tabularasa

  • 2960
  • 0
  • 0
  • 0
  • 15 yıl önce

şeref geçen gün çok iğrenç bi insansın

bu hikayede geçen kişiler, olaylar tamamen hayal ürünüdür. gerçek hayatla olan gerçeküstü çakışmalar tamamen rastlantıdan ibarettir vs.

prolog:

----şeref----

ben 13, iki arkadaşım şeref ve muhittin 14 yaşındaydılar ve yaz tatiliydi. okul yoktu. o gün şeref, ailesinin kendisine koyduğu bu adı hak etmediğini kanıtlayacak iğrenç bir davranışta bulundu. bu iğrenç davranışına seyirci kalmamız suça ortak olmamıza yeten bir neden sayılabilirdi. hikayeyi anlatacağım. önce şeref’ten bahsetmeliyim size.

şeref küfrü virgül yerine kullanan, istiklal marşlarına eşlik etmeyen, din hocasının ödev olarak verdiği duaları ezberlememesi yetmezmiş gibi din kitabını bulvar gazetesiyle kaplayacak kadar yüzsüz bir çocuktu. yüzeyselliğiyle zıt yakışıklı bir görüntüsü vardı. kızlar buna hastaydı. kendisinden hoşlanan bir sürü kız vardı. bir keresinde kendisine aşık bir kızın yanına giderek torbasındaki eriklerden bir kaç tane vermesini istemişti.

“kız.. bize de versene şu eriklerden. yiyosun öyle şapır şupur. bi tarafımız şişecek. erkek adamız.”

kızın beklediği sözler bunlar değildi tabi. heyecanı birden hayal kırıklığına dönüştü. erik dolu torbayı buna verip gözyaşlarıyla oradan kaçmıştı. şeref kızın arkasından bile bakmamış sadece şunu söylemişti:

“uleen.. papaz eriğiymiş bee. hastasıyım. uleeeeeeeeeeenn…”

işte böyle bir adamdı şeref.

episod 1:

-----geçen gün-----

“amına koyayım” dedi şeref.

apartmanın arkasındaki futbol sahasına uzanmış güneşleniyorduk. altı pasın içerisinde duruyorduk. sıkıntı doluyduk. pasaklıydık. sanki her yanımıza güveler bulaşmış bizi yiyordu. şeref altını çizdi biraz önce ettiği küfrün:

“amına koyiiiimmmmmmmmmm!”
“ne oldu?” diye sordum şeref’e.
“o kediyi haklamalıyım” dedi. “sucuklarımı yedi geçen gün..”
“hangi geçen gün? hangi sucuklar?” dedi muhittin.
“komşunun kedisi. bizim sucuklar.”
“nedir olay?” dedi muhittin.
“kodumun kedisi balkona astığımız sucuklara dadanmış. atlamış bizim balkona kemirmiş sucukları. puşt kedi.”
“siz de asmasaydınız o sucukları balkona” dedi muhittin.

muhittin bu lafı dediğine pişman oldu. şeref sağ yumruğunu midesine gömdü muhittin’in. zavallı muhittin uzandığı yerde kıvranmaya başladı. kısa bir süre öylece kaldı. sessizlik oldu.
“olum. sıkma canımı. o kedinin belasını sikeceğim. kedi düşmanı belleyin ikiniz de beni bundan sonra.”

sokaktan geçen kedilere baktım. psikopat şeref burnundan soluyordu. zavallı mahallemiz sakini kedilerin hiçbir günahı yoktu. ama bu deli mundar olan sucukların hesabını onlardan sorabilirdi.

muhittin suskundu. sesini çıkaramıyordu şeref’e. ben de çıkaramıyordum. deliydi işte. gözü karaydı. uğursuz bir ters yöne gitmesine neden olsa da arkadaşlığımızın lokomotifi konumundaydı. ona uyuyorduk. muhittin’e baktı gülerek.

“şunun çillerine bak. ne zaman güneş suratına vursa daha da artıyor. çok çirkinsin lan. hayatın boyunca bu gerçekle yaşayacaksın. uleeennn.”

episod 2:

----çok iğrenç bi insansın-----

aynı günün akşamı yemekten sonra yine futbol sahasında buluşacaktık. evden çıktım. buluşma yeri olan santra noktasına geldim. kısa bir süre sonra muhittin de geldi. çilleri asgariydi. çünkü güneş etkisini kaybetmişti. ama takıntısı vardı. hep bir cep aynasıyla dolaşır çillerini kontrol ederdi.yine baktı çıkardığı aynaya. umutsuz bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

“bu çillerden nasıl kurtulabilirim?” dedi muhittin.
“bilmiyorum. büyünce geçer” dedim
“daha ne kadar büyüyecem. eşek kadar adam oldum. kaybolmuyorlar.”
“bilemiyorum muhittin. biraz daha bekle. üniversite sınavını kazanırsan belki geçer.”
“ciddi misin?”
“bilemiyorum muhittin.. bilemiyorum cancağızım..”

muhittin’e acıyordum. babası yıllar önce trafik kazasında ölmüş kendisinden 4 yaş küçük kız kardeşi ve annesiyle yaşamaya çalışan kendi halinde bir çocuktu. ilerde yaşamın iğneli fıçısında durmadan çalkalanacağı şimdiden belli oluyordu. esirgenmiş bir çocukluk geçirmiş, ergenliği de içimizde en buhranlı yaşayanımız olmuştu. ama kahramanımız muhittin değil şeref’ti öyle değil mi? işte, şeref taç çizgisi üzerinde seğirterek geliyordu. elinde taşımakta güçlük çektiği bir çuval vardı. bize bağırdı.

“uleeenn. ne duruyorsunuz orda.yardıma gelsenize dallamalar.”

merakla gittik şeref’in yanına. elindeki çuvaldan miyavlamalar yükseliyordu. anladık tabi bir hain planı uygulamaya hazırlandığını.

“şeref kedi mi var bunların içinde?” diye sordu muhittin.
“hayır köpek. miyavlayan köpek gördün mü sen muhittin?” diye cevap verdi şeref.
“görmedim. evet kedi olmalılar.”
“olum muhittin. var ya. şu kedilerden birini sana bi sokarım bi daha da çıkarmam. sıkma canımı”

muhittin bozuldu. ben sustum. şeref öfkeyle konuşmasına devam etti.

“ kedilerin kuyruklarını birbirlerine bağladım. o ibne de var. komşunun kedisi. sucuk katili olan. onunla birlikte üç kedinin kuyruklarını birbirine bağladım.”
“napacaksın onlara?” diye sordum.
“gelen ilk trenin altına atacam. kuyrukları birbirine bağlı. hepsi ayrı ayrı yönlere kaçamak isterken ezilecek şerefsizler.”
“nerden aklına geldi bu?”
“bi dergide okudum. ilahi rastlantı. hemen uygulamaya sokacağım. çok şanslısınız. bu eğlencenin tanıkları olacaksınız”

duyduklarıma inanamadım. ama bir süre sonra taç çizgisinden köşe gönderine doğru ilerledik. oradan da tren yolunun kenarına.

exodos:

----şeref geçen gün sen iğrenç bir insansın (hakikaten)----

balık avına çıkmış balıkçılar gibi tren yolunun kenarında bekliyorduk. ıssızlık canımı sıkıyordu. neden bir yetişkin yoktu etrafta. herhalde dünyayı kurtarmaya çalıştıkları mesai saatinin yorgunluğu vardı üzerlerinde. evlerinde oturmuş dinleniyorlardı. benim sinirlerim bozulmaya başladı. muhittin’in güneş olmamasına rağmen çilleri iyice koyulaşmıştı. şeref çuvalın ağzını açmış kedileri çıkarmak için hazır bekliyordu. uzaktan azrail trenin lanetli sesini duymaya başlamıştık. daha fazla dayanamadım. aniden ayağa kalktım. hiçbir şey demeden koşarak uzaklaştım oradan. şeref bağırdı.

“nereye kaçıyorsun len?”

hiç bir şey demedim. apartmanın içine girdim. yaklaşan trenin sesi ve acı acı öten düdüğünü duymamaya çalışsam da yapabileceğim pek bir şey yoktu. bekledim. beklerken çok tuhaf sesler duydum. kuş sesleri duydum. apartmandaki dairelerden gelen televizyon seslerini. ana haber bülteni vardı. ali kırca’nın nefes alıp verişini bile duydum. duvara yaslanıp olacakları bekledim. ve trenin sesi çok yakındaydı artık. tren geldi, geçti. kısa bir süre sessizlik oldu. sonra şeref’in bağırışını duydum.

“uleeeeeeeeeeeeeeeeeeeennnn..”

merakla kafamı çevirdim tren yoluna doğru. kediler akıl almaz bir biçimde kurtulmuştu. şeref sinirli bir halde ceza sahası yayının iki metre ötesinde birbirine kuyruklarıyla bağlı kedileri kovalıyordu. yer, tam olarak prekazi nin monaco ya attığı efsanevi golün cereyan ettiği o uzak noktaydı. nasıl olduysa kediler kurtulmayı başarmıştı. aslında kurtuluşlarının nedeni şeref’in kedilere ettiği kallavi küfürde saklıydı.

“ulennnn. sizin var ya. o dokuz canınızı ayrı ayrı sikeyim. şerefsizler.. şerefsizlerrrr.. düşmanızım ulen sizin. allah belanızı versin”

biraz önceki gerginliğin üzerine bu görüntüyü görmek kahkahalar atmama yol açmıştı. şeref kedilerin peşinde küfrederek ve hışımla koşturuyordu. muhittin’e baktım birden. zavallı elindeki cep aynasından iyice koyulaşan çillerine bakıp ağlıyordu.

devamını okuyayım »