şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: utku varlık)
  • sinefiller için, ancak festivalde görülebilecek filmleri önceden vizyonda tikismadan bos salonlarda izleme sansina sahip olmak.
  • her bos vaktinde yeni bir muze gezebilmek, adini duydugun, kitaplarda gordugun tablolari gozunle gormek, firca darbelerii hissetmek, rodin'in hayat verdigi heykellerin etrafinda gezinmek, montmartre'ta daracik sokaklarda gezinip yagli boya kokusu solumak, sehirin icinde bir bag kesfetmek, aksamlari eglenmek icin bir barda o gun sansina ne turde bir jazz muzik karsina cikacak diye beklemektir...
    denizi ozlemek, neden herkesin bu kadar mutsuz oldugunu dusunmek, aksam saat ondan sonra taksi bulamamak, metrolarda gide gele kostebek gibi hissetmek, omrunde isitmedigin laflari isitmek, ulkende adam yerine konurken orada olmadigin halde gocmen sayilmak, gunes isigina hasret kalmak, istanbulu ozlemektir....
  • fransizcaniz olduktan sonra yasanmasi süper olan sehir
  • en yasanilasi yasam olsa gerek... kitaplarda okudugunuz, filmlerde ve resimlerde gördügünüz paris'in içine kendinizi koyarsiniz gözlerinizi kapayip.. eyfel kulesi'nden çekilmis bir fotografa bakarken, yüzünüze vuracak rüzgari bile hisseder gibi olursunuz.. hissetmeye çalisirsiniz.. ama gene de olmaz, hiç olmaz..
  • gercekten hakkini vermek icin on kosul gecmisle olan baglarini koparabilmektir yoksa paris'de yasamaz, istanbul'u ozleyerek kucucuk evinizde yasarsiniz. ne zaman ki iki tane hayatiniz oldugu ve bunlarin birbirinden bagimsiz oldugu gercegini kabullenirsiniz, iste o zaman paris muzeleri, evinizin iki adim otesindeki sokak kahveleri, gecenin bir vakti st michel de karsilastiginiz dunyanin en guzel sokak muzisyenleri, fanfare lari, yazin pont des arts da kendi capinda kokteyl veren gencleri, jardin de luxembourg da kafaniza pike yapan guvercinleri, jardin des tuilleries de havuzlarin etrafinda kosturan veletleri , bit pazarlari, essiz hazineleriyle eski kitapcilari ve gunes o utangac yuzunu gri bulutlarin arkasindan azicik da olsa gosterdiginde icinize dogan iyimserlikle gercekten de yasamasi keyifli olan bir sehirdir.
  • (bkz: before sunset)
  • eger masabasi isinde calisiyor ve fransizlarin espiri anlayisinin bir boka benzemediginin farkina varmissaniz, hicbir halt yaramayan etkinliktir. geldiginiz ilk bir kac ay tarihin romantizminin etkisine takilirsiniz...muzelerdir, ressamlardir filan... ama gun gelir yalnizligi, evsizligi, caresizligi, aglayamamayi, gulememeyi tadarsiniz.

    en son, "ulan simdi istanbul'da olmak vardi anasini satayim" demekten kendinizi alamazsiniz...
  • bir zaman sonra her şey gibi o da kocaman bir rutine dönüşüveriyor. ilk günkü heyecanını kaybettiğin vakit başlayan tek hissiyat aynılığa şaşıp kalmaktan ibaret. hepimizin benzer sorunları, benzer karın ağrıları ve benzer bakış açıları var hayata karşı. her şey o kadar tanıdık ki. dedikodularımız aynı, ilişkilerimiz aynı, aşk aynı. en zor geçen zamanlar herhalde geceleri olsa gerek. yalnızlığın fazlası aşırı gürültülü olabiliyor. paris sokaklarında dolaşmak, hele ki belli bir saatten sonra sadece yalnızlık demek. işittiğin şey topuklu ayakkabılarının çıkardığı o ritmik sesten başka bir şey değil. bir de nefesinin havada bıraktığı izlere anlam yüklemeye çalışmak işte. hepsi bu. zamanı farklı boyutlarda algılamak, katmanlamak, süzmek, tıpkı midnight in paris filminde olduğu gibi çok kolay burada. mesela kendi durduğun nokta ile 1800'ler dönemindeki pariste bir işçi pubında yaşanmış olanları bir an için duyumsamak, ya da kendi fiziksel hacminle bulunduğun mekanı dünyanın öbür ucundaki bir yerle birlikte algılamak....bunu anlatmak çok zor. ama bu bakış açısı insana, mesela işiyle ilgili belirsizliğin sıkıntısını unutturmasa bile bu sıkıntıyı kendi sınırlarında hapsettirebiliyor. bu sınırları bahsettiğim gibi çok katmanlı bir hayat yaşayabiliyorsak ya da en olmadı kozmik önemsizliğe vurabiliyorsak çizebiliriz sanırım. bunu yapmayı başarabildiğim tek yer burası oldu. ama çoğu zaman ise hayat hep aynı. elinde bir sandviçle 500 yıllık bir arnavut kaldırımının üzerinde yürüdüğünü hiç umursamadan, tek derdi işine yetişmeye çalışan bir insan oluveriyorsun işte. pek çok ayrıntı olduğu yerde farkedilmeyi ve takdir edilmeyi beklerken yaptığın tek şey sallanan bir kaldırım taşına yanlışlıkla basıverip paçana bulaşan üç beş damlayı temizlemeye çalışırken, aynı zamanda kafanı kaldırıp "gülen biri var mı acaba" diye bakmak, her şey yolundaymış gibi davranmaya çalışmak, yine ve yeniden toplu iğne olduğunu unutup egonla girdiğin savaşa geri dönüvermek işte. biraz bohem, biraz buruk, az şekerli ama tadını asla unutamayacağın bir tecrübe olsa gerek. aşk şehri derler paris için. burası hüzün şehri.
  • midnight in paris fantazisini, beş yüz yıllık kaldırımlar romantizmini, sürüyle kültürel aktivitede bulunabilme realitesini bir kenara bırakırsak çekilir şey değil. çünkü evinizi sürekli çekirge sürüsü gibi misafirler basar. adeta facebook a foto koymak için seyahat eden uzak akrabaları, ergenken anne tarafından zorla yanlarına çıkartılıp merhaba hoşgeldiniz demek durumunda kaldığınız aile dostlarını geçtim, en son ortaokulda aynı sırayı paylaştığın tipten tut da, tatilde es kaza tanışıp iki muhabbet ettiğiniz çifte kadar herkes evinizi potansiyel beleş oda-kahvaltı olarak görür. ya misafir kabul edemeyeceğini söyleyecek kadar kazulet olacaksın, ya yaratıcı yalanlar uyduracaksın ya da ömrün havlu değiştirmek ve nevresim yıkamakla sürüüp gidecek. aynısı birçok vıcık vıcık turist kaynayan şehir için geçerli tabi. hayal bile etmek istemem doğrusu. böyk.