şükela:  tümü | bugün
16 entry daha
  • kendimden kendisine veya kendisinden kendime yönelebileceğim ender kavramlardan biri bu klâsik. kendimden bakarsam, klâsikleşmenin bir adabının olduğunu görürüm. ancak tasviri yapılması biraz güç, bu entiride bunu denemeye çalışacağım. bana kalırsa bunun resmen adını koyarak, örnekleriyle gözler önüne serebilen ender yazarlardan biri olmuş paul hazard. la crise de la conscience europeenne'de avrupa'nın özellikle de renaissance ile birlikte nasıl bir değişim yaşadığını vurgularken, klasik anlayışın, kapsamadığı veyahut kendi içinde kendini besleyen tasarımına göre dışlamak zorunda kaldığı her şeyi nasıl kabullenerek klasikliğini klasik kılan değerlerini yitirdiğini gözler önüne seriyor. bunun böyle olmasının nedeni, nermi uygur'un "değişme sevmek"inin (http://jimithekewl.blogspot.com/…-deime-sevmek.html) içinde geçen "değişmeyi seven eylemi sever aslında." çıkarımı yatıyor. neden eylem, değişmeye neden olarak klâsik olanı klâsik olmaktan çıkarsın? bunu avrupa medeniyetinin klâsik çağ durağı nezdinde paul hazard'dan okuyalım:

    "mevcut durumu muhafaza etmek, mucizevî bir şekilde erişilmiş bir muvazeneyi bozabilecek her türlü değişmeden kaçınmak; klâsik çağın başlıca meselesi işte bu idi. huzursuz bir ruhu sinirlendirecek cinsten meraklarda tehlike vardı... klâsik çağın kafası, kendi kudreti ile, durgunluğu sevdi; bizzat durgunluk olmak istedi. beşeriyet gemisi nihayet bir limana ulaşmış bulunuyordu: burada uzun zaman, devamlı olarak kalabilir miydi? hayata artık eski bir nizam gelmişti: ne diye bu mükemmel kapalı sistemden çıkıp her şeyi tekrar bozabilecek maceralara girişmeliydi?" (batı düşüncesindeki değişme, sf.3-4, çev. e. güngör, milli eğitim basımevi, 1973)

    peki, klâsik olanın "en genel anlamıyla yüksek ve kalıcı bir değere sahip olan" olduğunu 'değişme sevmeme'sinden hareketle söyleyebilir miyiz? ya da klâsik olanın övmeye değer niteliği "zamana papucunu ters giydirten kavram" olmasında mıdır? klâsik tanımlanırken en genel anlamıyla yücelik ve kalıcılık niteliklerine vurgu yapıldığında, klâsik olmayanın da doğal olarak bu iki durumdan yoksun olduğu düşünülmüş oluyor. klâsik olmayan neden yüce ve kalıcı olmasın? klâsik olan yüce ve kalıcı olduğu için mi klâsik olmuştur, yoksa tam tersi mi geçerli? kavram olarak bakarsak, en eski hâliyle latincedeki classicus'un tam karşılığı "classis'e ait/özgü olan"dır. classis de yine sonraki dillere bir şekilde sıçramış olan class-' kökünün yani mevki-sınıf-çeşit anlamları yanında kalitenin de işaretçisidir. yine classicus'un "yüksek sınıf" anlamında kullanıldığı da olmuştur (örn. "classici dicebantur non omnes qui in quinque classibus erant, sed primi tantum classis homines", cat. ap. gell. 6 [7], 13, 1). burada aslında class- ile anlaşılması gereken "belirlenmiş üst sınıflılık/düzeylilik"tir. bizim türkçemizde de -ne zamandır kullanıldığını bilmiyorum- klas kelimesinin -tdk tanımına göre- içerdiği anlam "üstün nitelikli, üstün yetenekli"dir; örneğin "klas aktör" dendiğinde "üstün yetenekli aktör" anlaşılmış oluyor. peki, burada şu soru ortaya çıkıyor: klaslığın krıterleri ondan önce mi yoksa sonra mı belirleniyor?

    klâsikteki yüceliğin ve kalıcılığın değişme sevmemeye dayanan krıterleri, zaman içinde yozlaşabilir mi? klâsik döneme göre iletişim ve ulaşımdaki gelişimle birlikte seyahatlerin artması, hâliyle kendinde yücelik ve üstün kalıcılık gören klâsik avrupa düşüncesinde kendinden olmayanı "mecburen" kabullenme arazını doğurdu. klâsikliğin yukarıda tanımlanan özünü düşünürseniz, bu kabulleniş klâsiklik durumu için tam bir arazdır, rahatsızlanmadır. ancak bu araz hayra alâmet olarak da yorumlanabilir kendisi için; klâs sınıflardan kimselerin doğu seyahatleri zaman içinde doğunun klâsik avrupa'nın kavimlerinden çok farklı niteliklere sahip olan doğulu kavimlerin bizzat doğuda yani yerinde görülmesiyle, klâsik anlayışa özgü eski inanışların, kabullerin yıkılmasına neden oldu. zira klâsikliğin, kendinden olmayanı yanına yaklaştırmayan "yüce" ve "kalıcı" değerler mekanizmasına asıl darbeyi vuran "meraklarınız varsa seyahate çıkın..." düsturu (trotti de la chetardie, instruction pour un jeune, seigneur, ou l'idee du galant home, paris, 1683, s.68; p. hazard, sf.5, 1973) olmuştur.

    "yüce" ve "kalıcı" olan değerlerin üzerinde yükselen klâsik kafanın, kendisinden tümüyle farklı olduğunu düşündüğü klâsik olmayan kafayı yakından tanımaya başlaması hayırlı bir araz olabilir, yukarıda dediğim gibi. onu yerinde, doğru olarak görmesi, onu çok daha verimli bir şekilde sömürebilmesine neden olmuştur, diyebiliriz. dahası, klâsikliği kendi içinden çıkma modernite algılayışının kendi yüceliğinin ve kalıcılığının maskesi durumuna getirmek de, zamanında kendisinin klâsik olduğunu düşünen kafalarca klâsikliğin dışında bırakılan doğunun barbar kavimleri için bir kurtuluş reçetesiymiş gibi sunulabilmiştir. "klâsik doğmamış olabilirsiniz, ama bu, hiçbir zaman klâsiklikten çıkma modern yaşama ayak uyduramayacağınız anlamına gelmiyor. klâsik çağ'ımızı yaşamadınız ama klâsik çağımızın bize öğrettiği ve miras bıraktığı değerler sistemini, bizden öğrenebilirsiniz." denilebilmiştir. bana kalırsa, batının doğu önündeki egemenlik görüntüsünün yaldızı, bizzat klâsiklikten ve onun temsil ettiği "yüce" ve "kalıcı" değerlerden değil, işte bu klâsiklik bilincinin kırılarak klâsik çağa özgü değerlerden yoksun olan barbarlık - belki yarıhayvan düzeyindeki kavimlere de satılabileceğinin anlaşılmasından kaynaklanıyor. bu eski bir oyunu anımsatır: romalılar için de roma hükümleri altında yaşamayanlar insandan sayılmıyordu; hatta romanum imperium öylesine kendine özgü klâsikliğin "yüce"liği ve "kalıcı"lığıyla anlamlanıyordu ki, ona kültür bakımından çok şey kazandırmış ve satmış olan yunanları bile küçümseyen kendi "klâsik romalı" tipini yaratmıştı. "graeculus" yani "yunancık" denilerek küçümsenen, salt yunan gibi olmaya çalışırken komik duruma düşen romalı değildir, aynı zamanda yunan'ın kendisidir. zira başta da belirttiğim gibi, klâsiği klâsik kılan bir de belirleyici var; bu romalı oyunda belirleyici, güçlü olan romalı. o aynı zamanda krıter belirleyicidir. bunun gibi, klâsikliğin değerini düşürmeden ondaki "değişme sevmeme" niteliğini tersine çevirip eylemi severek, değişmeyi severek seyahatlerini arttıran, kendisi gibi olmayanları tanımaya giden batılı klâsik kafa, klâsikliğinden sıyrılarak yepyeni bir üst-sınıf ideali yaratmıştır. bu ideal de "doğulu ne yaparsa yapsın, esasta tek amacı/hedefi batılıya erişmek ve onun koyduğu krıterlere göre kendini yeniden biçimlendirmek"ten başkası değildir. medeniyet adına medenî olmayanların medenîleştirilmesi projesi, sonunda doğunun kendi klâsikliğini de ortadan kaldırıyor. ancak tek bir farkla: yerine öbürü gibi, hayra alâmet bir araz ürünü koyamıyor. yapıp ettiği sadece başkasının klâsik çağ düşüncesinden damıttığı krıterlere uymak.

    zamanda belli iki nokta arasında, bir şekilde kendi klâsik dünyasından sıyrılarak, kendi değerler sistemini pazarlayabilecek boyuta gelen aklı-başında sistem "bizim ilim ve sanat dediğimiz şeyler birer kötülük kaynağı değil de nedir? vahşî insan tabiat anaya uymak suretiyle saadeti bulur. asıl barbar olanlar medenîlerdir: onlar hürriyeti ve insanlık asaletini yeniden bulabilmek için vahşîleri örnek almalılar" (p. hazard., sf.16, 1973) dese bile, aslında kendisine özgü silah olarak kendi terminolojisiyle, kendi değerler düzeneğiyle konuşuyor demektir. klâsik çağın ruhu damarlarında gezmeyen kafa, zıddı olan kafa tarafından yüceltiliyormuş gibi görünürken bile aslında onun ilmiyle, sanatıyla, asaletiyle, hürriyetiyle ezilmiş oluyor. "örnek alınacak vahşî" tabiri bile, mevcut vahşet anlayışının satır arasında pazarlandığının göstergesidir. bu, bir müslüman aliminin çıkıp da "hayra dönük işler yapmış, hiç kul hakkı yememiş gavurlar da cennete gidebilir" demesine benziyor. gavur en nihayetinde gavurdur, vahşî de vahşî. classicus'luk yani klâsik belirlenim burada da kendini gösterir; klâsik kendini yok ederek yepyeni bir klâsik oluşturmuş olur. öz değişmemiştir, değişen özün maskesidir. vahşîyi bir tutumundan ötürü örnek alan ve bunu "vahşîyi örnek almak" olarak yorumlayan kafa, "vahşîyi yok etme" kararnamesinin altına imza atma hakkını da kendinde buluyor demektir. çünkü aslolan klâsikteki yücenin ve kalıcının, daimî belirleme gücüdür.

    p. hazard seyahatler yoluyla kabuğunu kıran batılıların şu uyanışını aktarıyor: "muhammed bir saralı ve hayalciden ibaret olsaydı, insan neslinin bu kadar geniş bir kısmı onun yolunu katiyen takip etmezdi... hakikatte islâm dini insicamlı olduğu kadar yüce ve güzeldi de." (p. hazard, sf.20, 1973) "güzel" ve "yüce", öyle mi?. oysa "güzel" ve "yüce" olduğu düşünülen bir şeyin öyle olduğunu düşünmek, öyle olması gerektiğini düşünmekle aynıdır. belirleme yetisi ve hakkı kimdeyse, güzel algılayışı da ona göre belirlenir. bunda standart belirlenince de, belirlenen huzur ve barış da güçlü belirleyicinin elinde olur. kendinden olmayanı tespitin bile klâsikliğe özgü bir değişme sevmeme niteliği vardır. algılayışı değiştirirken bile değişmemeden medet ummak anlamına gelir bu. değişmeyi sevmeden değişmiş gibi durmak, son kertede bundan daha kudretli bir "klâsik" var mı?
19 entry daha