şükela:  tümü | bugün
  • türkiye ile yunanistan arasında 90 larda yaşanan sorunlardan biridir. 1920 yılında çıkarılan yasaya göre yunanistan da yaşayan müslüman azınlıklar kendi müftülerini seçebileceklerdi. ancak bu yasa hiç uygulanmadı ve 90 larda azınlık bilinci yerleşmeye başlayınca batı trakya daki türkler olayı protesto edip kendi müftülerini seçtiler, yunan hükümeti ise kendi müftüsünü atadı ve bütün baskılara rağmen geri adım atmadı, böylece bir sorun olarak kaldı.
  • azınlıgın kendi dini liderini secme hakkı lozan antlasamasında da garanti altına alınmıstır. yani secilmis olanı tanımamakla yunanistan sadece kendi yasasını degil lozan antlasmasını da tanımıyor, deliyor. hem de turkiyeden azınlıkların lozandan dogan haklarını vermesi istenirken. avrupa birligi de buna seyirci kalıyor.
    (bkz: mehmet emin aga)
    (bkz: ibrahim serif)
    (bkz: batı trakya turkleri)
    (bkz: lozan antlasması)
  • müftüler ve şer’i hükümler

    hep merak etmişimdir...
    müftülerini -haklı olarak- seçmek isteyen batı trakya türklerinin, türkiye’deki müftülerin devletçe atanması hakkında ne düşündüğünü...
    batı trakya’da bunun mücadelesini vermiş ama artık çeşitli nedenlerle türkiye’de yaşayanların böyle bir derdi olup olmadığını...
    türkiye’de böyle bir istekte bulunulursa, hükümetin vereceği yanıtı...
    aslında bununla ilintili başka bir konuyu ele alacağım ama bu rahatsız edici soruları da dile getirmeden edemedim. yıllardır sorunlarını, insan hakları, kişi hak ve özgürlükleri, demokrasi sorunu olarak değil de, “millî” olarak gören azınlıkla, konuşmanın zorluğunun farkındayım. tartışmaların söylenenler üzerinden değil, biyografik bilgiler üzerinden yapılmasıyla, bunu iki ay önce şahsen de gördüm.
    batı trakya ile ilgilenmeye başladığımdan beri dikkatimi çeken şey, müftülerin türkiye’de bile olmayan bir yetkisidir: mirası, şer’i hükümlere göre paylaştırma...
    açıkça kadınlarla erkekler arasında ayrımcılığa yol açan, azınlığın çağdaş batılı bir toplum parçası olmasını engelleyen, müftüye vazgeçemeyeceği bir iktidar veren bu uygulama, bir osmanlı mirası olarak, azınlığın önünde durmaktadır.
    cumhuriyet dönemi boyunca, kemalist türkiye’deki hemen her değişikliği izlemiş; kılık kıyafetini, alfabesini değiştirmiş bu azınlığın, bu konuda bir şey yapmaması, bunu dillendirmemesi (bugüne kadar azınlık içi tartışmaları pek izleyebildiğimi söyleyemeyeceğim, umarım tartışılıyordur) bana hep tuhaf gelmiştir. oysa, ankara’daki başbakanlık cumhuriyet arşivi’nde bulduğum iki mektup (numarası:30.1 40.238.13) bana azınlığın bu konudaki tarihine dair önemli ipuçları vermektedir.
    1 aralık 1952’de gümülcine’yi ziyaret eden cumhurbaşkanı celal bayar’a isteklerini maddeler halinde yazdığı mektupla, gümülcine türk cemaati başkanı h. ahmet kamil şunları talep ediyordu:
    “madde 2- türk inkilabına muarız ?karşı gelen? ve mugayir ?aykırı? hareketlerle gün be gün çürütülmeye mahkum olan azınlığımızın başında bulunan ve antlaşmalarla pek geniş selahiyetleri ellerinde tutan cahil denecek kadar iktidarsız müftülerin verdikleri hükümleri tashih ?düzeltme?, temyiz etmek üzere gümülcine’ye bir baş müftü izamı ?yollanması?.
    madde 3-miras meselelerinde yirmi küsür milyonluk türkiye türklerinin işlerine uygun gelen türk kanunu medenisinin ?medenî kanunu’nun? trakya türklerine de teşmili ?kapsamına alınması,?.
    madde 4-içtimai ?sosyal? seviye bakımından bizden pek çok üstün bulunan yunanlılar arasında pek gayri muntazam bir halde ve adeta gülünç bir vaziyette bulunan kılık ve kıyafetimizin kısmen olsun düzelmesine yardım maksadıyla şapkanın mecburî kılınması.
    madde 5-camilerimizde din telkin ederken zavallı halkımıza zehir saçan, milletimizi ve bilhassa cahil kadınlarımızı medeniyet yerine bedeviyete sevkeden cahil mollalardan kurtulmamız için ramazanlarda diyanet reisliği tarafından gümülcinemize iki ateşli ve muktedir vaizin gönderilmesi.”
    2 aralık 1952 tarihli “gümülcine türk gençler birliği’” antetli mektuplarında da, başkan şevket pazarköylü, asbaşkan mustafa h. mustafa ve genel sekreter ahmet ibrahim, celal bayar’dan benzer isteklerini yineliyorlardı: “bizim medeni ve inkilapçı vatandaşlar olarak yaşamamıza mani olan kimselere, himaye gösterilmekten iki milletin dostluğunun selameti namına, artık vazgeçilsin. (kıyafet, arap yazısı, şer’i hükümler gibi.)”
    medeni kanun’un uygulanması talebini, tc adalet bakanlığı incelemiş ve 26 şubat 1953’te şu yorumda bulunmuştur: yunanistan, hem lozan hem de 10 ağustos 1920’de imzaladığı sevr antlaşması’nın 14. maddesi gereği, müslüman azınlıkların şahsî ve aile hukukuna dair meselelerinin tanziminde müslüman adetlerini gözönünde tutmayı taahhüt etmiştir. bu nedenle batı trakya’da, evvelce memleketimizde de tatbik olunan şer’i hükümler uygulanmaktadır. oysa türkiye’de medeni kanun’un kabulünden sonra, lozan’daki hükümlere karşın, rumlara da bu kanun tatbik olunmaktadır. şu halde, yunanistan’daki müslüman türk azınlığı kendi haklarında ahkamı şer’iyenin tatbikini arzu etmiyorsa, kendisi için 15 mayıs 1940 tarihli yunan medeni kanunu’nun tatbikini isteyebilir. herhangi bir devletin ülkesinde bir başka devletin kanunun tatbikini istemek, o devletin hükümranlik haklarına uygun düşmez.
    diyanet işleri başkanlığı ise, baş müftü ve iki vaiz isteğinin iki ülke arasında karşılıklı anlaşma yapılmamış olmasından dolayı yerine getirilemeyeceğini yazar.
    demek ki, azınlık bu sorunu bundan 50 yıl önce tartışıyormuş. herhalde 50 yıl öncesinden daha geriye gitmemiştir. batı trakyalıların, şer’i hükümlerin uygulanmasından vazgeçip vazgeçmeyeceklerini, artık yaşamlarının her alanında laik kurallarla yönetilip yönetilmeyeceklerini tartışmak için erken mi yoksa? eğer azınlığın kimliğinin temel belirleyicisi din ve dinî kurumlar değilse, bu tartışmanın önünde bir engel yok demektir.

    elcin macar
    azınlıkca dergisi
  • onumuzdeki gunlerde gelişmeler yasanacak sorun.

    batı trakyada yasayan muslumanlara zorunlu olarak uygulanan orv ve adet hukukunun , zorunlu olmakta çıkıp sadece tüm tarafların kabul etmesi halinde uygulanabilmesini ongoren degisiklikten sonra syriza hukumeti muftulerin daha onceden oldugu gibi hükümet tarafından atanmasının yerine secimle iş basına gelmelerini ongoren hazırlık içerisinde.

    basarılı olup olmayacagı müftüleri kimin seçeceği sorusunun cevabınday yatmakta. eğer müslüman halk seçecekse büyük ihtimalle türkiyenin işaret edeceği adaylar seçileceğinden yunan tarafı bunu kabul etmeyecektir.

    yunan tarafı müftüyü daha önce devlet tarafından atanmış imamların seçmesini isteyecektir. eğer seçim bu kişiler tarafından yapılarsa da büyük ihtimalle yunan devletinin istediği aday seçilecektir.

    bu durumda türkiye 240 imam tarafından seçilen müftüyü tanımamaya devam edecek, genel olarak varola durumda bir değişiklik olmayacaktır.
  • atanmış müftüler cemali meço ve mehmet emin şinikoğlu'nun yeni çıkarılan bir yasa ile emekli edilmesiyle çözüme biraz daha yaklaşılan sorundur.

    boşalan gümülcine ve iskeçe müftüleri makamına şimdilik müftü naiplerinin atanması, 2019 da yapılacak genel seçimlerden önce yapılacak müftü seçimi ile de yeni müftülerin seçilmesi bekleniyor.

    türkiye müftülerin direk olarak halk tarafından seçilmesini isterken yunan tarafı da seçimi kendi atadığı din görevlilerine yaptırmak niyetinde.

    ortak bir yol bulunmazsa din görevlileri tarafından seçilen müftü, azınlık ve türkiye tarafından kabul edilmeyeceği için sorun devam edecek.