şükela:  tümü | bugün
  • türkçeye iç mimari olarak geçmiş bir meslek dalı.
  • son yıllarda kentlere özel olarak birkaç kıymetli yönetmen tarafından çekilen filmlerden oluşan projelerin sayısı arttı. daha da proje aşamasında bulunan, bu minvalde işler tamamlanacakları günleri bekliyor. ne kadar büyük ve ne kadar gelişmiş olurlarsa olsunlar, kentlere yüklenen büyük anlamı ya da anlamları pek anlayabilmiş değilim. bir filmin anamotifinin, hatta başrol oyuncusunun bir kent olabileceğine inanıyorum, ama bir kenti pazarlamak maksadıyla yapılan işlere kılıf uydurmak için başvurulan “new york'un ruhu”, “tokyo'nun kaosu” ya da “ istanbul'un (o çok meşhur) kozmopolit yapısı” gibi etiketler zerre kadar umrumda olmuyor. zira bir kenti anlamlı kılan şeyler arasında kentin kendisinin yer aldığına inananlardan değilim. bu yüzden coen'lerin paris'e baktıklarında gördükleri rezilliği, ben her kente baktığımda istisnasız görüyorum.

    15 milyon kişinin yaşadığı devasa bir kaos üreteci olan istanbul'a romantik bir haleti ruhiye ile yaklaştığınız takdirde, arka sokaklardaki karanlık ve sürekli plansız devinen devasa bir makinenin, bakımsızlıktan sağa sola aniden dağılıvereceği hissi gibi sürprizleri görmezden gelmiş olursunuz, ki bu da, herkesin dünyanın dört bir köşesinde ehemmiyet vermeye çok meraklı olduğu, kentin ruhu denen zırvayı bir anda alaşağı eder. kentin ruhu, arka sokakta yolunuzu kesen bir adamın, ya da gitmeniz gereken bir adresi sorduğunuzda size cevap vermeyen bir esnafın umrunda değildir. neticede yolunuz kesilip soyulduğunuzla ya da saatlerce elinizde ulaşmanız gereken adresin yazılı olduğu kağıtla dolanıp durduğunuzla kalırsınız. bu esnada kentin o meşhur ruhu da uzaktan sizi izlerken sırıtıyordur belki de, kim bilir?

    tokyo! (2008) paris'ten, new york'tan ve hatta istanbul'dan hiçbir eksiği olmayan bir kent üzerine gecikmiş bir film olarak da yorumlanabilir. zira tokyo!'nun ait olduğu “bir şehre adanmış filmler' janrının olmazsa olmaz özelliklerinden kaos ve nevi şahsına münhasırlık gibi özellikler, kent olarak tokyo'da fazlasıyla mevcut.

    lakin filmin, ruhdaşlarından ayrılan bir tona sahip olması, ona 'bir kente dair film'den ziyade, film olarak yaklaşabilmemize müsaade ediyor. bir kere tokyo!, kesinlikle tokyo'ya düzülmüş bir övgü değil. özellikle de, çalışmanın bir tür ibadet biçimi olduğu japon toplumuna, gondry'nin getirdiği bakış açısı, işlerin bu film özelinde biraz daha farklı yürüdüğünün en önemli göstergesi.

    tokyo!'nun, genel olarak sokak arkalarına ve iki bina arasındaki karanlık boşluklara odaklanacağına dair ilk uyarı, gondry'nin ilk sırada yer alan filmiyle veriliyor. tokyo!, tokyo hakkında güzel şeyler söylemek niyetinde olan bir övgü projesi değil. filmin adında yer alan ünlem işareti, yeni ve turistik olmayan bir tokyo manzarası ile karşı karşıya olduğumuza dair biz izleyicilere bir uyarıda bulunmak maksadıyla ait olduğu yere yerleştirilmiş.

    gelelim ünlem işaretinin, kalemin ucuyla kağıdı ezerek yerine koyulmuş noktası olarak gördüğüm, gondry'nin filmi interior design'a.

    gondry'nin görüntü ve başkasına ait 'fikirlerle' kurduğu ilişki her zaman muazzam oldu. çektiği klipler, bu konuda yeterli miktarda kanıtı bizlere sunuyor. ancak gondry, başkalarının şarkıları için bir evren yaratmadaki maharetini, yine başkalarının metinleriyle sürdürebilecek mizaca sahip biri. siz ona peş peşe sıralanan notaları ve kelimeleri verdiğiniz takdirde, ve eğer notalarınız ve kelimeleriniz gerçekten de bir arada yeterince iyi duruyor ve bir bütünlük sergiliyorsa, gondry kendi yitik çocuk dünyasından çekip çıkardığı parçalarla o notaları ve kelimeleri benzersiz bir biçimde görselleştirebiliyor.

    interior design da, büyük ölçüde başkasına ait kelimelerin görsel hale geldiği bir film. filmin metni, fantastik ve melankolik çizgi romanlarıyla çizgi roman aleminde adı giderek daha fazla zikredilmeye başlayan gabrielle bell'in çizgi romanı cecil and jordan in new york'a dayanıyor. filmin başarısının birincil nedenlerinden biri bu. gondry, insani bir sorunun new york'daki halini tokyo'da da aynı biçimde işleyeceğini düşünmüş, ve bell'in metnini tokyo'ya taşımış. üstelik bu metin, tokyo'da new york'da olduğundan çok daha fazla anlam ifade ediyor; tokyo'da hiçbir işe yaramayan ve uyumsuz biri, varolmuş sayılmaz.

    hiroko (ayako fujitani) da böyle biri. sevgilisiyle birlikte tokyo'da bir yaşam kurmaya çalışıyor: arabasını park edecek doğru bir yer arıyor, kirası bütçesine uyan bir ev arıyor ve yapabileceği bir iş arıyor. lakin hiroko, hediye paketlerken bile yaratıcı olma arzusu taşıyan biri, ondan istenense tıpkı sevgilisi akira'nın (ryo kase) yaptığı gibi, ne yapıyorsa düşünmeden yapması.

    hiroko düşündükçe sorunun kendisi olduğu kanaati dışında bir şeye varamıyor; o ters şeritte ilerleyen bir araç ve üzerine gelen şeritler dolusu araçlar hakkında şikayet hakkına sahip değil. bu noktada uykuya dalan hiroko, uyandığında farkında olmadan kenara çekiyor. önce kalbini; yaratıcı gücünün ruhani merkezini saklayan göğüs kafesinden başlayarak eksiliyor, değişim geçiriyor. ve nihayetinde endişe içinde sokaklarda buluyor kendisini. işe yarayan onlarca insanın arasında, işe yaramaz hiroko, işe yarar bir şeye, ahşap bir sandalyeye dönüşüyor.

    çaresiz bir insanı evine kimse misafir etmez, ama sahipsiz bir sandalyeyi misafir edecek birileri muhakkak bulunur. yeni ve işe yarar hiroko'ya da öyle oluyor.

    ne kadar nefret etsem de kafkaesk olarak tanımlamakta pek tereddüt etmeyeceğim bir olay örgüsü var interior design'ın. iç dünyası bir şekilde tarumar olan birinin, onu yeniden düzenlemek için inanılmaz bir başkalaşım geçirmesi gerekebiliyor. kendinden vazgeçip, bir başka nesne olması gerekiyor. etinden, kemiğinden ve ruhundan feragat edip ahşap bir mobilya haline gelmesi ona karşılıklı çıkar ilişkileri ağında en azından ticari olarak büyük bir önem atfedebiliyor. böylelikle en azından aradığı huzuru, televizyonda gündüz kuşağı devam ederken bulabiliyor hiroko.

    interior design, “ne işe yarıyorum ben?” sorusunu ana gündem maddesi haline getirmiş bir film. soruya verdiği cevap ise hiç de burun kıvırılabilecek cinste ve basitlikte değil. görsel kerameti gondry'ye, metinsel kudreti ise bell'e ait bir film interior design. gondry kelimeler hususunda destek aldığında şirin olmanın ötesine uzun sıçramalar yapabiliyor.