hemen bunları tekmeliyorum. zar zor ellerinden alıyorum. oraya neden gitti, niçin gitti hala bilmiyorum. karakola kadar götürüyorum bunu. karnından öyle bir kan akıyor ki bildiğin fışkırıyor. gözlerimden yaşlar akıyor. hemen bunu yere yatırıyorum. kanamasını durdurmaya çalışıyorum. sağolsun kantinci bir çocuk vardı. o da anlıyor biraz. bir yanım ne yapsam nafile diyor. çok büyük yaralar almış. kesinlikle ölecek diyorum. hemen enfeksiyon kapmasın diye ellerime eldiven takıyorum. yarasına baskı uyguluyorum ve diğer çocuğa tentürdiyot getirmesi gerektiğini söylüyorum. çocuk da koşa koşa gidiyor. çocuk gelene kadar başka bir çocuk hızlıca su getiriyor. kanları temizliyoruz. yaraların tamamını tespit ediyoruz. kanama çok şükür duruyor. tentürdiyot sürüyoruz, bezle yaralarını sarıyoruz ve alıp bir geceye mahsus koğuşun önüne bağlıyorum hayvanı. hayatımda ilk kez bir hayvanı tedavi ediyorum, tamamen acemiyim. ona her baktığımda dua ediyorum. ne olur ölmesin, bu kadarına katlanamam diye. bir yandan işimi yapıyorum, bir yandan ona bakıyorum her dakika. çok şükür geceyi atlatıyoruz. yarasa hala sağ. sağ ama bir yandan da korkuyoruz yavrular ölmüştür diye. en az 5-6 tane doğurmasını bekliyoruz.

    korktuğum şey başa gelmiyor. yarasa ölmüyor. sabah uyumamız gerekiyor ama şoför arkadaş nöbet değişimine giderken ona diyorum ki yarasaya saldıran köpekleri götürmemiz lazım buradan. o da tamam diyor. arabaya atlıyoruz. iki köpeği de buluyoruz. atıyoruz land rover'in arkasına basıp gidiyoruz. karakola araçla 20 dk uzaklıkta bir yere bırakıp geri dönüyoruz. aradan birkaç gün daha geçiyor.

    şafağımın bitmesine beş gün var. elimde silahım gece devriyesinden dönüyorum. silahı yerine bırakmaya giderken bir yerden viyak viyak sesler geliyor. içimden diyorum ki "amk kedileri buraya niye geldiniz, köpekler paramparça eder sizi" diyorum. sonra tekrar aynı yerden geçiyorum. o sesleri bir daha duyuyorum. "lan yoksa?" diyorum. iki bina arası ipince bir aralık var. yalnız bir insanın geçebileceği. yarasa oraya girmiş ve doğuruyor. etrafı yavru dolu. herkesi çağırıyorum gecede kim varsa. hepimiz hayranlıkla bu güzel anaya bakıyoruz. benim için o hayvandan daha değerli hiçbir şey yoktu. bir yandan kendimle ve diğer arkadaşlarımla gurur duyuyorum.

    yarasa o gece tam on bir yavru doğurdu.

    suyunu, sütünü, yemeğini veriyoruz. eski bir kulübeyi ona ve yavruları için gündüzcü arkadaşlara yaptırıyorum. sağolsun yaptı çocuklar. ertesi gün uyanıp yanına gittiğimde yeni doğum yapmış bir ana hassasiyetinde bana bakıyordu. diğer köpekler saldırmasın diye kapısını kapatmışlar, biraz hava alsın diye dışarı çıkardım bunu. gözü hep yavrularındaydı. hamile diye yıkayamıyorduk bunu, kendi ellerimle yıkadım, tımarladım. tertemiz oldu. bana bakarken gözlerindeki ıslaklığı hiç unutmayacağım. tezkere günümüz gelene kadar bu böyle devam etti. her gün aksatmadan ilgilendim.

    tezkere günümüz geldi çattı. sabah devrelerimle birlikte taburdan havaalanına götürüleceğiz. tüm karakolla, komutanlarla, alt devrelerde vedalaşıyoruz. doğurduğu günden bu yana kulübesinden bir saniye ayrılmayan hayvan yürüyüp karakol merkezine kadar geldi. ben zaten gitmeden onu görecektim ama çok şaşırdık onun geldiğini görünce.

    gideceğimi anlamıştı. geldi yanıma kadar. gözlerime baktı. yine ıslaktı gözleri. ayaklarıma yapıştı elleriyle. eğildim, biraz sevdim. birkaç dakika boyunca hiçbir şey yapmadan gözlerime baktı. son kez baktığını biliyordu, hissetmişti. bizi tabura götürecek uzman "haydi beyler, binin gidiyoruz" dedi. ayaklarımı kıpırdattım, kocaman sarıldı ayaklarıma. bu kez sadece yarasa'nın gözleri değil, tüm karakolun gözleri yaşardı.
  • askeri araca çarptığı için ağaca ceza verilmesi.

    - dalını kıpırdatırsan sikerim belanı mnskiiim!
  • penisin kalkmaması.
  • kış aylarında nöbet tutarken, ayakların ısınması için botun üzerine kâğıt mendil sarıp yakmak.
  • diş macunu ile yerleri yıkamak.
  • ehliyeti olana el arabası kullandırtmak, bilgisayar mühendisine televizyon kumandasını zimmetlemek gibi şeylerin tek sebebi var.

    komutanların bu adam diploma, ehliyet vs almaya hak kazandıysa biraz zekidir düşüncesi.

    askere gidince göreceksiniz ki tuvalete sıçtıktan sonra götünü yerden topladığı taşlara silip sonrasında o taşları tuvalete atıp, tuvaleti tıkayan tipler var.

    komutanlarıda anlayın biraz.