şükela:  tümü | bugün
  • orjinal adı `film d'amore e d'anarchia, ovvero 'stamattina alle 10 in via dei fiori nella nota casa di tolleranza`. olan ve ingilizceye love and anarchy olarak çevrilen 1973 yılı yapımı italyan filmi. 1928 doğumlu kadın yönetmen lina wertmüller'in yazıp yönettiği film, mussolini italyasında geçiyor. filmin kahramanı tunin isimli köylü çok samimi olduğu anarşist bir arkadaşının polis tarafından arkadan vurularak öldürülmesinden etkilenir ve mussolini'yi öldürmek için anarşist örgüte katılarak roma'ya gelir. mussolini hakkında istihbarat veren bir genelev kadını ile buluşur. genelevde buluştuğu kadın tarafından başkalarına akrabası olarak tanıtılan ve hayatının bir tarla faresinden bile değersiz olduğunu düşünen kahramanımızın hayatı bir başka genelev kadınına aşık olmasıyla hepten altüst olacaktır.siyasi fikirleri olgunlaşmamış insanların yalpalamalarını çok güzel aktaran ve dönemin italyan sinemasının tipik özellikleri taşıyan oldukça etkileyici bir drama.
    '' hülya hanımdan spolier içeren nefis bir yorum..
    i zlerken koltuğumun üzerinde bir delik daha açıldı.
    sigaranın ateşten külü düştü, kumaşı deldi. anarşist delik. döşemenin üzerindeki varlık sebebi diğerlerinden farklı olacak.
    mussolini ve onun gibilerin kafasına sıkılmak istenen o tek kurşun, o kafalarda açılmak istenen o tek delik bir kumaş parçasından haykırıyor: yaşasın anarşi!
    sevgili tonino, ölüm anını düşlerken korku ve hayretle açılan o güzelim yeşil gözlerin seni diğer köylülerden nasıl da farklı kılıyor. kurnazca bakamadığın için anarşistsin. polis, arkadaşını sırtından vurduğu andan itibaren anarşistsin. mussolini'yi vuramadığın için anarşistsin. ölmek üzere olan bir adamı sırtlayıp götürürken endişelendiğin için anarşistsin. hala bir kadına, bir genelev kadınına aşık olabildiğin için anarşistsin. ve...bir köpek gibi öldürülsen de bir köpek gibi yaşamak istemediğin için anarşistsin...
    daha dün balkondayken, bir ay önce doğum yapıp yedi yavru doğuran anne köpeğin, artık yavrularını kaybetmiş, başı eğik dolanması içimi sızlatmış, ne kadar sefil olursak olalım yavrularını kaybetmiş bir sokak köpeğinden daha iyi olduğumuzu düşünmüştüm. oysa salome ve caryl'in, bu iki genelev kadınının konuşmaları biz kadınların gerçeğini ne kadar da naif yansıtıyordu. aşık kadınlar, anne kadınlar, aşık adamlar, anne kokusu arayan adamlar...
    filmin etkisiyle anlamadığınız cümleler kuruyorum. izlemelisiniz ki yazdıklarımı anlayasınız. love and anarchy. italyan filmi. 73 yılında ben daha ilkokula gitmezken çekilmiş. 2017'de,artık emekli olan birine bile izlerken her şeyin ne kadar aynı, her şeyin ne kadar tekrar, hiçbir şeyin ne kadar değişmediğini...gösteriyor.
    bir sinema filmi değil de bir tiyatro izler gibiydim. oyuncuların doğallığı, işlenen konunun tüm çağların gerçekliği olması, trajik ve komik gelecek unsurların birbirleriyle harmanlanması bir dram yaratmış ve aynı zamanda hüzünle burkan bir gerçeklik...
    aşk ve anarşi birbirlerine karşıt gibi durmakla birlikte biri olmadan bir diğerinin olamayacağı italyanların o ateşli, öfkeli, coşkulu hallerinin içinde öyle naif işlenmiş ki...
    ''bu sabah saat 10:00'da via dei fiori'de...tanınmış bir genelevde...kimliği belirlenemeyen bir adam...çıldırmış bir şekilde...rutin bir görevde olan polis birimine...ateş açtı. kimliği belirlenememiş kişi tutuklanınca...kafasını hücresinin duvarına...şiddetle vurarak kendini öldürdü.''
    sevgili hüsamettin tezyürek, adını bugüne kadar hiç duymadığım, unutamayacağım, hatırlayamadığım zamanlarda ne güzel ve ne gerçek olduğunu hissedeceğim filmler paylaştığınız için teşekkür ederim.
    ''...ama, tripoli, dinle, birçok insan aşkla dolu iki gün yaşayamayacak. böyle bi kenara atma bizi...''
    bu filmi böyle, bi kenara atmayın; içinizdeki anarşisti ve tabii ki aşkı da...

    (bkz: love and anarchy)
  • bu filmle ilgili olumsuz olabilecek tek yorum, konuya ilgi duymayanlar için (devrimci mücadele) pek matah bir film sayılamayacak olması olabilir sanırım. bunun dışında, bütünüyle harika bir anlatım ve çok dozunda bir mizah. sadece başroldeki köylünün gizemli ve büyüleyici tipi ve bakışları için bile izlenir. o ne tuhaf ve güzel bir insan lan öyle!

    --- spoiler ---

    neyi görüyoruz? buna bir cevap verebilmek için türkiye'deki gençlerin üniversitenin dört yılı devrimci, beşinci yılı kpss dershanesi serüvenlerini göz önüne getirmemiz gerekiyor. bursa nutku, yeşil parka, maalesef popüler kültüre kurban edilmeye çalışılan ve belli kesimler yüzünden kısmen başarılan deniz gezmiş vs. hepsine kuşbakışı bakıldığında, devrimci mücadelenin ne olduğuyla ilgili hiçbir şey bilmeyen, sadece romantik bir hevesle takılan gençleri görürüz genelde. "devlete ruhumu satacak kadar pezevenk değilim" diyen eski tüfeklerin mücadelesinden, sadece sokağı, eylemi ve yeşil parkayı sahiplenen gençler vah vah diyerek yılmaz özdil tadı yakalamak istemem ancak şu bir gerçek ki, çoğu genç devrimci nedir, kime denir gibi soruların yanıtını bütün hayatına yaymadan çıkıyor bir yola. işte tam da bu noktada, sarışın fahişe ile köylü elemanın filmde neyi temsil ettiklerini anlıyoruz: sarışın, ısrarla, "bu bir savaş" diyor. genç ise, bir travma sonucu anarşistlerin arasına katılan ve bir anda "mussoli'niyi öldüreceğim" diyen birisi. o bir romantik. sarışın ise istihbarat toplamak için vücudunu düşman askerlerine satmayı göze alan bir fahişe. buradaki en önemli nokta: küçük çaplı istihbaratlar için bile ödenen bedel. genelevde çalışıyor kadın. bedeli bu. bütün bir hayat. hiçe sayılan ve tam odak gerektiren bir mücadele var burada. köylü ise, hiçbir şeyin farkında değil, korkuyor, bilmiyor, sadece söz verdiğini biliyor, o kadar. gerçekleştireceği eylemde, geri dönüşün olmadığını dahi tam kavrayamamış bir durumda. böyle işlerin yükü ağırdır ve insan sonuna kadar gelmeden anlamaz. işte bunu görüyoruz köylüde. o son trajik sahne, bütünüyle gerçekçi bir çıldırmaydı. "anneciğim" diye sarışına sarılması. daha sonra içeride, ölmeden hemen önce, yine anne demesi harika bir eleştiriydi. "ilk acı dalgasında 'anne' diye ağlayacaksanız, evinizde oturun" deme biçimiydi o yönetmenin. şüphesiz ki tüm devrimcilere ve devrimci olduğunu düşünenlere verilmiş güzel bir dersti.

    hemen burada, şunun altını özenle çizmeliyim: silahlı mücadele ya da devrimin nasıl yapılacağına dair hiçbir fikrim yok. burada böyle bir övgü ya da yol gösterme asla yok. yani devrim nasıl olacaksa olur, bu ayrı bir mesele. dolayısıyla eleştirim, ulen öyle mi yapılır bu işler, piu, evet, piu, hiçbir şey bilmiyosun gibi bir saçmalık değildi. bilmeden, hazmetmeden, bedellerin ne olduğuna dair hiç düşünmeden yola çıkan bir romantik olmak; işte mesele bu. filmin son sahnesinde, sarışının halka yaptığı konuşma, yakın tarihimizi bilen herkesin aklına sinan cemgil'in annesini getirecektir diye tahmin ediyorum. "onlar sizin için öldü, daha iyi yaşayın diye öldü."

    sonuç olarak şunu görüyoruz ki, sol, bir yöntem problemi çekiyor. aynı hatalar ve ölenin ardından aynı ağıtlar, mussolini italyasında da gerçekleştiriliyor çünkü. o yüzden bir öneri ile bitirmek istiyorum bu yazıyı: mücadeleyi, halk için ya da kitleler için değil, doğrusunun bu olduğunu düşündüğümüz için yapmalıyız. böyle bir perspektiften bakıldığında, kazanmak ya da kaybetmek odaklı değil, iyi olduğunu bildiğimiz bir şeyi yapmış olmak motivasyonuyla hareket ederiz ve kimseye borçlu olmadan ölürüz ve kimseyi kendimize borçlandırmadan. bir insana "o senin için öldü" demek, ölenin geride kalanlara bir borç takarak gittiği gibi korkunç bir sonuca yol açar çünkü. o yüzden, kimse için değil, doğru olduğu için devrimciyim demek, en doğru düzlem.
    --- spoiler ---
  • dikkatle bakıldığında, tüm o anarşizm, köylülük ve sınıfsal rekabet, fondaki genelev, ezilmişliğin yansıtılışı vb. hem dahil edilerek hem de çıkarılarak aslında gizlenmiş bir spagetti western sayılabilecek ama spagetti western türü ile alakasız görünen, dönemin sol tandanslı, sosyalist duyarlıklı, aslında novecento ile de bağ kurulabilecek bir italyan filmi.