şükela:  tümü | bugün
  • efendim, bir kısmınızın bildiği üzere şu sıralar(2018 ilk yarısı) yabancı film pörtföyü arasıdan sıyrılan the terror adında bir dizi var. abc yapımı ve aynı adlı kitaptan uyarlama. her ne kadar kitapta fantazi kurgular yer alıyorsa da olay, tarihi gerçeklere dayanmaktadır ve bununla da kalmayıp, tarihin en vahim keşif girişimi ve bir facia olarak kayıtlara geçmiştir.

    bir ekşi sözlük geleneği olarak, çayınızı kahvenizi kapıp gelin, ben de size tarihe "franklin expedition" olarak geçen bu olayı öncesi ve meydana geliş sebepleriyle anlatayım.

    malumunuz, kristof kolomb'un 1492'de kazaran amerika kıtasına ayak basması dünya denizcilik tarihinde önüne geçilemez bir keşif furyasının doğmasına vesile oldu. magellan'ın dünya etrafında dolanmasıyla bu furya hızlanmaya başladı. hemen ardından hernan cortez'in aztek imparatorluğu'nu, francisco pizarro'nun da inka imparatorluğu'nu yıkmasıyla ortamda buldukları binlerce ton altın ve mücevher taşa ek olarak değerli ne varsa, amerika kıtasından ispanya hazinesine akıtmaları bir anda ispanya'yı dünyanın en zengin imparatorluğu haline getirdi ve bir patlama yaşattı. e hal böyle olunca da donanması olan tüm ülkelerin, tabiri caizse gözü döndü. takip eden yıllarda portekiz hindistan'a yerleşti. bir yüzyıl sonra da hollanda, güney afrika ve endonezya'ya kapak attı.

    yıllar 1700'lere geldiğinde, bu “dünyayı keşif furyası” en parlak çağını yaşamaya başladı. 1700'lerin ikinci yarısında dünya'da hala bilinmeyen birçok fenomen, ve bu fenomenlerden türetilen efsane ve olasılıklar, insandan insana doğruluğu bilinmeden dedikoduyla grip gibi yayılıyordu. herşey varsayımdı, ama olabilme ihtimali de vardı.

    mesela 1700'lerin dünya haritalarında uzak doğu asya kıyıları kesin olarak bilinmelerine rağmen, bu kıyıların ötesinde ne olduğu bilinmiyordu. pasifik okyanusu'nun olduğu yerde kocaman bir boşluk bulunuyordu. hollandalı abel tasman, bu boşlukta ne olduğunu öğrenebilmek için endonezya'dan pasifik okyanusu'na açılmış ve kurak ve dev bir kıyıyı takip ederek önce tazmanya adasını keşfetmiş, yoluna devam ederek başka bir büyük kara parçasına denk gelmiş ancak buranın yerlilerinin adamlarını vahşice öldürmesi sonrasında geri çekilmiştir. tam da bu noktada ingilizler, pasifik okyanusu'nun tam ortasında abel tasman tarafından rapor edilen kıyıların, pasifik okyanusu'nun "kocaman bir boşluk" olarak göründüğü haritalardaki henüz keşfedilmemiş dev ve zengin bir kıtaya ait olduğunu konuşmaya başladılar. o kocaman boşluğun ortasında, amerika gibi dev bir kıta, ve o kıtanın zenginlikleri, altınları, gümüşleri, değerli taşları ve ilginç havyanları ile bitkileri olmalıydı. bu teorik kıtaya, terra australis adını vermişlerdi: great south continent(büyük güney kıtası). bu sadece bir varsayımdı ve bu kıtayı bulmak için gönderdikleri kaptan james cook, tüm bu hayalleri boşa çıkarttı ama ingiltere topraklarına önce yeni zelanda, sonra avustralya, en son olarak ta kanada’nın batı kıyıları olan british columbia'yı kattı.

    1800’lü yıllara gelindiğinde ingiltere, çin ile çok sıkı bir ticaret içindeydi ve çin'e ulaşabilmek için afrika'nın tamamından dolanıp üstüne hindistan ve endonezya'dan geçmek, aylar hatta yıllar alan süren çok masraflı bir süreçti. ingilizlerin çin'e ulaşmak için bir kısayol'a ihtiyaçları vardı. yine tam da bu sıralarda, bir başka dedikodu yayıldı: amerika'nın kuzeyinden dolanarak çin'e mesafeyi yarısından da fazla kısaltacak bir denizyolu, "kuzeybatı geçidi" olmalıydı. ya da ingilizce'deki adıyla, "northwest passage".

    kanada zaten artık ingiliz sömürgesiydi ve grönland ile beraber doğu kıyılarının haritaları çizilmişti. alaska ise ruslar ve bizzat kaptan james cook tarafından en küçük girintisine kadar haritalanmıştı. işte tam da bu ikisinin arasında, haritada "bilinmeyen" bir boşluk vardı. ve herkes de, bu boşlukta yazları buzlarının eridiği bir deniz geçidinin varlığından emindi. onlara göre, bu geçit sadece keşfedilmeyi bekliyordu.

    keşif furyası, 1800'lerin başlarında tropikler dahil dünyanın ikliminin sıcak ve ılıman olduğu tüm yerleri haritada bulmuştu. geriye sadece insan yaşamına tehlike oluşturan aşırı soğuk iklimin hakim olduğu kutuplar kalmıştı.

    antarktika'nın ötesinde herhangi birşey olmadığı, 1839-43 arasında james clark ross önderliğinde 4 yıl süren ve "ross expedition", yani "ross keşif seferi"nde kesinlik kazandı. yine de bu keşif ile manyetizma, gökbilim, buzulbilim, biyoloji, botanik ve jeoloji gibi birçok bilim dalına çağının ötesine sıçrama yaptıracak bilimsel veriler toplanmıştı.

    james clark ross'un bu seferinden sonra dünya üzerinde haritada geriye bilinmeyen tek bir şey kalmıştı: kuzey kutbu. ve kuzey kutbu söz konusu olunca da, ister istemez herkesin aklında sözde hala keşfedilememiş olan "kuzeybatı geçidi" geliyordu.

    işte bizim hikayemiz, tam olarak buradan başlıyor. ingilizler için geriye keşfedilecek, dünya tarihine adlarını bir kez daha yazdıracakları son bir büyük keşif şansı kalmıştı. kuzeybatı geçidi, artık keşfedilmeliydi.

    bu işe aşırı derecede büyük bir ciddiyetle eğildiler. bu son büyük ve onurlu görev için ellerinde ne varsa çekinmeden öne sürecekler, en büyük masraftan dahi kaçınmayacaklar ve yine bu görev için, en iyinin en iyisini seçeceklerdi.

    james clark ross'un çığır açan antarktika seferinde kullandığı 2 savaş gemisi vardı. hms erebus ve hms terror. bu ikisi aslında birer kıyı bombardıman gemisiydi ve erebus, terror'dan biraz daha büyüktü. ingilizler bunları aldı ve tarihte bir ilk olacak şekilde kutupların sert şartlarına ellerinden geldiği kadar dayanabilecek şekilde modifiye ettiler. gemilerin teknesinin deniz seviyesindeki kısmını metalle sardılar ve buzu kırabilsin diye de burunları özellikle güçlendirildi. hms erebus ve hms terror, tarihte ilk kez hem yelkenli olup hem de buhar motoruyla pervane itişi sistemine sahip olan gemiler oldular. bu pervaneler çalıştırıldığında, buhar motoru gemilerin her birini 4 knot hızında ilerletebiliyordu ancak bu sistem sadece çok ihtiyaç duyulduğunda kullanılmalıydı. bunun sebebi de gemilerin alabilecekleri toplam kargo ve ağırlıktı. yani bu buhar motoru için bulundurabilecekleri kömür, çok fazla olamazdı. çünkü gemilerin bu destansı seferinin ne kadar süreceği öngörülemediğinden, her iki gemide toplam 135 kişilik mürettebatı 3 yıl doyurabilecek kadar gıda stoklanmıştı.

    teknolojik olarak imkanın elverdiği en son teknoloji ile donatılan bu gemiler hazırlandıktan sonra iş, bu gemileri layıkıyla yüzdürecek en iyinin en iyisi olan personeli seçmekti. işte burası, ipin ucunun kaçtığı ve herşeyin sapa sarmaya başladığı nokta oldu. kraliyet donanması bu iş için önce en ünlü ve başarılı olan soylulardan başladı, ki bunlara james clark ross da dahildi. ancak hepsi ardı ardına bu teklifi reddetti. james clark ross'un nedeni, karısının artık başka bir sefere çıkıp hayatını riske atmasını istememesiydi. hal böyle olunca da donanma, seçeneklerini ve tercihlerini mecburen aşağı çekti ve bulabileceğinin en iyisiyle yetinmeye karar verdi.

    bulabildiklerinin en iyisi, daha önce kanada'da keşif seferi yapmış olup an itibarıyla tazmanya valisi olan yüzbaşı sir john franklin'di. hms erebus'a kaptanlık yapacak john franklin'in komutasında, hms terror'e kaptanlık yapacak isim konusunda ise aslında pek de istemedikleri bir adamı kabul etmek zorunda kaldılar. james clark ross'un en iyi arkadaşı olup, antarktika'daki o ünlü seferde yine hms terror'un kaptanlığını yapmış olan francis crozier. francis crozier aslında hiç istenen bir adam değildi çünkü ingiliz değildi. normal bir aileden gelmiş bir irlandalı idi. yani “üstün ırk”tan değildi. yine bu seferde yer alacak bir başka subay da, soysuz bir aileden gelmesine rağmen son derece karizmatik ve eğitimli olan ve soylu bir ailenin evlatlık olarak yetiştirdiği james fitzjames'ti.

    neyse, efendim bu adamlar 19 mayıs 1845 günü yola çıktılar ve önce grönland'a vardılar. john franklin, mürettebatı tarafından çok sevilen bir adam olmasına rağmen disiplini herşeyin önünde tutuyordu ve küfür ve sarhoş olmayı yasaklamıştı. yasaklarına uymayan 5 kişiyi grönland'da gemilerden indirip ingiltere'ye geri göndermekte tereddüt etmemişti. velhasıl o 5 kişi, o an aslında ne kadar şanslı olduklarını ancak yıllar sonra anlayabileceklerdi.

    10 tane öküz kesilip grönland'daki soğuk havada etleri doğal bir buzluktaymış gibi istiflendikten sonra 2 gemi hareket etti ve en son temmuz 1945'te, balina avcıları tarafından baffin körfezi'nde görüldüler. bu andan sonra da, tıpkı kuzeybatı geçidinin kendisi gibi haritadan ve tarihten kayboldular. temelli...

    birden yokolmuşlardı.

    2 yılın ardından ingiltere ardı ardına keşif seferleri düzenlemeye başladı. artık amaç kuzeybatı geçidini değil, kaybolan mürettebat ve gemileri bulmaktı. ilerleyen yıllarda, bu seferlerin her birinden birçok akıl almaz derecede farklı ipucu ele geçirildi; ancak tam olarak ne olduğu asla anlaşılamadı. sanki ortada devasa bir yapboz vardı ve kuzey kutup dairesinde tüm parçalarına dağılmıştı, ve bulunabilen az sayıdaki küçük parçaları da birleştirildiğinde tüm resmi göstermekten çok uzaktı. gizem asla çözülemedi. ta ki 2000'lere kadar...

    aradan geçen 150 yılda hem denizden hem karadan yapılan birçok sefer akabinde bulunan binbir türlü eşya, mesaj ve gömülmüş cesede ek olarak inuit(eskimo) sözlü geleneklerinde yer alan anlatı ve hikayeler kayıt altına alındı ve en nihayet önce 2014'te hms erebus, ardından da 2016'da hms terror'un enkazlarının nunavut eyaletindeki king william adası körfezinin 30 metre altında batmış halde keşfedilmesiyle büyük resim, çok şaşırtıcı ve sürpriz dolu olaylar içeren bir şekilde ortaya çıktı.

    olaylar gerçekten çok ilginçti. ve bir o kadar da vahim. daha kutup dairesine girer girmez mürettebatın bir kısmı tüberküloz'a yakalanmış ve 3 kişi ölmüştü. ancak faciaya yol açan esas unsur, bundan sonra john franklin'in takip ettiği rotaydı. mesele şu ki, franklin "peel sound" adı verilen bir kanaldan ilerlemişti. işte başını belaya saracak olay da buydu: özellikle bu viktoryen dönemde ingilizler kendilerini dünyanın en üstün ırkı olarak gördüklerinden, yerli inuit avcılarla iletişime geçme gereği duymamışlar ve onları vahşi, yabani ve barbar varlıklar olarak görüyorlardı. eğer ki konuşsalardı, buzların erimiş olduğu bir dönemde geçtikleri peel sound'un aslında kuzey kutup dairesindeki en kaotik noktalardan biri olduğunu öğreneceklerdi. çünkü peel sound kanalı buz tuttuğu zaman aşırı derecede sert ve kalın tutuyordu ve tüm o buzların altında, ilk bakışta deniz değil de kara olduğu izlenimi veriyordu. ve o buz da, tam da hms erebus ve hms terror tam ortasından geçerken öyle bir tuttu ki, iki gemi de buza saplandı. saplanış ki ne saplanış, sanki kazık sokularak kayaya gömülmüşlerdi.

    facia böylece başlamış oldu. 1800'ler, bilenler için "küçük buzul çağı"(little ıce age) denen bir dönemdir. özellikle 1815'te patlayan tambora yanardağı, 100 yıl boyunca dünya iklimini birkaç derece düşük tutmuştu. dolayısıyla buzun içine saplanıp kalan gemiler, takip eden dönem ve yıllarda, buzulların kendi hareketleriyle sürüklenmeleri haricinde kıpırdayamadı. ilk başta manzara korkutucu değildi. gemilerde 3000 kitap vardı ve tüm kamaralar ısıtma sistemiyle donatılmıştı. 3 yıl yetecek gıda vardı. fakat zaman ilerledikçe, bambaşka bir sorun belirdi ve büyüyüp bu koskoca seferi temelinden sarsarak yokoluşa götürdü.

    insanlarda baş ağrılarını takip eden fonksiyonel bozukluklar, ve en son olarak delilikle son bulan ölümler belirmeye başlamıştı. insanlar ruh ve zihin sağlıklarını kaybederek ölmeye başlamıştı. bunun sebebi, yedikleri konservelerdeydi.

    1980'lerde bulunan cesetlerden alınan saç ve doku örneklerinde, normal bir insan bünyesinin kaldırabileceğinin nerdeyse 10 katı kurşun saptanmıştı. yani bu adamlar, kurşun zehirlenmesinden ölmüştü. ilk önce dokuları kararmış, sonra dökülerek tarif edilemez acılar yaşatmış ve tüm bunlar zihnin sağlığını yitirmesiyle ölüm şeklinde son bulmuştu.

    bulunan konserve örneklerinden bir gerçek ortaya çıktı: konserveleri hazırlayan 2 firmadan biri, londra'ya yerleşen bir macar'ın kurduğu bir firmaydı ve bu macar beyefendi, sırf işi alabilmek için fiyatı düşürdükçe düşürmüş ve en sonunda ihaleye konmuştu. ancak işin aciliyeti olduğu için konservelerin kapaklanıp mühürlenmesi işlemi baştan savma olmuş ve bu işlemde kaynatıcı olarak kullanılan kurşun, zaman içinde konservenin içindeki yemeğe karışmıştı. ve insanlar da bu konserveleri tüm yolculuk boyunca ve buza saplandıkları andan itibaren düzenli öğünlerle yemişti.

    ingiliz hükümeti, kayıp keşif grubunu veya en azından gemileri bulana 20.000 sterlin, yani günümüz parasıyla 2 milyon sterline yakın bir ödül koydu. e haliyle, aralarında james clark ross’un da olduğu birçok kişi kurtarma seferlerine çıktı ancak bulunanlar ilk ölen 3 kişinin gömülü donmuş mumyaları ve küçük alet edevat oldu. inuit’lerin anlattığı hikayeleri ise kaale almıyorlardı. ama başka elementler de vardı: 1848'de peel sound'un girişine gelen bir arama gemisi, peel sound'a bakıp "john franklin bu buz yığınının içine yüzmüş olamaz" deyip aramasını sonlandırmıştı.

    1859’da yola çıkan bu keşif seferlerinden biri, teğmen william hobson öncülüğünde taşların üst üste konulmasıyla oluşturulmuş bir zaman kapsülü(time capsule) buldu. bu, muazzam bir keşifti. çünkü o zamanlar, sefer yapan gemilerin tümünün yakın oldukları karaya bir zaman kapsülü içinde rapor bırakması kuralı vardı. böylece kaybolsalar bile akıbetleri hakkında bir tahmin yapılabilecekti.

    zaman kapsülünün içinden bir mektup çıktı. ilki, 28 mayıs 1847 tarihliydi ve kaptan franklin öncülüğünde, herşeyin kusursuz şekilde ilerlediği ve buzların erimesini beklediklerini yazıyordu. ancak mektubun kenarlarında ikinci bir mesaj daha vardı ve bu mesaj okunduğunda, tüm resim birden karanlık hale geldi: ikinci mesaj tam 1 yıl sonra 1848 mayıs’ında yazılmıştı ve franklin ile beraber 9 subayın da olduğu 24 mürettebatın ölmüş olduğunu ve komuta kademenin francis cozier tarafından yürütüldüğünü yazmakla kalmamış, buza saplandıkları ilk kıştan itibaren buzların hiç erimemiş olduğunu ve 1 santim bile ilerleyemediklerini anlatmıştı. facia büyüyordu.

    1860 ve 1869’da charles hall öncülüğündeki 2 keşif, bilgi edinmek için daha çok inuit’ler üzerinde yoğunlaştı ve ilk defa, yabani ve barbar olarak gördükleri halktan çok ciddi bilgiler edinmeye başladılar. ilk önce king william adası’nda içinde çok fazla sayıda ekipman olan bir kayık ve içinde 2 ceset buldular; fakat bir sorun vardı: kayık, gemilerin olduğu yöne yönlendirilmişti. daha sonra da yine inuit’lerin yardımıyla birçok cesedin kalıntılarına ulaşıldı: bu cesetlerden biri de, zamanının en parlak beyinlerinden olan tıp uzmanı harry goodsir’e aitti.

    charles hall, inuit’lerle iletişime geçerek hikayenin aydınlanmasındaki en büyük unsuru, “tanık hikayelerini” devreye sokarak çığır açtı. birçok inuit, olanlara tanık etmişti ve bu beyaz adamlara dair anlatacak, kendilerine ilginç gelen birçok anıları vardı.

    francis crozier ve adamları 1848 yazında, charles hall’ın 1869’da bulduğu kayığı, gemide çikolataya kadar ne kadar yaşam desteği ünitesi varsa doldurarak çok büyük bir partiyle güneye doğru yürüyüşe çıkmışlardı. ancak mesafe çok uzundu ve bu adamların her tarafı, inuit’lerin dediklerine göre şişlik ve yara içindeydi. hepsi hastaydı. birçoğu yavaş yavaş c vitamini eksikliğinden kaynaklanan iskorbit hastalığından çürüyor, geri kalanı ise yıllar içinde hem konservelerden hem de gemilerin içindeki su sistemini yayan boruların kurşun kaynaklı olmasının da etkisiyle, kurşun zehirlenmesiyle yavaş yavaş acı içinde eriyorlardı. güneye yürümüşler, ancak bir noktada pes ederek geri dönmeye karar vermişlerdi. yürüyüş umutsuzlukla sona ermişti ve hepsi, “ev” olarak bildikleri tek yer olan gemilere dönmeye karar vermişlerdi. buzların erimesi, tek umutlarıydı.

    2 eskimo, charles hall’a tanık oldukları hikayeleri kronolojik olarak anlatırken hikaye gittikçe daha da karanlık ve insanlık dışı bir hal aldı. 1850 yazına gelindiğinde bir partiyle karşılaşmışlardı ve partide 30 kadar adam vardı, açlıktan kırılıyorlardı. başlarındaki uzun boylu bir adam, inuit dilini bilmemesine rağmen kendilerine gelip aç olduklarını yalvarırcasına el işaretleri ve seslerle anlatmaya çalışıyordu. ınuitler için bu adamlar garipti: çünkü 4 yıldır burdaydılar ve hala bir fok bile avlamayı bilmiyorlardı, öğrenmemişlerdi. bu beyaz adamlar nasıl bu kadar cahil olabilirdi? buna rağmen adamlara yardım edip ellerinde istifledikleri etleri verdiler, ancak ertesi sabah hemen sıvıştılar: 2 inuit, 30 adamı doyuramazdı.

    yine başka bir inuit, aynı yılın kışında gemilerin kendi kendilerine olduğu bir gün, boşaltılmış olduğunu düşünüp içinde kullanışlı birşey bulabilir miyim diye girdiğinde karşılaştığı manzarayı anlatır: içerde bir sürü adam vardı ama hepsi hareketsizdi ve hastaydı: hepsinin yüzleri, elleri derileri, tüm vücutları simsiyahtı. hem kurşun zehirlenmesi, hem iskorbit, hem soğuk yanmasından kangren hem de açlık, tüm vücutsal fonksiyonlarını yoketmişti ve artık ölmeyi bekliyorlardı. kendisi gemiden çıkacakken bu adamlar birden dirilmiş ve onu gitmekten alıkoymak istemişlerdi. tam o sırada yine uzun bir adam gelip inuiti kurtarmış, ve kamarasına çekerek el işaretleriyle birkaç yüz metre ilerdeki başka bir kampa gitmemesi konusunda kendisini uyarmıştı.

    bu uzun adamın sözkonusu inuit’e gitmemesi için uyardığı kamp hakkındaki fikirler, ancak yüzyıl sonra toplu bir halde bulunan kemiklerin incelenmesiyle ortaya çıktı.

    tüm gıda tükenmişken ve avlanmayı bilmiyorken, mürettebatın bir kısmı yamyamlığa başlamıştı ve muhtemelen çok büyük bir kavga sonunda gemiden uzaklaştırılmışlardı. bulunan tüm kemiklerde belli birkaç detay vardı: tüm el ve kafalar ayrı bir noktada gömülmüştü ve geriye kalan tüm diğer kemiklerde, derin bıçak izleri bulunmuştu. bu izler, etin kemikten sıyrılma işleminden kalan izlerdi. anlaşıldığı üzere, dışlanan adamlar aralarından biri öldüğü zaman kendisini “insan” yapan görsel unsurları gözden uzaklaştırmak için el, ayak ve başlarını kesip başka bir yere gömüyorlardı. geriye kalan gövde ise bir karkas muamelesiyle işlenip yeniyordu.

    en son inuit hikayesi, 1851 yazına dairdi. gemiler artık bomboştu ve bir inuit, gemilerden dışarı doğru karda az sayıda ayak izi görüp onları takip ederek 4 adama ulaşmıştı. bu adamlar kendisinden yardım istedi ve takip eden kış boyunca, bu inuit onlarla yaşayacak ve onları doyurup, avlanmayı öğretecekti. bir sonraki baharda yollarını ayırmışlar, ve bu 4 adamdan aralarındaki en uzun olanı, inuit’e minnettarlık hediyes olarak bir kılıç hediye etmişti: kılıcın üstünde yazan isim, bu uzun adamın kimliğini ve karakterini ne iyi anlatabilecek isme aitti: james fitzjames. 4 adam, güneye doğru yönelerek ufukta kayboldu ve bir daha kendilerini gören olmadı.

    tarihin son büyük keşif girişimi, tarihin en trajik faciasıyla son bulmuştu. 129 adamdan geriye 1 tane bile kurtulan olmamış, ve tüm bu mürettebat sadece soğuk değil, açlık, hastalık, ölüm, yamyamlık, umutsuzluk ve kutup karanlığı ile tam 6 yıl boyunca mücadele etmişti. kaçamamışlardı, bulundukları kuzey kutup dairesi, medeniyete olabilecek en uzak noktalardan biriydi ve zamanında, günümüzde mars’ın bize olduğu kadar “uzaylı” bir ortamdı.

    gemilerin kaderine dair ne olduğu ancak 2010’lu yıllarda ortaya çıktı. 2 gemi de, king william adası’nın güneyinde suyun 30 metre altında keşfedildi. ikisi de, yıkılmış direkleri haricinde el değmemiş kadar iyi bir durumdaydılar. bulundukları ortam o kadar “uzaylı” idi ki, haritada bilinmeyen bir boşluk olan bu bölgedeki king william adası’nın ada olduğunu bilmiyorlar, anakaranın bir uzantısı olarak gördükleri “king williamsland” adını verdikleri bir kara olduğunu sanıyorlardı. bölgeye, bu kadar yabancıydılar.

    inuit'leri vahşi olarak görmeyip, o 6 yılda onlardan kutuplarda yaşamanın sanatını öğrenmiş olsalar belki aralarından bir kısmı kurtulabilecekti. ama ingiliz kibiri, tarihin efsaneleşmiş en büyük facialarından birinin doğmasına sebep oldu. 2 gemi enkazının ingiliz hükümeti tarafından hediye edildiği kanada bunun farkına varmış olacak ki, 1990’da nunavut bölgesini inuitlerin özerk bir eyaleti haline getirdi ve “eskimo” terimi, rafa kaldırıldı.