şükela:  tümü | bugün
  • o an resmen aydınlanmıştım, ampulüm yanmıştı. aslında ufku iki katına çıkaran olaylardan...

    bazı belediyelerde otobüs gibi toplu ulaşımlarda belli bir süre içinde ikinci kez kart okutmak ücretsizmiş. ama ben bunun kartı tutuşumla-okutuşumla alakalı olduğunu sandım epey bi süre. yani bir ucu hafif kalkık olursa sanki ücret düşmüyormuş gibi sanıp böyle denemelerde bulunurdum. öğrendiğimde o işe türkcell bakıyor temalı reklam gibi olmuştum resmen. bu da böyle bir hatırlayınca iç burkan gerizekalılık hatıramdır.
  • üniversite ikinci sınıfının ilk dönemi bir ara tüm derslere gitmeyi bırakmış on metrekarelik yurt odamda hayatımı bazal metabolizmik bir şekilde idame etmeye çalışıyordum. odam dediğim de üç kişiyle daha paylaşıyoruz. her sabah arkadaşlar derslerine hazırlanıp giderken ben ise kantinden çayımı pohaçamı alıp bilgisayarımın başına geçer ve kulağımda en favori müzik grubum iron maiden parçaları eşliğinde bilumum bilgisayar oyunlarına dalar öylece vaktimi tüketirdim.

    bir gün bu amansız ritüeli kırıp değişik birşey yapayım dedim ve odamın penceresini açtım. odamın manzarası genişçe, kampüsü görüyordu. derslerine gidip gelen öğrenciler, ring otobüsü bekleyenler arada çimlerde uzanıp ders çalışanlar, öpüşenler, top oynayanlar kimi zaman ip atlayanlar. fakat manzarımın en hareketli kısmı yaban güvercinleri idi. işte pencereyi açmamla uçuşmaya başladılar, bunun üzerine ben de onlara pohaçamın kırıntılarını attım ve penceremin kenarında küçük bir izdiham yaratıp kırıntıları iki dakikada silip süpürdüler.

    güvercinlerle bu etkileşimim beni fazlasıyla heyecanlandırmış ve ilişkimin boyutunu artırmak için aklıma harika bir plan gelmişti. bir üstün zekalı varlık yani 'insan' olduğumu hatırlayıp “ben eğer pencereyi her açtığımda bu bebelere yem atıp iron maiden dinletirsem bunlar bi süre sonra maidencı olur ve her maiden parçası açtığımda yanıma gelirler, ben de mutlu olurum” diye bir hipotez ürettim. yani lisede öğrendiğimiz pavlov'un şartlı refleks olayı gerçek hayatta işime yarayacaktı. aslında o aralar uzun zamandır bilime küstüm ben. en son ortaokulda pamuk üzerinde fasülye yetiştirdikten sonra kendimi adete bir gregor mendel sanıp “fasülye yetiştirebiliyorsam ben soğan da yetiştiririm biber de patlıcan da” diye eve 5 kilo pamuk ve tohumlarla gelip evimizin misafir odasını deney odasına çevirmiştim. hem zaten gerçekleştireceğim bu bilimsel atılımla fakir olan aileme de bir katkı sağlar, kimselerin uğramadığı misafir odamız da bir işe yarardı diye düşünmüştüm. ama işte olmadı amına koyim. olmadı. iki günde oda önce fare ölüsü koktu sonra çeşitli kimyasal tepkimeler oluştu. oda şartları gitmiş yerine sanki dünyanın ilk oluşum şartları gelmişti anasını satayım. odanın ekolojik dengesi bozulmuş, muson yağmurları yağıyordu. geride ise gözü yaşlı bi ana ve elinde kemerini sırtımda patlatan bir baba. aldığım pamukları götüme soktular. ben de yapacağım bilimi sikeyim lanet gelsin fiziğe de, biyolojiye de deyip örnek çözümlü soru banklarına geri döndüm. belki de bizim oda koşulları pek uygun değildi sözlük, bilemiyorum.

    fakat yıllar sonra bilime olan inancım geri gelmişti. her sabah penceremi bir iron maiden müziği eşliğinde açıp ve bu yaban güvercinlerini beslemeye başladım. günlerce bu eylemi gerçekleştirdikten sonra yine bir gün pencereyi açtım bir iron maiden parçasıyla beraber -elimde bu sefer yem olmadığı için özel bir parça olmalıydı bu, blood brothers yani kan kardeşler- ve güvercinlerin yanaştığını gördüm. o an kadar sevindim ki kendimi kaybettim. onlarla beraber bağırmaya başladım “what are we?” diyordum yemleri havaya saçıp “we are blood brothers” diyordum onlar da onaylar biçimde kafalarını sallıyordu emine erdoğan misali, yemleri gagalarına geçirerek.

    mutluydum artık hayatım o kadar renklenmişti ki bu olayı kampüste tanıdığım herkese anlatıyordum. videolarını çekiyordum. artık heavy metalci güvercin arkadaşlarım vardı. boru mu lan bu. çoğu zaman okulda cuma akşamları millet arkadaş gruplarıyla içmeye eğlenmeye çıkardı ben ise elimde biram ve sigaram penceremin kenarında maiden dinleyen güvercinlerim ve gökyüzüne bakıp geleceğe dair daldığım hayallerim. gel gelelim ki, iki biradan sonrası ise hep gözlerim buğulanırdı.

    bir gün yine pencereyi açtım. pencereyi açmamla beraber güvercinler bana doğru uçmaya başladı. ilkin sevinsem de daha sonra bu durumda bir terslik gördüm. zira bilgisayarımda 'the smiths' çalıyordu. gelmemeleri lazımdı kuşların. benim kuşlar maidencı idi. şaşırdım, endişelendim ve pencereyi kapadım. oturdum bu sefer 'pink floyd' açtım kuşlar yine geldi. “lan niye geliyosunuz amk! benden habersiz ne ara başka gruplar keşfettiniz lan” dedim. gelmemeleri lazımdı. daha çok endişelendim. titreyen ellerimle gidip bu sefer kıraç açtım ve ona bile geldiler amk. “siktirin gidin lan” dedim ve oturdum bilgisayarıma pavlov'u araştırdım tekrardan bi yerde yanlışlık olmalıydı. yaban güvercinlerini araştırdım belki de sağırlardı. yok değilmiş. neden böyle oldu peki bilmiyorum. son bi kez pencereyi açtım bu sefer ses yok müzik yok yine geldiler. o vakit anladım ki bu yaban güvercinleri müziğin sesinden çakmıyorlarmış. pencerenin görüntüsüne şartlanmışlar kabilelerini siktiklerim. dünyam yıkıldı yemin ederim. aldanmıştım işte yine. lan hani kan kardeştik! hani kankaydık lan? acısı bir bıçak darbesi gibi saplandı kalbime. ilkin onlara yem vermek istemedim fakat yalan da olsa geçmiş günlerin hatrına son poğaçamı da verdim onlara ve bir daha açmamak üzere kapadım pencerimi. zaten dönem sonu gelmişti, ankara'nın ise göt donduran soğuğu başlamıştı. dönem bittikten sonra da yurttan siktir olup evime annemin babamın yanına gidiş yolu yine doğru ama hayvan gibi işlem hatası yapmış sıçıp batırmış bir misafir olarak geri dönmüştüm.

    pavlov ile gerçekleri araştırken o zaman pek ehemmiyet vermediğim korkunç bir bilgiye denk gelmiştim. bu sakalına tükürdüğüm pavlov'u köpeğine şartlı refleksi dayadıktan sonra her zil çalışında salyası akan köpek yemekten kesilmiş cılız, güçsüz, sefil bir ite dönüşmüştü. bu köpek de “lan bu dürzü deney yapacak diye aç bir it gibi geberip gideceğiz yaa şuna bak” deyip sürekli salya bırakmaya başlamış. fakat bi yerden sonra mevzu o kadar karışmış ki, artık köpeğin her salyası aktığında pavlov elinde bir zil, kendini zil çalarken buluyormuş. yani köpeğe yaptığı onca eziyet dönüp dolaşmış kendisini bulmuş. köpeğin pavlov'u deneyi adlı bu kaynağa bi daha rastlamasam da o günden beri ne zaman yolda yem yiyen yaban güvercinleri görsem duruyorum ve telefonumu açıyorum kulaklığımı takıp bir iron maiden parçası dinliyorum istemsizce. geçmişime dalıyorum. tam gezilmeyen kampüs çimleri, girilmeyen dersler, yarım yamalak bilgiler, tutulmayan notlar ve eller.. kendimi görüyorum yağlı saçıyla pencere kenarında elinde birayla, tokalaşıyorum. elini sıkıyorum tipini siktiğimin daha çok sıkıyorum “ahğğ” diyor malın evladı. acıyor. bırakıyorum. gözleri buğulanıyor.
  • bir arkadaştan bir şey isteyecek olmak. *
    selamsız dan dun istemek.
    lan bu çok odunca oldu, araya bir merhaba ekleyeyim demek.
    ardından ortaya çıkan ve malesef gönderilen mesaj:
    kardeş uymerhaba, gun bir zamanda calculus notlarını verir misin?
  • lisede aşık olduğum ve aynı sınıfta olduğumuz kıza msn'den yürümeye çalışmıştım. buna özgüven eksikliği falan diyebilirsiniz tamam da kıza mr. mystery şeklinde "bul beni" triplerinde yürümüştüm. olayda kızın msn'ini arkadaştan almıştım, o yüzden beni tanıyamaz falan kafasıyla bu triplere girmiştim. en gerizekalıca yaptığım şey bu muydu bu olayda sizce? tabii ki hayır. kıza bir de ingilizce yürümüştüm amk. beynimi sikeyim. bu anıya biraz daha devam edersem drama dönüşecek o yüzden komik haliyle bu noktada kalsın.

    edit:imla
  • sabahın 4'ünde kafa güzelken anahtarımı bulamayıp çilingir çağırmak, sonra ben bu adamcağızı bu saatte yatağından kaldırdım getirdim diye suçluluk duymak, adama çok üzgünüm kusura bakmayın siz de buraya kadar geldiniz uğraştınız manasında birşey söylemek isterken ağzımdan şu kelimeleri çıkarken duymak:

    "keşke başka şartlarda karşılaşmış olsaydık".

    ve çilingirin yüzüme mal mal bakması.
  • ama nasıl bir gerzeklik (bkz: #53853024)
  • yüzme öğrenme aşamasında kolluklardan sıkılıp tek problem ayaklarım onlar su üstünde kalmıyor yoksa yüzerim ben denilerek kollukları ayak bileğine geçirmek.
  • hayatımda uzun zaman kimsenin olmayacağına kendimi inandırdığım bir dönemdeydim ve o günlerde biriyle tanıştım. ben tabi evrenden her türlü beklentimi kestiğim için adamın hiç bir fotoğrafına falan bakmamışım. haldır haldır konuşuyoruz ama sanal her şey. bilmiyorum nasıl bir tip. o beni biliyor tüm profillerimi didiklemiş.

    tanıştıktan bi kaç gün sonra yazışırken benden fotoğraf istedi, ben de o an ev saçı, pijamalar falan.. ''şu an çok tipsizim göndermeyeyim bence'' dedim.
    öyleyse ben göndereyim dedi ve 8-10 tane fotoğraf attı.

    fotoğraflar bir bir geliyor. ben kaldım tabi, allaaam bu nasıl bir hoşluk??!! vicdansızın oğlu!!
    eridim telefon elimde. cevap veremiyorum.
    terbiyesiz herif üstsüz bi fotoğraf atmış bide, kaslar falan ayhh..
    pijamalarımla uyuklamakta olan ben başımdan aşağı buzlu su dökülmüş gibi oldum.

    ''yazmadın bişi..'' dedi. ''fena diilmişsin..'' dedim.
    ''çok şaşırdım, uzun zamandır kimse bu tarz bişi demedi bana, genelde beğenirler.'' dedi.

    fena diil ne kelime??!!
    ben seni biblo diye odama koyarım! çiçek çikolata alır istemeye gelirim zalımın oğlu! dedim, içimden tabi.

    neyse işte, böyle sohbet ediyoruz sürekli. yürüyo gibi ama yürümüyo.
    nasıl desem iltifatlar falan gırla, ''fotoğrafına bakarken hipnotize oluyorum'' bile dedi, ama yürümek yok.
    mesela;
    -nasıl güzel yaratmış seni yaradan, bu ne hoşluk...
    ardından,
    -allah sahibine bağışlasın.
    sana bağışlasın piç! diyorum, içimden tabi.

    gel zaman git zaman ben iyice hoşlanmaya başlıyorum bizim danadan ama anlamasın diye saçmaladıkça saçmalıyorum.
    kimseden de platonik hoşlanmamışım o zamana kadar, öyle saçmasapan bi halde ne yapacağımı bilemiyorum. bir de mühendislik fakültesinde kız olmanın verdiği alışkanlıklar gereği, nasıl hoşlanmaz lan bu benden diye dünyayı sorguluyorum.
    sen kim köpeksin, benden hoşlanmamak da neymiş! diye atarlanıyorum kendi kendime.

    böyle böyle zaman geçiyor..
    sonunda dayanamayıp sikerim böyle aşkın ızdırabını deyip açılmaya karar veriyorum.

    bünye alışkın diil tabi kanka modunda bir mesajdan fazlasını yazmaya gitmiyor elim.
    başlıyoruz konuşmaya, elimde olmadan konu ganyan, spor totoya falan gidiyor.
    kızım napıyosun diyorum..
    kitap okuyormuş o sırada, hem de daha önceden okuduğum bir kitap. hemen ordan konuyu daha makul taraflara çekiyorum. bi yandan da diferansiyel kitabı önümde açık, çalışmaya çabalıyorum.
    saçmaladıkça saçmalıyorum.. ama kararlıyım açılcam!

    sana bişi söylicem vicdansızın oğlu diyorum, öyle demiyorum tabi de telefonumda bile öyle kayıtlı.
    ''söyle.'' diyor.
    o an elim ayağıma dolanıyor, homojen denklemler falan, kaslı fotoğraflar, ayy gözleri de çok güzel, ay napcam şimdi, lineer denklemler, ganyan..

    birden açıyorum konuyu (c: cidalı, v: vicdansızın oğlu) ;

    c- ben birinden hoşlanıyorum.
    v- anlamadım.
    c- çok hoşlanıyorum ve ne yapacağımı bilmiyorum.
    v- tamam, kim bu adam?

    daradadam!!! ''sensin'' dicem şimdi. elim ayağım titriyo resmen, kulaklarım ve yanaklarım vücut ısımın 10 derece üzerinde bi yerlerde kızarmış vaziyetteler. kış günü sıcak basıyor,

    c- eski bir arkadaşım, sen tanımazsın.

    nasıl diyorum, bunu bana kim yazdırıyor bilmiyorum ama bunu diyorum yani!

    v- o bi şeyler hissediyor mu sana karşı?
    c- bilmem, hissetmiyo galiba. off kafam karışık.
    v- kafan karışıksa boşver.
    c- tamam öyle yapayım, zaten bana göre biri değil bence.
    v- sana göre değilse siktir et, olmaz o iş. bide adamı aşık etmeye mi uğraşcan?
    c- ay uğraşamam. neyse hadi kitap okuyalım.
    v- evet, iyi okumalar.
    c- sana da.

    dakikalarca kan ter içinde, konuyu ganyandan, füsun-kemal aşkına*, okuldan, su böreğine oradan oraya savurup sonunda tam açılacakken böyle saçmaladım işte dostlar.

    pek gerizekalılık anım yok, en büyüğü de budur benim için. hala bilmiyor o hoşlandığım arkadaşın kendisi olduğunu. nickimi biliyor ama girip okumaz eminim, yazar da diil zaten. rahatça anlatabiliyorum bu yüzden rezilliğimi.*
  • küçükken sümugu saklamanin en iyi yolunun agiza atmak olduğunu düşünmem.
  • oldum olası arkadaşlarımın annesini tanıdığımda o arkadaşıma haddinden fazla iyi davranırım, kötü bişey desem hemen annesine söyleyecek, annesi de benim hakkımda kötü düşünecek diye tedirgin olurum..

    neyse efendim daha ilkokul 3. sınıftayız, sınıfta tembel mi tembel sürekli altına yapan bi kız var, kimse bununla konuşmazdı ama kazara annesiyle tanıştım bi kere sürekli yanımdaydı.. bi gün beni eve çağırdı ders çalışalım diye. bu kenarda saçma sapan oyalanırken ben güzelce ödevlerimi bitirdim, tam gidecekken "babam senin beni kullandığını düşünüyo, benim de ödevlerimi yapar mısın bak ben onu kullandım deyim" dedi.

    inandım. oturdum onun da ödevini yaptım, bi de ikaz etti aynı cümleleri yazmamam konusunda, öğretmen anlarmış..

    akşam yemeğine bile kal dememişlerdi. hava kararmıştı ve çıktığım anda, tam site çıkışındaki mazgalın önünde nasıl bir gerizekalılık yaptığımı fark edip, bi an duraksayıp pişman olup neden saatlerdir saf saf o kızın ödevini yaptığımı düşündüm, bulamadım.. halen düşünürüm canım sıkılır..

    şeytan gibi bişeydi.. *