bbsfatih

  • 2349
  • 0
  • 0
  • 0
  • geçen yıl

ashes of the wake

beklentilerin yüksekliği, genelde insanları hayalkırıklığına iter. daha önce ortaya çıkarılan ürünler, albümler, en favori gruplarınızdan birinin yeni bir albüm çıkartacağını öğrendiğinizde kullanacağınız kriterlere dönüşür. "hmm bu albüm şundan güzel olmalı, bu şarkıdan şöle hoş, bu albümden böle farklı olmalı" cümleleri kafalarda oluşur ister istemez. albüm çıkar çıkmaz da karşılaştırma başlar. o albümü sadece tek olarak değerlendirmek olanaksızdır, illaki grubun geçmişindeki mükemmelliklerle kıyaslanır. bu da genelde, ilk cümlede de dediğim gibi, hayalkırıklıkları doğurur.

lamb of god, yaklaşık 1 yıl önce tanıştığım bi grup. gruptan ilk dinlediğim şarkı ruin, ilk dinlediğim albüm as the palaces burn olunca, grup beynimde ve kalbimde öyle bi yere tırmandı ki (sadece bir albümlük çalma süresinde), kısa sürede grup en favori gruplarımdan oldu. sonra new american gospel'i dinledim, ve grubun as the palaces burn'e kadar kendini ne kadar geliştirmiş olduğunu şaşırarak gördüm. vokallerin hardcore-vari vokallerden kulağa daha hoş gelen mükemmel vokallere geçmesi, bestelerin sağına soluna eklenen hoş sololar, ve mükemmel prodüksiyon new american gospel ile as the palaces burn'u ayıran temel özelliklerdi gözümde. vuruculuk ise lamb of god'ın ilk iki albümündeki en etkileyici etmendi. new american gospel, black label gibi gaz ötesi bir şarkı ile açılıyordu, ve "ilk saniyeden sizi içine çeken albüm" tanımı albümü açıklamaya yetiyordu. bu cümleler as the palaces burn için de geçerli, zira bu sefer de ruin gibi allahsal bir şarkı albümün açılış şarkısıydı.
as the palaces burn albümünden sonra lamb of god tabiki beklenen başarıyı yakaladı ve daha ikinci albümünde, sony'nin alt şirketi olan epic records ile anlaşma sağladı.
2004'te ise 2003'ün bana göre en mükemmel albümü olan as the palaces burn'un devamı, ashes of the wake'in ağustos 31'de çıkacağı açıklandı.
new american gospel ile as the palaces burn'un arasını 3 yılla dolduran lamb of god, büyük bir şirketle anlaşmanın sonucu olarak, as the palaces burn'den hemen 1 yıl sonra ashes of the wake'i çıkarmayı planlıyordu.
ashes of the wake haberini ilk duyduğumda hemen detay aramaya koyulmuştum nette, ama elimde pek bişi yoktu, stüdyo fotolarından başka. chris adler ve diğer tüm elemanlar "as the palaces burn 2 beklemeyin" diyorlardı, ama benim tam olarak istediğim şey as the palaces burn'un agresifliği ve mükemmel besteleri, süper vokaller ve davullardı.
sonradan ashes of the wake'de prodüktör olarak devin townsend değil de machine'in seçildiği açıklanıldığında açıkçası korktum. as the palaces burn'daki mükemmel prodüksiyonu aratan bir albüm istemiyordum çünkü.
albümün çıkacağı haberini aldıktan bir ay sonra laid to rest adlı albümün açılış parçasının nette dolaştığını duydum. bi heyecanla çektim dinledim. ilk dinleyişim hayal kırıklığıydı. bu şarkı albümün açılış şarkısıydı ve diğer albümlerin açılış şarkılarına kıyasla kötüydü. ruin ve black label ile karşılaştırıldığında gerçekten beklentilerimi karşılamıyordu. ama tabiki zamanla bu yargı tamamen değişecekti. ister istemez sürekli dinliyordum şarkıyı ve yaklaşık 10-15 dinlemeden sonra şarkı beni öyle bir sardı ki, albüm niyetine sadece bu şarkıyı dinliyordum. randy blythe'ın vokali tek kelimeyle aşmıştı, sözler mükemmeldi. güzel bir ritm-solo, mükemmel ritmler ve chris adler'in mükemmel davulları. biraz zaman geçtikten sonra bu şarkının ilk klip çekilecek şarkı olduğunu öğrendim ve klip nete düşer düşmez çekip izledim. kliple birlikte şarkıya olan bağımlılığım iki kat daha arttı. sonradan sitelerinde what i've become'ı da dinlememle birlikte albüm hakkında öle büyük beklentiler içine girdim ki, kesinlikle bir hayalkırıklığı beklemiyordum. 15-20 gün sonra da albüm p2p'lere düştü, düşer düşmez ilk gün çektim ve dinlemeye başladım. sağlıklı bir değerlendirme olsun diye yaklaşık 15 gündür her gün onlarca kez dinledim albümü. peki nedir albüm? hayalkırıklığı mı?

açık olmak gerekirse, bu albüm kesinlikle as the palaces burn kadar kaliteli değil. (prodüksiyon veya davullar veya vokal açısından değil, bestelerin vuruculuğu açısından).
as the palaces burn'den de kaliteli bişiler bekleyen beni biraz da olsa hayalkırıklığına uğrattı evet. ama yine de kesinlikle kötü bi albüm değil. hatta mükemmel bi albüm denilebilir, ama as the palaces burn mükemmel ötesi bi albüm olduğu için, ve kriter de (bana göre) o olduğu için, hayalkırıklığı var evet, ama bu öyle büyük bir sorun değil.

ilk göze çarpan değişiklik, daha doğrusu değişmezlik(!) prodüksiyon. machine, kesinlikle prodüktör olarak devin townsend'i aratmamış. gayet mükemmel bir sound, yarıcı, kesici, ezici. davullar as the palaces burn kadar ön planda değil, ama bu kötü bişey de değil. randy'nin vokali gittikçe mükemmelleşiyor. bu adam çok yakın tarihte efsane olacak, aynen lamb of god gibi.

dikkatimi çeken başka şey ise, solo'ların mükemmelliği. solo kullanımı gerçekten çok artmış ve bu mükemmel bişey. özellikle chris poland ve alex skolnick'li ashes of the wake adlı enstrümental parça, sololarıyla ve mükemmel riffleriyle resmen büyülüyor. albümde başka öne çıkan parçalar, mükemmel riffler ve kliple laid to rest, hourglass, randy'nin "it's fucking hopeless" çığlıklarıyla the faded line, son kısımdaki farklı ve etkileyici denemeyle one gun, mükemmel vuruculuğuyla break you, tek kelimeyle "gaz"'ın tanımı olarak what i've become, yukarıda bahsettiğim ashes of the wake, ve tabiki lamb of god'ın en iyi introsuna sahip remorse is for the dead.

beni diğerleri kadar etkilemeyen iki şarkı var, onlar da now you've got something to die for ve omerta. now you've got something to die for, bana ilk dinlediğimde direk pantera'yı hatırlattı. ama ilgi çekici bi şarkı değil. omerta ise fazla yavaş, ve kulak kabartacak bişeylere sahip değil.

bu albümle randy blythe'ın ve lamb of god tayfasının savaş karşıtlığı da ön plana çıkmış. özellikle benim şimdiye kadar dinlediğim ilk "ırak savaşı" temalı şarkı ashes of the wake (ve sanırım tüm albüm ırak savaşı ve tüm savaşlara karşı mesajlar içeriyor) gerçekten mükemmel. bu adamlar hem gaz, hem işi biliyor, hem de duyarlı. sanırım randy blythe ve chris adler (emin değilim isimlerden) politika okuyorlar, ondan dolayı sözlerde gayet eleştirel. özellikle now you've got something to die for'un sözleri etkileyici. o sözler biraz da kaliteli müzikle desteklenseymiş, now you've got something to die for şarkısı klasik olabilirmiş.

özet olarak, albüm as the palaces burn'den ileri gidemiyor. as the palaces burn part 2 beklemeyin diye bi demeç vardı chris adler'den, ama bence bu albüm as the palaces burn'un bıraktığı yerden devam ediyor, ve tam anlamıyla bir part 2. tabi ki as the palaces burn'un mükemmelliğine ulaşamıyor, ama yine de mükemmel.sanırım 1 yılda 1 albüm çıkarma olayı da yaratıcılıklarını biraz kısıtlamış, eğer as the palaces burn gibi bu albüm de 3 yıla yayılsaydı, as the palaces kadar mükemmel (10'da 10 puan alan) bir albümle karşı karşıya kalabilirdik. ama yine de grup diskografisinde kesinlikle bir geri adım değil.
mükemmel.

lamb of god till i die...

bu review'i ashes of the wake adlı enstrümental parçanın konuşma sesleriyle bitiriyorum;

"we killed a lot of innocent civilians; to us, every civilian in baghdad was a terrorist. these fed-ajin (sp?) are now in civilian clothes; that makes everybody free game. but if they came within our perimeter, we lit 'em up. and when we would pull the body out and we would search the car, we would find nothing. this took place time and time again. no harm, no foul; it's ok. don't worry about it. because this is a new type of war; this is an eradication"
"i honestly feel that we're commiting genocide over here. i don't believe in killing civilians, and i'm not gonna kill civilians for the united states marine corps."

devamını okuyayım »
09.09.2004 17:11