şükela:  tümü | bugün
  • evin boş odasında buğday, roka, leğenlerde balık, semiz otu, ıspanak yetiştirme projelerimin bana uzun vadede bir şey kazandırmayacağını fark ettikten sonra, bu sabah itibariyle aklıma düşen yeni projem. ilk hedef, hormonlu yiyecek-kola-alkol gibi şeyleri eve sokmayarak, gerçek bir organik insan yetiştirmek. insan gelişimine dair ciddi sorularım var, tüm harfleri yanlış öğretirsem ve tüm kavramları alakasız şeylerle bağdaştırırsam kaçıncı senede bir manyak elde edebilirim ona bakıyorum."ne yapabiliriz?" in peşindeyim.

    aslında insanlık dışı sosyolojik deneyler yapmak değildi amacım, tam istediğim gibi bir ev arkadaşı yetiştirip boş odaya onu koymaktı. beni tanrısı zannederse, kitap falan koyarım gece uyurken yastığının altına. ibadet diye yedi kere "kıssadanhisse" diye bağırdıktan sonra, bacağını halıya sürtüp kıvılcım çıkartmasını emrederdim. inanç insanda içgüdü mü, öğretilmiş bir martaval mı bunları bilmek istiyorum. "ne kadar köleleşebiliriz?"in peşindeyim.

    ya da 7 yaşında okula gönderir, 12 yaşında dersaneye başlatır, cehennem kadar sınava sokar, takdir-teşekkür getirdiği zaman ödüllendirir, aksi durumda cezalandırır, öss diye mide kramplarıyla aylarca yaşamasıyla gurur duyar, üniversiteyi kazandıktan bir ay sonra vize stresi, final teslimi, juri, hoca kaprisi, asistan beyinsizliğini gördükçe okuldan nefret etmesine ses etmez, mezun olduktan sonra geçinmeye çalışırken bir yandan da hayatı yaşamaya çalışmasını, parasını yaşlı kadına verirken cebindeki paranın suyunu çektiğini, kafasında soru işaretlerini cevaplamaya çalışırken bir yerlere not almasını dikkatle izledikten sonra "hoşgeldin kardeşim, şimdi aynı dili konuşabiliriz" deyip dolaptan bir tane bira da onun için çıkarırım.

    işte bu senin hayatın. işte bu benim hayatım. sikko kart reklamlarının sonunda, yeni gelinin calippo tutması gibi fotoğraf makinesini tutup sahilde yürüyen ablanın hayalperestliği, zürafa kovalayan çakmataşak'ın maceraperestliği gibi değil. en sertinden, buzsuz. bir yudumu boğazını, gözlerini ve ruhunu yakar. işte bu bizim hikayemiz sözlükçü arkadaşım, gelişmemiş bir ülkenin gençliğinin başından geçenler; hatırladığı ilk andan itibaren sırtından kırbacın eksik olmadığı.
  • türkiye'de yazılım firmalarının -ki iş yapan firmalar, büyük firmaların taşeronları oluyor- üzerinde hiçbir metodolojiye, plana ve bütçeye sahip olmadığı. lafa gelince "yatırım yapıyoruz" deniyor, ama yalan dolandan ibaret. eğitim olmadan, yetiştirmek, "ben ne yapıyorsam sen de bak bana yap" ya da "denize at, yüzerse öğrenmiştir" gibi üçüncü dünya ülkesi kültürlerine ait saçma sapan beylik laflara dayanıyor insan yetiştirmek.

    birini yetiştirmek için ne yapılması gerektiğine dair bir fikrin olması gerekir. onu da geçtim, bizzat iş yaptığın alanda üretimle para kazanılabileceğini idrak edemeyen, ancak yancılık stratejisi ile büyümeye çalışan tüm taşeron firmalar, asla ve asla bir dünya markası ürünü çıkaramaz, bunda başarılı olamayacağını doğası gereği garanti eder.

    yazılım adına konuşuyorum, firmalar açısından bakalım, bir yazılımcıdan şunlar bekleniyor mu mesela;

    - veri yapıları
    - tasarım desenleri
    - solid

    hadi buraya gelen adam okuldan öğrenip gelecek, peki okullarda bunlara yönelik projeler var mı, yeterli mi? sen insanı okulda yetiştirmiyorsun, firmada yetiştirmiyorsun, tamamen kendi bireysel çaba ve katkılarıyla o kişi kendini geliştiriyorsa geliştiriyor, sonra bu adamı kendine borçlu çıkarıyorsun verdiğin projeler için, bunun neresi insan yetiştirmek, bu kafayla hindistan modelini dahi oturtamaz türkiye.

    bacasız sanayidir yazılım, tek maliyeti kafa ve vizyon, o ikisi de bu ülkede aynı anda olmuyor, kelli felli pancar suratlı adamların networking becerilerinde işler bağlanıyor, bu zihniyetle anca el ipiyle gerdeğe girilir.
  • son derece çirkin, görünüşü korkunç bir adamın gece yarısı bir oğlu doğmuş. bu adam büyük bir sıkıntı, endişe ve tedirginlik içinde fenerini yakmış ve aceleyle oğlunun yüzüne bakmak istemiş. acaba oğlu kime benziyor? kendine mi bir başkasına mı?
    adamın açmazı onun çok çirkin oluşunda odaklanıyor. eğer güzel bir oğlu olsun istiyorsa kendine benzememesi gerek, kendine benzeyen bir oğul bekliyorsa onun çirkin olacağından kuşkusu yok. her baba kendinin devamını oğlunda görür, görmek isteğindedir. bu duygunun mantıki bir açıklaması yok, neslin idamesi dediğimiz insiyaki temayülün sınırlarından biri bu. ama insanda kendi eksiklerinden kaçmak, kendi çirkin ve kötü yanlarını gidermek duygusu da yaşıyor. bu iki zıt akım her neslin doğuşunda yeniden ve yeniden mesele olmak durumunda. sultan ıı. mahmut, büyük oğlu abdülmecid’i batılı bir eğitim içinde yetiştirdi. abdülmecid operadan hoşlanıyor, batılı bir çalışma disiplini seviyor ve insan ilişkilerinde batılı bir temayül besliyordu. ıı. mahmut’un ikinci oğlu abdülaziz ise semerkantlı hocaların eline teslim edilmişti. tahsili de zevkleri de şark atmosferi içinde şekil kazanmıştı. ata binmeyi, güreşmeyi seviyor, batılı tarzdaki insan ilişkilerine yabancılık duyuyordu. sultan murat’a göre devlet iki yoldan birinde selamet bulabilirdi ve o bir bakıma çocuklarına verdiği eğitimle kararsızlığını dile getirmiş oluyordu.
    aradan yüz yılı aşkın bir zaman geçmesine ve belli bir yönde uzun ve köklü değişimler yaşanmasına rağmen türk toplumu başlangıçtaki kararsızlığını giderebilmiş, iki yandan birinde mutlak bir tatmin elde edebilmiş değil. bu toplumun insanları olarak bizler, kendimizin olan özelliklerden vazgeçmiyoruz, vazgeçmemiz mümkün değil. çünkü “biz” olan yanımızı yok edersek kendimiz de ortadan kalkacağız. öte yandan “başka” olan bir şeyi sağlayamazsak başarının bize çok uzak kalacağını da düşünüyoruz. tıpkı gece yarısı oğlu doğan çirkin adam gibiyiz. feneri yakıp oğlumuzun yüzüne her baktığımızda tedirginlik, sıkıntı ve korku içinde kalıyoruz. bu çocuk bizimse çirkin, güzelse bizden başkası artık.
    türkiye kendi kendini değerlendirirken hangi ölçüleri kullanıyor? onun güzel veya çirkin oluşu özünden neş’et eden, tabi kimliğinin ilkeleriyle mi tespit edilmiş? yoksa kendinden başkalarının koyduğu ölçüler sebebiyle mi güzel veya çirkin sayılıyor? batılılaşma sürecine girdiğimizden beri bu toplumun insanları olarak bizler, kendi hayatımıza alemşümul burjuva medeniyetinin değerleriyle baktık. bu değerler ölçülerine göre “çirkin” saydık kendimizi. yetiştirdiğimiz her nesil bizim olduğu kadar çirkin, güzel olduğu kadar avrupalıydı.
    demek ki bizi çirkin kılan ölçü değiştirildiği taktirde hem kendi çocuğumuzun bizim olan yanını rahatsız olmadan benimser, hem de ondan yabancılar tarafından değerli sayılan bir güzellik beklemeyiz. yani kendimiz olanla güzel olan birleşmiş olur.
    bununla birlikte “insan yetiştirme” tabiri bünyesinde bir tenakuz barındırır. çünkü insanın insan tarafından yetiştirilmesi, bitkilerin ve hayvanların ıslağından farklı bir şeydir. eğer yeni bir neslin belli özelliklerle donanmış olarak yetiştirilmesini, olgunlaşmasını istiyorsak, o nesli eğitme görevini yüklenmiş olanların da aynı özellikleri taşıması kaçınılmazdır. başka türlüsü, ancak yeni yetişenlere heveslerin, arzuların, beklentilerin aşılanması anlamına gelir ki bu çocukların “gece yarısı” doğacaklarından hiç şüphe etmemek gerekir. feneri yüzlerine tutup baktığımızda sonuç bizi her zaman şaşırtacak niteliktedir.
    dünya toplumları arasında mühim bir yer işgal etme iddiasın taşıyan ülkelerde her zaman “babalar ve oğullar” meselesi canlılığını koruyacaktır. çünkü bu toplumlarda sürekli olarak ulaşılacak bir hedef, yeni nesiller üzerinde sınanacak yöntemler olacaktır. babalar çirkinliklerinden hiç vazgeçmeyecekler, çocuklar hep gece yarısı doğacak, onların yüzlerine hep fener tutulacak, bu görüntüden hissedilen rahatsızlık sürüp gidecektir. babalar çirkinliklerinden vazgeçinceye kadar.

    (bkz: ismet özel)

    (bkz: üç zor mesele)