siyah giysili adam

  • 1557
  • 0
  • 0
  • 0
  • geçen yıl

mustang

bir yönüyle ikinci "a girl walks home alone at night", bir yönüyle de ikinci "çoğunluk" vakası.

"a girl walks home alone at night", ingiltere'de doğup küçük yaşta ailesiyle abd'ye taşınmış iran asıllı bir kadın olan ana lily amirpour'un ilk uzun metrajlı filmiydi. basına "iran'ın ilk western vampir filmi" etiketiyle takdim edilen filmde "iran", "iranlı olmak" ve "iran kadını" gibi kavramlar, ne var ki, birer dekor ile figürandan fazlası değildi. üstelik filmin çekimleri de gayet anlaşılır sebeplerle california'daki bir sette yapılmıştı. "vampir" imgesi hali hazırda yeterince gerçeküstüyken kiosk, radio tehran, daryuş ikbali dinleyip seks işçisi kadınların haklarını pezevenkler karşısında köpek dişleriyle arayan "erkek-avcısı iranlı vampir" imgesi ise kurguyu daha da fantastikleştirmekten fazlasını yapamıyordu. amirpour, bağrında yetiştiği ve kendisine hizmet ettiği kültürde bir diş gibi sivrilirken, yazdığı öyküde iran ise dişlenip emilecek acı dolu bir boyun halini alıyordu.

"mustang" ise ankara'da doğup henüz ilk yaşını dahi doldurmadan ailesiyle fransa'ya göç etmiş ve eğitim-öğretim hayatını paris-johannesburg arasında tamamlayıp üretim safhasına yine paris üzerinden başlayan bir kadın olan deniz gamze ergüven'in ilk uzun metrajlı filmi. bu film de, tıpkı akranı amirpour'un filmi gibi, nesnesini tanımakta ve haliyle tanıtmakta güçlük çeken bir yapıt. evet, film, konu edindiği topraklarda ve konu edindiği dilde konuşan insanlar üzerinden işleniyor ama diyaloglar o denli yavan ki, filmi anadilinde izleme şerefine—ne yazık ki—nail olan bizler, kendimizi bir jest-mimik dublajı ile karşı karşıya buluyoruz. hal böyleyken, tüm dünya filmin "ne" anlattığı üzerine kafa patlattığı sırada biz "nasıl"ının bataklığına saplanmış bir halde «a-ama durun bi' dakika, bu film hiç gerçekçi değil, bizim kızlarımız böyle konuşmuyor ki!» diye ünlüyoruz. yani, biz, kendi dilimizdeki "mustang"i bir dublaj tatsızlığı içinde seyrederken, elin festival komitesi, elin jüri üyeleri, tıpkı "a girl"ü farsça bilmedikleri için ingilizce-fransızca altyazıyla izledikleri gibi "mustang"i de ingilizce-fransızca altyazıyla izliyor ve bizlerden çok daha sakin kafayla inceleme şansına erişiyorlar. tabii, anadilde dublajın yabancı dilde altyazıya yeğ düştüğü sahneler de mevcut. misal, çarşaf katlanılan sahnede babaanne «sen hanım oldun artık» derken fransızca altyazıda «tu es devenue une femme» yazıyordu. yani, takdir edersiniz ki, özgün dilde ve özgün bağlam içinde "hanım" kelimesinin sana bana taşıdığı yan anlamlar nere, "femme" kelimesinin bir fransıza taşıyacağı yan anlamlar nere...

"çoğunluk" da, yine bu iki film gibi, yönetmeni seren yüce'nin ilk uzun metrajlı filmiydi. yüce, bu filmde, türkiye'nin sosyolojik çoğunluğunu meydana getiren insanlarının hayat, fikir ve his dünyasını orta-üst sınıf bir aile üzerinden dört başı mamur biçimde işlemeye gayret etmişti. "mustang" de benzer bir çok-cepheli savaşa farklı yaşlardan kadınların sorunlarını tek seferde işlemek gayesiyle girişiyor. asıl muhatabı olması gereken genel izleyici kitlesinin gözünde paye bulamayan her iki film, ne var ki, katıldıkları festivallerden büyük başarılarla dönüyor. nasıl mı?

"festival filmi", bir nevi işaret parmağı gibidir. genel izleyici kitlesi bir buçuk saat boyunca bu işaret parmağını uzun uzadıya izler de bakışlarını parmağın gösterdiği yere çevirmeyi bir türlü akıl etmez. olur ya, akıl etti diyelim, bu sefer de kafasını çevirmekte olduğu sırada gözüne başka bir şey takılır ve parmağa dair tüm ilgisi dağılıverir. festivallerin yetkili abileri ve sürekli müşterileri ise salona işaret edilen yere bakma hevesiyle vardıkları için, oyuncuların rollerindeki yeterlilikleri nasılmış, senaryonun gerçekle olan paralelliği ne boyuttaymış, hedefe varan yolda nasıl yüründüğünün bir ehemmiyeti var mıymış... bunlarla pek az ilgilenirler. bunlar birer detaydır ve eğer yönetmen işaret parmağını kullanmakta yeterince başarılıysa "sanatsal kalite" ve eğer işaret edilen yer festival komitesinin görmek istediği bir yerse "ödül" gelip o yönetmeni mutlaka bulur. robert bresson'un 1959 yapımı "pickpocket"ı bu minvalde gerçek bir "sanatsal kalite" örneğidir mesela. filmdeki oyunculuklar o denli faciadır ki insanın adeta korneası yanar ama algılarınızı bresson'un işaret parmağından koparıp işaret edilen yere doğrultmayı başarırsanız orada harikulade bir hikaye ile karşılaşabilirsiniz.

burada "pickpocket" ile "mustang" arasında değer yönünden bir ilişki kuracak değilim. ama şu var; "mustang"in türkiye dışında bulduğu övgünün nedenlerini anlayabiliyorum. üstelik "mustang"e bakarken kendimi "a girl"e bakan bir iranlı gibi "çiğnenmiş" de hissetmiyorum. gözlerimi işaret edilen yere çevirdiğimde filmin en büyük başarısı kendini ele veriyor ve burada "erkekler mars'tan kadınlar venüs'ten" basitliğine düşmemiş bir yönetmen görüyorum. "mustang"de insanlar toplumsal cinsiyet rollerine göre "uzun saçlı melekler" ile "kısa saçlı şeytanlar" arasında ayrıştırılmıyor. evet, hikayede erol gibi eser-kükrer bir erkek var ama orada yasin gibi bir karakter de var. ergüven'in radikal gazetesi için merve genç'e verdiği röportajında da bizzat söylediği gibi, karşımızda on elli-on ayaklı bir "genç kadın" yaratığı duruyor ama kendilerine eugene delacroix'nın "la liberte"**sini model edinmiş bu genç kadınların karşısında petek hanım gibi dedikoducu bir kadın da var. hem o on elli-on ayaklı organizmanın on eli/ayağı da bir değil; aralarında futbol manyağı bir "erkek fatma" bile var.

filmden övgüyle söz eden onlarca inceleme okudum ama olayı «işte türkiye na böyle bi' yer!» sığlığında ele alan tek bir yazı dahi çıkmadı karşıma. filmi altyazı üzerinden izleyen insanların çoğu filmi evrensel bir anlatı olarak görüp yorumluyor. filmde işaret edilen hadiseler türkiye'den de önce birer insanlık sorunuyken ve film hiçbir safhasında türkiye'ye ya da türk kültürüne topyekun bir kötülemede bulunmuyorken, filmi olumsuz eleştirme niyetiyle kolları sıvayanların anlatıyı hakarete varan ifadelerle yermeleri, kitlesel suçluluk psikolojisinden emareler taşıyan bir tutum örneği sanki. "mustang"in bütün bir toplum olarak yüzümüzü kızartacak en ufak bir suçlaması dahi olmasa bile, kopardığımız yaygarayla kendi kendimizi zor duruma düşürüyoruz. «bunların işi gücü bizi kötülemek» diyerek andığımız o avrupa ülkelerinde her yıl "mustang"e tekrar tekrar rahmet okutacak onlarca film çekiliyor. misal, fransa menşeli "seul contre tous"yu izlediğimizde «fransa'da zaten herkes ensest mahsulü» mü dedik? ingiltere metroları birbirini doğramaya sebep arayan "green street hooligans" ile mi dolu sanıyoruz? "lilja 4-ever"ı izleyince isveç gözümüze "saf kızların zengin erkeklerin elinde hayat kadınlarına dönüştüğü dev bir otel" gibi mi görünmeye başladı? danimarka'da geçen "jagten" bize «yav bu danlar zaten hepten linç kültürü» mü dedirtti? dedik ki, insan bu; doğrusu da var yanlışı da. eh, "mustang" karşısındaki bu «biz yapmayız öyle şey! asla!» tavrımız neden?

sonay'ın düğününü hatırlayalım; kız çok mutlu görünüyor, değil mi? çiçeği burnunda kocasını öpüyor kokluyor. sevdiği adamla evlendiği için mi mutlu o kız? hayır, amca ocağı denen hapishaneden kurtulduğu için mutlu. yönetmen parmağını dilediği kadar yanlış sallasın; işte, sadece bu sahneyle bile on ikiden vuruyor hedefi: annem! benim annem de gülmüş oynamış on beş yaşında evlenirken. niye? babamı çok sevdiği için mi? hayır, anneannemin evde kurduğu anaerkil (evet, anaerkil) baskıdan kurtulduğu için. bereket ki babam çok süper bir insan çıkmış da gel zaman git zaman eş sevgisi de serpilebilmiş kadının kalbinde. biz de bir kaçış evliliğinin zoraki mahsülleri değil de bir sevgi-saygı birlikteliğinin sevgi-saygıyla büyütülmüş evlatları olabilmişiz.

velhasılı "mustang", dünyanın dört bir yanından takdir, adaylık ve ödül toplamış olması "batı'nın art niyeti" ile açıklanıp geçilmemesi gereken denli önemli bir film. böyle bir filmin işaret parmağının yanı sıra işaret ettiği olgulara da biraz olsun kafa yormak, burada "okumuş-insan" sıfatıyla yazıp çizen bizler için daha yakışıklı bir tutum olurdu doğrusu. ben de filmi "nasıl"ına hiç takılmadan salt "ne anlattığı" üzerinden incelemek isterdim ama, işte, türkiye'de yaşıyor ve türkçe biliyorum.

devamını okuyayım »
15.01.2016 09:30