şükela:  tümü | bugün
  • birkac indie oyun programcisinin hayatlarini anlatan bir belgesel.bitirilmeyi bekliyor. 23000$ toplamislar su ana kadar.ama hedef bulunmus gibi. 15000$ mis hedef.

    burdan ver
    http://www.kickstarter.com/…ks/indie-game-the-movie
    burdan izle
    http://www.youtube.com/watch?v=ghat78i1x2m
  • ayni zamanda 2012 sundance film festivali'nde en iyi kurgu ödülünü almıştır.
  • 12 haziran 2012'de yayınlanmıştır. izleme alternatifleri için buradan buyurun

    --- spoiler ---

    öncelikle yapımcıları (bkz: james swirsky)(bkz: lisanne pajot) tebrik etmek istiyorum zira konusunda bir ilk olmasına rağmen oldukça iyi bir iş çıkartmışlar. çekimleri sade ve güzel olmuş, müzikler güzel, sunum hoş, yani yapım olarak izlemesi keyifli bir yapım olmuş.

    içerik olarak ise belgesellerin doğası gereği herkese hitap edecek birşey değil. oyun geliştirme alanıyla ilgiliseniz -özellikle bağımsız oyun geliştirme- ve belgeselde konu edilen üç oyunu takip etmiş ve oynamışsanız (bkz: super meat boy)(bkz: fez)(bkz: braid) ilginizi çekecektir. belgeselde odaklanılan asıl mesele bağımsız oyunlar ile geliştiricileri arasındaki bağ olmuş. geliştiricilerin oyunlarına yükledikleri anlamlar, yapım aşamasındaki ve oyunlar piyasaya çıktığı zamanki ruh halleri yansıtılmış.

    belgeselde en çok yer smb*'ye ayrılmış. oyunun yapım aşamasından, piyasaya çıkışının ilk zamanlarına kadar olan süreç anlatılmış. ve ne yazık ki benim açımdan izlemesi en sıkıcı kısımlar smb kısımlarıydı. bir kere smb'nin yapımcıları çok itici, ben adamlara gıcık oldum. resmen iki ergen kafadarın oyun yapma macerası gibi olmuş. gereksiz duygusallıklar, bu oyuna hayatımızı verdik o olmazsa yaşamanın anlamı yok tarzı düşünceler, antisosyallik üzerinden edebiyat yapmalar, sonra efendime söyliyim biz bağımsız geliştiriciyiz ea'de, epic'de çalışamayız havaları falan -tamam herkesin çalışabilme tarzı kendine hastır, kimisi öyle büyük şirketlerde çalışamaz anlarım ama arkadaşların takındığı hava; biz sanatçı ruhlu adamlarız, marjinaliz öyle işlere gelemeyiz tarzı ucuzluklar olunca benim gözümden düştüler direk- genel olarak söylemem gerekirse belgeselde bu arkadaşların oyun yapım süreçlerine tanık olmak bana hiçbirşey katmadı.

    fez'in yapımcısı (bkz: phil fish) ise epeyce uzun süren projesi sayesinde meşhur bir adam sayılır. belgesel tamamlandığında oyunu piyasaya sürememişti anladığım kadarıyla nisan ortalarında o da oyunun tamamlayıp xbla'da çıkarttı. phil'de bir takım sıkıntıları olan bir arkadaş. belgeselde de bazı sahnelerde ergenimsi hareketleriyle beni uyuz etmeyi başardı.
    arkadaşın kitlendiği nokta ise oyuncularla arasındaki ilişki olmuş. bağımsız yapımcı olmak demek, size ne arkadaş oyun benim çıkarırım çıkarmam demek olmamalı. eğer bir yapımcı oyunculardan oyununa ilgi göstermesini bekliyor, bunun için fuarlara katılıyor, moda tabirle fan olmalarını istiyorsa o zaman o kitleye karşı bazı sorumlulukları var demektir. çoğu bağımsız yapımcı, ben bu oyunu kendim için yapıyorum başkası için değil der ama bu çok boş bir laf. istisnasız tüm oyunlar oyuncuların oynaması için yapılmıştır. oyunların var olma sebebi oyunculardır. hal böyle olunca oyunculara heyecan verici bir oyun fikrim var diye gösterip sonra insanlar bu oyun neden çıkmadı hala diye sızlandıklarında size ne lan oyun benim demeniz pek etik bir hareket olmuyor.
    phil'i bunalımlarıyla baş başa bırakırsak belgeselde fez'in sıkıntılı yapım süreçlerini izlemek güzeldi. özellikle oyunun pax'da gösteriminin konu edildiği kısımlar belgeselin en keyifli yerleriydi. çok güzel sahneler yakalanmış, izleyiciyi bağlayan bir kısım olmuş. sonuç olarak belgeselde fez'in olduğu kısımlar benim için biraz daha ilgi çekici kısımlar olmayı başardı.

    belgeselde konu edilen son oyun ise birçok yönüyle efsaneleşen, benimde en güzel oyunlar listemde yukarılarda bulunan braid. oyunun yapımcısı ise oldukça enteresan bir kişilik olan jonathan blow`:oyunun hem programlama hem de dizayn kısmını üstlenmiştir`.
    blow oldukça popüler bir arkadaş. kendisi ile ilgili uzunca bir yazıya şuradan ulaşabilirsiniz, okumanızı tavsiye ederim. bu abimiz oyun dünyasında manevi anlamda daha dolu oyunlar olması gerektiğini, yapılan çoğu oyunun içi boş yazılımlar olduğunu düşünüyor. bu konuda kendisine kısmen katılıyorum ama savunduğu bazı şeyler gerçekten saçma. kendisi mühendis olmasına rağmen -computer science mezunu- bilgisayar oyunlarında üst seviye mühendisliğin gereksiz olduğunu düşünüyor, oyunu çalıştıracak kod olsun yeter diyor. veri yapılarına, sağlam algoritmalara pek prim vermiyor. tabii bu düşüncesine destek verenler de var ama ben tartışmaya açılmasını bile gereksiz buluyorum.
    tabii blow'u böyle düşündüğü için yargılayamayız, zira blow'u itici yapan şey düşünceleri değil onları dile getirme şekli. bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama bu adamda garip bir kendini beğenmişlik, bir kasıntılık var. buna braid'in başarısından aldığı gaz da diyebiliriz belki. savunduğu şeyleri en doğruyu ben bilirim edasıyla savunuyor, kendisini bir sanatıçı olarak görüyor. hatta abartıp insanların ne tarz oyunlar oynaması gerektiğini belirlemek istiyor gibi. halbuki böyle şeylere hiç gerek yok. yapımcılar oyunlarını yapar, oynamak isteyen oynar istemeyen oynamaz. bu olaya çok derin anlamlar yüklemenin gereksiz olduğu kanaatindeyim. aslında bu sorun biraz da oyun sektörünün bugünkü durumundan kaynaklanıyor. bu konuda sinema sektöründen öğrenilecek çok fazla şey var, sinema sektörünün aksıne oyun sektörü hala tek bir bütün halinde. aaa, indie gibi bölümlere ayrılmış gibi görünsede herkes ortak bir pastadan pay almaya çalışıyor. bunun sonucunda da böyle sıkıntılar ortaya çıkıyor. bugün nuri bilge ceylan gidip michael bay filmlerini eleştirse ne kadar saçma bir hareket olur değil mi, blow'un yaptığı da öyle birşey. ama bu zamanla oturacak kültür, o yüzden blow çok üzmesin kendini.
    ben blow'un belgeselde olacağını duyunca sevinmiştim çünkü kendisinin oyun sektörü içinde güzel bir çeşni olduğunu düşünüyorum. ama diğerlerine nazaran daha az yer ayrılmış keşke biraz daha konuşsaydı. belgeselde içi dolu cümleler kuran tek adam blow'du, o bakımdan blow'un olduğu kısımları ilgiyle izledim. düşüncülerini dinlemek zevkli oluyor. ama belgeselde de yine gereksiz şeylere takılmış kendisi. insanların yaptığı oyunu anlamamasından yakınmış, hayır ne bekliyordu ki? braid'i oynayan herkesin el ele tutuşup aşkın sevginin gerçek değerini bize hatırlattın blow üstad diyip kırlarda koşacağını falan mı düşündü acaba? tamam işte insanlar sevdi oyununu, güzel vakit geçirdiler ama o kadar. nedir bu toplum beni anlamadı tripleri? blow'da ergenleşme sıkıntısından kurtulamıyor ne yazık ki.

    toparlayacak olursak indie game the movie güzel bir belgesel. hedef kitle olarak 20 yaş altı kitleyi hedef alıyormuş gibi geldi bana, o yüzden beklentinizi fazla yüksek tutmamanızda yarar var.

    --- spoiler ---
  • direk benzeri bir belgesel izlememiş olsam da, the social network* ve pirates of silicon valley** filmlerine göre girişimlere çok başka açıdan bakan bir belgesel gibi duruyor. hatta revolution os** belgeseline göre bile anlatılan kişilerin aşırı geek ve anti-kahraman özelliklerinin ön plana çıkartılması değişik bir hava oluşturmuş.
  • hayatımda izlediğim nadir belgesellerden.indie game oynayan bir insan olmadığımdan neler oluyor bu alanda diye meraklanıp başladım ama gördüğüm şey sadece 2,5 oyunun anlatılmasıydı.(o buçuğu ister fez'in o sıralar bitmemesi olarak ister braid'in kısacık geçilmesi olarak görün ikisini de kastettim.)

    --- spoiler ---

    bu film hakkında pek diyecek bir şey yok açıkçası yapımcıları ve oyunları biraz tanınsın diye yapılmış bir film ve benim gibi bu indie game'e hiç ilgi duymamış (1 sene önceye kadar angry birds oynamamıştım o derece) birinin izlemesinden de hedeflerine ulaştıkları kanısına varabilirsiniz.
    braid gerçekten çok yüzeysel geçilmiş hatta sırf super meat boy'un yapımcısının braid'i geçtik demesini açıklamak için konulmuş gibi duruyor.halbuki benim ilgimi daha çok braid çekti.

    braid'in yapımcısının o super mario'ya benziyor diyen adama neden bozulduğunu da anlamış değilim sen de zaten gösterdiğin şeyler de aynı marioyu göstermiştin 0'dan bu kodları yapmış olabilirsin o ayrı ama esin kaynağın olduğu belli olan bir şeyi yüzüne vurduklarında neden bu kadar vurdun anlamadım.

    smb(böyle yazınca bunlar da mario'ya biraz özenmiş gibi geldi ama sadece isim kısmında.) bu oyun biraz değişik tamam ama çok basit görünüyor oynanışı değil ama görünüşü çok ana hatlı pek bir artistik değeri yok filan tabii bunu hemen indirdim o da ayrı bir mesele.bunun yapımcılarından uzun saçlı olan iyi hoş da o öbür sarışın hala 15'inde takılıp kalmış asosyal inek gibi görünüyordu zaten öyle ama depresyon'a girmesi filan hiç hoş değildi.

    fez ise tam benim aradığım bir oyun artistik değeri çok yüksek yapımcısını da sevdim adam tek başına devam etmiş ve de hala bitirememiş bu da fazla mükemmeliyetçi bir insan gibi geldi ama adam çıkışını muhteşem yapmak istiyor haklı.fez'i açıklamaya başlarken 2d in 3d'i duyunca dedim bu da paper mario gibi galiba dedim ama hemen bu fikrim uçtu.bu oyun kesinlikle beklemeye değer bir olaya benziyor.

    film'in anlatış biçimi de hoşuma gitti ama sırf başarılı olanları anlatmak yerine bu kadar şanslı olmayanları da anlatsalarmış keşke.

    --- spoiler ---

    kısacası film amacına ulaştı ve daha ileriye gitmeye de devam ediyor.
  • aşırı dramatizasyon tabii ki günümüz belgesellerinin vazgeçilmez bir öğesi olarak yerini almış bu eserde de; lakin benim hoşuma gitti. nihayetinde "video oyunları" dediğimiz alan kendini bir popüler kültür ürünü ya da bir pseudo-sanat formu veyahut en basitinden "bir kendini ifade ediş biçimi" olarak yeni yeni var ediyor. bu biraz da video oyunlarıyla büyüyen neslin daha sofistike formda kendini ifade etmeye yeni yeni başlaması, daha doğrusu bu uzamın bir alt-kültür alanı olarak kendi değerlerini ortaya henüz sermesiyle anlaşılabilir.

    ben belgeseli beğendim, braid dışında diğer iki oyuna aşinayım (oç fez'i oynayamamış olsam da bol bol videosunu izledim sdfsdf). super meat boy, retro city rampage gibi oyunlar bir dönemi yücelten, popüler kültürün belli ürünlerini yine belli bir bütünleştirici/mitleştirici kalıp içinde sunan (bitmek tükenmek bilmeyen 80'ler geyikleri gibi) ve dolayısıyla bu ürünleri tüketenlere ait oldukları bir fikri form, belki de bir yaşayış biçimi tasvir eden veya edilmesine olanak tanıyan, haliyle kitlelerin tepelerine atladıkları işler.

    bu da bir dönem, benim neslim için bilhassa değerli. bu yetenekli (first worlder olduklarından kelli bizden daha bir "sıkıntılı" duruyorlar, sıkıntıları da, bu sıkıntıları ifade ediş biçimleri de biz üçüncü dünya ülkelilere samimiyetsiz ve kolpa geliyor haliyle) çocuklar kendi başlarına bir şeyler yapıyorlar. aslında kendi başlarına da değiller ya pek (microsoft'tan funding'i almışsın? biz oyun yapıcaz desek nasıl olacak, bunun formu var mıdır? nereye başvuruyoruz? temel bilgiler eksik anasını satayım!) yine de çeşitli insan tipleri, hayaller, emeller, maksatlar falan...

    hikaye aynı. görülen o ki değişen, onunla kurduğumuz etkileşim şekli sadece.
  • bir dlc'si çıkmış belgesel. evet, yeni normal bir filmin dvd'sindeki bonus content, dlc olarak satılıyor steamde. 5 dolar'a satılıyor.

    - 100+ minutes of new short films in 1080p
    - epilogues: what happened after?
    - stories about more game creators
    - deleted scenes
    - new team meat commentary

    şeklinde bir içeriği var. filmi beğenmiş biri olarak alırdım ama şu an 5 dolar veremiyorum. indirime girince bakarım artık. ayrıca film için 7 steam başarısı ve steam trading cards desteği gelmiş. çok acayip işler.

    http://store.steampowered.com/app/207090
  • indie game denen bir olay var. bir video oyununu buyuk sirketlerin binlerce kisilik ekipleri degil de 2-3 kisilik bir ekip yaratiyor ve programliyor. bagimsiz oyun programciligi yani.bu belgeselde de 3 adet indie game'in tasarimcilari/programcilari konu edilmis. belgeseldeki her ekip en fazla 2-3 kisilik.

    guzel bir belgesel cunku o yaratici surecin insani nasil zorladigini goruyorsunuz. adamlar tum grafikleri, renkleri, sekilleri, kisacasi o dunyayi kendileri yaratiyor. 2-3 kisi yapiyor bunu ve dolayisiyla da yillar suruyor. olay sadece yaraticilikta da bitmiyor tabii, isin deli gibi teknik kismi var. muhendislik ve sanat ic ice.

    yalniz, tiplerin hepsinde bir kafayi siyiriklik, depresyon ve sosyal beceriksizlik gordum. sadece tombul sakalli eleman daha bir normal. birisi mesela oyunum begenilmese de olur, kendim icin yaptim diyor. yalanin alasi, savunma mekanizmasinin hasi. yillarca bir odada bilgisayar basinda oyun tasarla, sonra projen fiyasko olsun. tabii ki kafayi yersin. o acidan fez'in yaraticisi daha samimi ama o da kil bir adam. asabiyetini ve histerikligini saklamiyor. bir fiyasko sonrasi kendisini ve eski ortagini oldurdugunu duysam sasirmam. braid'in programcisi ise buyuk bir basari elde ettigi halde eserinin kendi hayal ettigi sekilde ve derinlikte anlasilmamasindan sikayetci. bagimsiz film cekip vermek istedigi mesaj seyircisi taradindan anlasilmamis sancili yonetmen tavri goruyuroz onda.

    herneyse sonucta yaraticilik guzel birsey. bir sarkiyi yeniden calmak yerine onu besteleyen insan olmak gibi tetris veya super mario fikriyle ilk gelen ve onu dizayn eden adam olmak da takdir edilesi. belgeseldeki elemanlar da kendi caplarinda sifirdan birsey yaratiyorlar. bilgisayar oyunlariyla uzun suredir pek alakasi kalmamis ve telefon application'lari sayesinde yillar sonra kiyisindan kosesinden oyun olayina tekrar giris yapmis benim bile enterasan buldugum bir belgeseldi. oyun manyaklari kesin sever.
  • yıllardır eşe dosta anlatmaya çalıştığım bir şeyi, oyun yapımcısı çocuklardan tommy refenes'in dile getirdiği film. adam şöyle diyor: “games like call of duty and halo are shit games, and i don’t make shit games.”

    çok doğru la. bu zihniyeti yaşatmak için gidip bu adamın oyununu satın alacağım. qanqamsın...
  • içersinde ağır dram öğelerini taşıyan belgesel.