şükela:  tümü | bugün
204 entry daha
  • konumuz grubun kendi adını taşıyan ilk albümü. bu albüm için 1960'larda artık doyum noktasına ulaşmış rock and roll'un hem yeni heyecan arayışlarından, hem toplumsal gelişmelerden, hem de teknolojik gelişmelerden ötürü yepyeni bir forma evrilmesinin önemli köşe taşlarından biri demek çok mümkün. jim morrison'un şarkı sözünden daha çok şiire benzeyen sözleri ve uç karakterinin yanısıra, diğer grup elemanlarının enstrümanlarına getirdikleri yenilikleri ile the doors'un ilk albümü 1960'lar müziğini anlamak için çok değerli.

    ikinci dünya savaşı sonrasında hepimizin bildiği üzere yeni dünya düzenine ağırlığını koymak isteyen iki güç, kapitalist abd ve komünist sscb, büyük bir siyasal ve kültürel savaşın içine girmişlerdi. bu çekişme yüzünden abd'de bırakın komünizmi, sol tandanslı herhangi bir harekete geçit yoktu. 1950'lerde abd'nin yanı başındaki küba, sosyalist devrim geçirmişti. sscb, gönderdiği uydular ile uzay yarışında öndeydi. bu "kızıl tehlikeyi" önlemek için abd'de kamu çalışanlarına "sadakat" testleri getirildi, toplum içinde ihbarcilik teşvik edildi.herkes bundan mutlu değildi. baby boomersadı verilen, savaş sonrası doğan büyük genç nüfusu bir yandan kendini sayıca azınlık ama devlet yönetiminde mutlak çoğunluk olan yaşlılar tarafından sosyal bir baskı altında hissediyordu. globalleşmeye başlayan dünyada başka kültürlerden içe dönüşü, kendini keşfetmeyi teşvik eden inançları takip ediyorlardı. bu gençlerin edebiyatla ilgilenenleri 1950'lerin ortasında politik, eleştirel, içe dönük, ruh ve aşktan ilham alan the beat generation'ı oluşturdu. benim aklıma beat generation denince allen ginsberg'in america'sı gelse de o dönem bu yazarların eserlerini takip eden genç jim morrison, jack kerouac'a hayranlık besliyordu. kerouac'in eserleri ve onun önerdiklerini takip eden morrison, kendine ait bir dünya yarattı. morrison'un babası ordu mensubu, sert bir adamdı ve oğlunun bu yönelimlerine sert tepki gösteriyordu. bu ise morrison'un otorite karşıtlığına daha da katkıda bulunuyordu.

    edebiyatta protest bir duruş gösteren topluluklar çıksa da müzik, 1950'lerde hala büyük ölçüde toplumun gerçeklerinden uzak, eğlencelik formattaydı. blues ve özellikle de folk, ciddi konulara değinse de kitlesi pek büyük değildi. o dönemler kendini bulan rock'n'roll elbette isyankar ve yenilikçiydi ama getirdiği yenilik gitarın sesini daha çok açmak, daha çok hareket, daha çok dans, daha çok cinsellikti. bunlar küçümsenecek şeyler değil ama beat jenerasyonu devletin baskısı, özgürlüğün öneminden bahsederken, elvis presley, "you ain't nothing but a hound dog" diyordu. beat jenerasyonunu müzik ile buluşturan bob dylan oldu. şarkılarının sözlerinde hayata dair her şeyden bahsetti. standard ilerleyen şarkılar yerine belli bir formu olmayan şarkılar yaptı, gitarını şarkının sözlerine göre ya da o an içinden nasıl gelirse öyle çaldı. böylece dylan, o dönem müzisyenlerine bir kapı açtı. morrison, dylan'ı ne kadar seviyordu bilmiyorum ama dylan'a değinmeden doors'tan bahsetmek sanki zor.

    doors'un klavyecisi ray manzarek, bu dönemde müzik dünyasına bir giriş yapmaya çalışmaktaydı. kardeşleriyle kurduğu rick & the ravens'ta klavye çalıp, vokal yapıyordu. dinlediğim bir single'larından anladığım kadarıyla james brown ile the isley brothers tadında, soul etkili bir rock müzik yapıyorlardı. ama ufak tefek lokal başarılardan ileri gidemeyen grupta manzarek de pek fazla vokal yapmak istemiyor gibiydi. bir yandan da sinema okuyan manzarek, üniversitede jim morrison ile tanıştı. morrison, edebiyattan aldığı ilhamı film çekerek yansitabilecegini inanıyordu. ama bu konudaki çalışmaları kimsenin ilgisini çekmedi. okul bittikten sonra bir gün manzarek ile konuşurken ona kafasının içindeki şarkılardan bahsetti. daha ciddi işler yapmak isteyen manzarek, morrison'un hem sözlerinden hem de şarkı söyleme stilinden etkilendi. morrison, böylece rick & the ravens'a katılmış oldu. o dönem manzarek'in meditasyon kursundan arkadaşı, bir caz davulcusu olan john densmore da gruba katıldı. morrison ve densmore'un gruba katılması ile grubun soul müziği, daha deneysel ve mistik bir havaya dönmeye başladı. yeni kadroyla ilk demolar kaydedildikten sonra gitara robby krieger katıldı. krieger de densmore gibi rock müzikten uzak bir arka plana sahipti. klasik gitar üstüne ustalaştıktan sonra elektro gitara geçmiş ama bunu daha caz tarzda kullanmaktaydı. bu da grubun müzikal yelpazesini daha da genişletti. grubun diğer elemanları klasik rocktan uzaklaşan gruptan ayrıldı. artık rick & the ravens ismiyle devam etmenin bir manası yoktu. misyonlarına çok uygun olan bir isim olan "the doors"ta karar kıldılar. isimleri william blake'ten geliyordu: "eğer algı kapıları temizlenseydi, her şey insana olduğu gibi görünürdü; sonsuz."

    1960'ların ortaları saykodelik rock adını alan bir müzik tarzının yavaş yavaş ortaya çıktığı zamanlardı. gelişen teknoloji ile enstrümanlardan yeni sesler ortaya çıkıyor, bu yeni sesler de şarkı sözlerindeki daha soyut, daha içe dönük, daha hayali sözlerle destekleniyordu. the grateful dead ve love, ki love, the doors'un 'lk döneminde kendilerini çok desteklemişti, kaliforniya'da bir kömün halinde yaşayarak, sosyal hayatlarındaki özgürlüğü müziklerine de yansıtıyorlardı. 1966'da ise dönemin en meşhur grupları the beatles (tomorrow never knows), the beach boys (good vibrations), the rolling stones (paint it black), the byrds (eight miles high) saykodelik denebilecek eserler yayınlamaya başlamıştı. the doors, bu akımdan etkilendi ve hatta onu bir adım ileriye taşıdı. şiirselliği rock müziğe getirip, hipnotik müziği bir o kadar hipnotik sözlerle destekledi. daha önce the monkees ve the animals gibi grupların kullandığı vox continental'ı gitarın bile önüne koyarak müziğini dönemdaşlarına göre daha farklı bir yere yerleştirdi. bossa nova, caz, kabare, blues gibi farklı türlerden beslenerek, müziğin sınırlarını kaldırdı. bir de dönemin diğer tüm frontman'lerinden daha yakışıklı ve karizmatik bir vokaliste sahipti. tüm bu özellikler, grubun daha albüm yayınlamadan bile bir kitle oluşturmasına sebep oldu. morrison'un şarkıları konserlerde iyice pişince de birkaç haftada albümü kaydedip, 1967 yılının ocak ayında yayınladılar. albüm, saykodelik müziği tavan yaptığı bu yılın açılışını yapmış oldu. albümün ufak tefek teklemeleri vardı. mesela kaydını biraz hışırtılı bulurum, ikinci albüme dahil edilen birçok şarkıyı bu albümdeki bazı şarkıların yerinde olmasını dilerim, albüm kapağını beğenmem. ama bunlar biraz çıtır çerez teklemeler. daha önce hayatında müzikle pek de içli dışlı olmamış morrison'dan gelen muhteşem vokal performansı, usta işi bir klavye performansı, çeşitlilik, anlatılan hikayeler bu albümün güzelliklerinden sadece birkaçı.

    break on through (to the other side) neredeyse latin rock diyebileceğimiz bir densmore performansıyla açılıyor ki daha ilk saniyeden grubun müzikal olarak ne kadar açık olduğunu gösteren bir şey bu. sonra da önce manzarek ve ardından da krieger şarkıya dahil oluyor. ikisinin de aynı temayı ufak farklılıklar ile çalması, grubun uyumu ile ilgili çok önemli bir gösterge. şarkı morrison girene kadar dinleyeni dans ettirecek bir rock şarkısı gibi gelse de morrison'dan duyduğumuz ilk sözler, albüm boyunca dinleyeceklerimizin bir işareti: "biliyorsun gün geceyi yok eder, gece günü böler". daha ilk dakikadan karanlık, gece, zıtlıklar gibi temaları, şiirsel bir anlatımla dinliyoruz ve daha sonra "diğer taraf"a kaçma isteğini duyuyoruz ki the doors da bu albümle dinleyiciyi bir kapıdan geçirip, başka alemlere götürmek istiyor. nakaratta davulun hızlanması ve gitarın çaldığı rif, morrison'ın "diğer taraf"a kaçma isteğiyle çok uyumlu. şarkının çok hoş bir klavye solosu var. bu solo morrison'un "she gets high" tekrarları ile sonlanıyor. tv performanslarında ve hatta bazı konserlerde morrison, "high" kısmını söylememeyi tercih etmiş. o dönemlerde "high" demenin bile sıkıntı yaratması, toplum üstündeki baskının bir başka kanıtı. bu kısımda morrison'un sesini sertlestirmesi çok hoş. kendisi kıtalarda ise daha sakin ve hatta "kollarında bir ada buldum" derken romantik bile denebilir. sözleriyle ve müziğiyle çok iyi bir şarkı. boşu boşuna the doors'un en popüler eserlerinden değil.

    albümün ikinci şarkısı soul kitchen müzikal olarak grubun ilk hali olan rick and the ravens'ı hatırlatan soul/funk karışımı bir klavye rifi ile açılıyor. daha sonra gitarla da desteklenen bu rifte bilinçli bir şekilde james brown'dan esinlenmişler. bu funky havayı güçlendirmek için de şarkıda bas gitar bulunmakta. the wrecking crew adlı ünlü stüdyo müzisyenleri grubundan larry knetchel bu albümde birkaç yerde yüzünü gösterecek. ilk şarkı gibi bunda da yavaş kıtalar, enerjik bir nakarat formatı izlenmiş. ritm hızlanırken morrison'un "let me sleep all night in your soul kitchen" diye bağırması çok etkileyici. ancak eğlenceli müziğe rağmen şarkının sözlerinde aslında yalnızlık gizli. gece gidecek bir yeri olmayan, sarhoş bir adamın en sevdiği restoranda geceyi geçirmek için yalvarması trajik bir durum. özellikle "bir sigara daha yakarım, unutmayı öğrenirim" kısmında bu perişanlık oldukça öne çıkıyor. şarkının konusuna uygun olarak konser kapanışlarında tercih edilmiş bir şarkı bu. eminim birçok the doors hayranı bu şarkıdan sonra gruba "izin verin de bu konser salonunda sabaha kadar uyuyalım" demişlerdir.

    albümün en hoş şarkılarından biri the crystal ship. şarkıda rüya gibi bir atmosfer yaratılmış. bunda ray manzarek'in piyanosunun büyük bir etkisi var elbette. adının da etkisiyle şarkı hafiften sağa sola sallanan bir gemi hissiyatı veriyor bana. densmore'un performansında zillere ağırlık vermesi de bu rüyamsı havayı oluşturan başka bir detay. morrison'un vokal performansı ipek gibi yumuşacık. ancak bir önceki şarkıda olduğu gibi sözlerinde oldukça derin bir yalnızlık var. bu seferki yalnızlık doğrudan sevda ile alakalı. biten bir ilişkinin ardından hissettiği acıyı ve yalnızlığı çok iyi anlatırken, bir yandan da the doors ile çıktığı bu yolculukta onu unutmayı deneyeceğini söylüyor. özellikle son kıtadaki "binlerce kız, binlerce heyecan" kısımlarında hafiften bir nispet de var. ama yine de hem "yine buluşacağız" hem de şarkının sonundaki "döndüğümüzde arayacağım" mısralarında bu aşkın bitmedigine dair bir umut mevcut. sözleri şiir gibi, müziği de bir o kadar şiirsel olan bu şarkı, grubun yansıtmak istediği hüznü en iyi sunan eserlerinden biri.

    twentieth century fox müzikal olarak pek fazla risk almayan, dönemin rock müziğinden çok farklı gelmeyen bir eser. eğlenceli ama. bir sinema öğrencisi olan morrison'un ünlü film stüdyosunun adını şarkısına vermesi hoş bir detay. daha çok avangard filmlerden etkilenen morrison'un bu ana akım stüdyoyu iyi bir anlamda kullanmadığını daha şarkıyı dinlemeden anlamak mümkün. keza şarkı hollywood filmleri kadar görkemli ama hafiften boş bir hanımefendiyi anlatmakta. morrison'un herhangi bir film stüdyosu yerine, bu stüdyoyu seçmesi tesadüf değil çünkü böylece bir yandan "20. yüzyılın kızları (ya da gençleri) böyledir" gibi bir genelleme yapmamız mümkün oluyor. peki nasılmış 20. yüzyılın tilkileri? gözyaşı yok, korku yok, harcanmış yıllar yok, saat yok. aslında o kadar da kötü değilmiş.

    albümün en ilginç şarkılarından birisi alabama song (whisky bar) olsa gerek. aslen alman şair berthold brecht'in bir şiiri olan bu eser önce elisabeth hauptmann tarafından ingilizceye çevriliyor. sonra da kurt weill tarafından mahagonny oyunu için besteleniyor. daha sonra şarkı rise and fall of the city of mahagonny adlı müzikal oyuna dahil ediliyor. oyunun başında insanlara neşe, aşk ve özgürlük vaadeden şehir mahagonny'ye doğru yola çıkan bir hayat kadını ve altı arkadaşı orada sahip olacaklarını umdukları viski, erkek ve para şerefine mutlulukla bu şarkıyı söylüyorlar. oyunun plak versiyonuna sahip olan manzarek bu şarkıyı grup arkadaşlarına dinletmiş, beğenilince de yorumlamaya karar vermişler. materyalizmden hoşlanmayan morrison, manidar bir şekilde para kazanma arzusu bölümünü şarkıdan çıkarıp, sadece viski ve kızlar bölümünü söylemeyi tercih etmiş. orijinali dinlenince fark ediliyor ki the doors bu şarkıyı kendi şarkıları haline getirmeyi başarmış. grup elemanları, orijinaldeki karnaval havasını korurken şarkıyı daha eğlenceli ve saykodelik bir hale sokmuşlar. manzarek'in bir sirkten fırlamış klavyesi ve daha önce hiç duymadığım bir enstrüman olan marxophone'unu dinlemek çok zevkli. şarkıyı büyük ölçüde cümbür cemaat söylemeleri de çok eğlenceli. her şeyi boşverip, acıları içine gömüp içmeye giden birkaç erkek havasını başarıyla veriyor.

    albümün ilk yüzünü albümün en büyük hiti, belki de en bilinen the doors şarkısı, light my fire kapıyor. uzun uzun süren enstrümantal bölümleri olmasa, albümün en kolay anlaşılabilir şarkısı diyebiliriz. bunun en büyük nedeni şarkının aslında gitarist krieger tarafından yazılması. bu nedenle şarkı sözleri oldukça düz. morrison'un masalsılığından uzak. yine de içinde barındırdığı aşk temasıyla ve de the doors'un başına bela açan "girl we couldn't get much higher" cümlesiyle beraber morrison'ın personasına uymakta. morrison'un şarkının sonunda yavaş yavaş sesini yükseltip, "geceyi ateşe vermeyi dene" diye bağırması tüylerimi diken diken ediyor. yine de beni bu şarkıda vuran şey ise müzik. o yüzden şarkının kısaltılmış radyo versiyonunu duyduğumda başıma ağrılar giriyor. ortasındaki klavye ve gitar soloları dakikalarca sürse sıkılmam. özellikle klavye solosu. elbette benim de ilk dinlediğim the doors şarkısı buydu ve bu klavye tonunu ve solosunu ilk duyduğum anda bu grubun bambaşka bir şey olduğunu anlamıştım. tabii insanın içini kıpır kıpır yapan klavye introsuna da ayrıca değinmek lazım. eğer ilk saniyeden insanı bu kadar iyi yakalayan bir klavye melodisi var olmasıydı, bu şarkı bu kadar popüler olamayacaktı. ayrıca nakaratta da sanki solo atar gibi ilerleyen, oldukça melodik bir klavye performansı dinliyoruz. gitar solosu da çok kıpır kıpır. sonlarda gitarla klavyenin atıştığı bölümler cana can katıyor. davul, bütün şarkı boyuna çok sıkı elbette ama hem klavye solosu biterken hem gitar solosu biterken, iki enstrümanla da düet yapıyor gibi. çok ama çok iyi bir şarkı. ama her popüler şarkı gibi the doors üyeleri de zamanla şarkıdan pek haz etmemeye başlamış. özellikle jose feliciano'nun latin tarzda yorumu büyük başarı kazanınca ve grubu sadece bu şarkıyla bilen ve tüm konserlerinde bu şarkıyı duymak isteyen bir kitle oluşunca, grup şarkıdan daha da uzaklaşmış. lakin her popüler şey kötü olacak diye bir şey yok. bu şarkı bunun bir örneği.

    albümün ikinci cover'ı back door man, morrison'un çok sevdiği ve the doors'un kariyerlerinin sonunda iyiden iyiye içine dalacakları blues tarzında. bu şarkının orijinali howlin' wolf'a ait. orijinaline kıyasla bu versiyonda klavyelerin öne çıktığını görüyoruz. bu tercih, şarkıyı albümün genel havasına yaklaştırsa da orijinalindeki blues havasının kaybolmasına neden olmuş. orijinalinden bir farkı da ana kahramanın çapkınlığını anlatan ve aslında morrison'a cuk oturacak aşk ve ölümün içiçe geçtiği bölümlerin bu şarkıda olmaması. bu da şarkıyı biraz tekdüze hale getirmiş. benim albümdeki favori şarkılarımdan değil ve daha canlı ve güçlü bir the doors blues'u için l.a. woman albümünü önermek lazım. buna rağmen morrison'un "i'm a back door man" bağırışları oldukça etkili. albümün en güçlü eseri olmasa da çeşitliliğine katkıda bulunuyor.

    i looked at you zararsız ama zayıf bir şarkı. dönemin rock görünümlü pop şarkılarından pek fazla farkı yok. genel hava olarak büyük ihtimalle aynı zamanlarda kaydedilen the monkees'in i'm a believerını anımsatmakta. söz olarak da oldukça düz. buradaki "sen söyle yaptın, ben böyle yaptım" tarzı da bana the beatlesın hello goodbyeını hatırlatmıştı ama hello goodbye daha sonra yayınlanmış. benim için akılda kalıcı tek yanı "but it's too late" kısmında duyduğumuz morrison'un inleyen vokali. buradaki vokal performansında bir miktar doğu esintileri var. öyle ki erkin koray'ın bu albümü, dolayısıyla da bu şarkıyı, zamanında çok dinlediginde neredeyse eminim. şarkıda pek bir şey olmadığı için eser 1:50'de aslında bitiyor ama sonra nedense bir yarım dakika daha nakaratı tekrar etmeye karar vermişler. bu da garip duruyor.

    the doors'a çok yakışan gizemli ve karanlık hava end of the night ile geri dönüyor. grubun taa rick & the ravens döneminden kalan 5 şarkılık demosunda da yer alan bu şarkı, ekolu klavye rifi, gitarın efektli arpejleri ve bendleri (çok yavaş ama etkileyici bir solosu da vardır), davulun usulca performansı ile çok sisli bir hava yaratıyor. morrison'un dinleyiciyi "gecenin sonuna" çağıran vokalleri tüyler ürpertici. şarkının isminin tekrarları da hipnotik bir etki yaratıyor. müzikle beraber, morrison'un uysal sesinden gelen cümleler, gece gece bilinmeze ilerleyen bir arabadaymis hissini yaratmakta. gitar solo sonrası morrison'ın vokalinin sertleşip catallasmasi çok sahici geliyor. morssion bazı insanların tatlı mutluluğun içine, diğer insanların da gecenin sonuna doğduğunu söylerken, onun için bunlardan hangisinin geçerli olduğunu şarkının genel havasından anlamak mümkün.

    take it as it comes, albümdeki bir başka pop tadında eserlerden biri. hissiyat olarak i looked at you'ya benzese de daha derli toplu bir şarkı bu. her kıtadan sonra manzarek'in çaldığı klavye notaları şarkının imzası diyebiliriz. belki bazı the doors dinleyicisine gereğinden fazla eğlenceli ya da oynak gelebilir ama bence eğlencesi tadında. şarkının sözlerinde de bir iyimserlik var. bunu da düşününce şarkının genel tonu sürpriz değil. sürpriz olan bir şey, şarkıda bas gitarın - yine tıpkı i looked at you'da olduğu gibi - baskın olması. hatta bir ara bas gitar tek başına bile kalıyor. şarkıya biraz daha can kattığı için çok doğru bir tercih olmuş. ben bu şarkının orijinalinden önce mavi ışıklar tarafından zaman adıyla çıkan yorumunu dinlemiştim. biraz daha farklı düzenlemesi ve ilginç bir şekilde orijinalinden biraz daha şiirsel olan sözleri ile farklı bir deneyim isteyenleri oraya yönlendireyim.

    ve geldik efsanevi albüm kapanışıthe end'e. 11 dakikalık süresi ile daha sonra bu tarzda çok duyacağımız upuzun, epik, deneysel şarkılar külliyatında bir dönüm noktası diyebiliriz. bu eser, bir şarkıdan daha çok bir şiiri andırıyor. elbette şarkının havası önemli ama şarkının asıl gücü morrison'un vokali ve sözleri. morrison, bu çalışmaya normal bir şarkı söylermiş gibi başlasa da şarkı ilerledikçe daha özgür takıldığını görüyoruz. bütün şarkı boyunca morrison, sözleri ile bir resim çiziyor sanki. bu resimde neler yok ki? delirmiş, acı çeken çocuklar, upuzun bir yılanın üstünde eski göle bir yolculuk, nereye gideceği belli olmayan bir mavi otobüs. tam anlamıyla parçalar yerine oturmasa da işin sırrı dinleyeni başarı ile var olan dünyadan uzaklaştırıp hayali bir diyara götürmek. bu sırada bir de oedipus'a gönderme yapıyor ki herhalde şarkının en meşhur kısmı burasıdır. efsaneye göre oedipus aslında farkında olmadan babasını öldürüp annesiyle evlenirken, bu şarkıdaki karakter bilinçli bir şekilde kardeşlerini ziyaret ettikten sonra babasını öldürüyor. sonra da "mother, i want to..." dedikten sonra çığlıklar duyuyoruz. aslında şarkının sonlarına doğru fuck kelimesi geçse de bu malum cümleyi fuck ile tamamlama cesareti bulamamışlar. "higher" kelimesinin sıkıntı yarattığı bir ortamda o cümleyi tamamlamak imkansız elbette. ama grup, konserlerde oto sansür yapmamış. hatta anlaştıkları ilk şirket bu şarkıyı dinledikten sonra anlaşmalarından çaymış. morrison'un oedipus kompleksini dolayı olarak değil de bu kadar doğrudan anlatması, grubun sahici imajına uymakla beraber, bilinçli bir pazarlama taktiği de denebilir. öte yandan ebebeynleri ile arasının bozuk olduğu bilinen morrison'un bu konulara değinmesi şaşırtıcı değil. davul ve ziller, şarkının atmosferini yaratma anlamında çok önemli. hatta şarkıdaki yılan temasını da düşününce sanki bilerek bir tislama efekti veriyorlarmis gibi geliyor. klavyenin performansı bilinçli bir şekilde kaotik. zor bir şarkı ama alıştıktan sonra çok değerli hale geliyor. e o zaman morrison'ın sözleriyle bitirelim: "seni serbest bırakmak acı veriyor ama beni asla takip etmeyeceksin. gülüşün ve yumuşak yalanların sonu, ölmeye çalıştığımız gecelerin sonu, bu son".

    the doors'un ilk albümü dinleyici karşısında büyük bir başarı kazandı kazanmasına ama değeri hemen anlaşılabildi mi? bundan pek emin değilim. albüm kapağında kocaman bir jim morrison olması, her ne kadar ilk single break on through olsa da ikinci single light my fire ile morrison'un genç kızların asi sevgilisi moduna getirilmesi gibi tercihler grubun konserlerinin ilk sıralarında çığlık çığlığa kızlar olmasını sağlıyordu. konserlerde the end gibi şarkılar sırasında morrison tiyatral performanslar sergilediğinde gülüşmeler, kahkahalar duyuluyordu. ancak grup, işine odaklandı. morrison'un halihazırda var olan şiirleri sayesinde grup, üst üste benzer kalitelerde ama müzikal olarak şaşırtmaya devam eden albümler çıkarıp, konserler vermeye devam ettikçe, kanımca daha çok ciddiye alınmaya başlandı. morrison'un kendisini görünüş olarak salıp, tam bir bohem yazara dönmesi de grubun aklının imajda değil de müzikte olduğunu gösterir gibiydi. ilginç bir şekilde o dönem saykodelik müziğe el atıp, bu müziği ana akıma getiren the beatles ve the rolling stones, 1970'lerin sonuna doğru rock'ın köklerine dönmeyi tercih ediyorlarken, the doors da bu yolu takip etti. görmüş, geçirmiş bir blues grubuna döndü. her ne kadar morrison sonrası bir süre daha devam etseler de, morrison'un ölümü ile grubun beyin ölümü gerçekleşmişti. jim morrison, tam anlamıyla "hızlı yaşadı, genç öldü" klişesine uyan biriydi. bu albümün sözlerini yazdığında 20'lerinin daha en başındaydı. eminim ki birçoğumuz o yaşlarda yazdıklarımıza şimdi baksak utançtan yerin dibine gireriz ama morrison'un sözleri yaştan ve dönemden bağımsıztı. bu sözler, çok yetenekli genç müzisyenler tarafından da taçlandırıldılar. ortaya çıkan sonuç, rock müzik tarihinin en iyi ilk albümlerinden biri oldu.

    4,5/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: the crystal ship, break on through, take it as it comes
15 entry daha