şükela:  tümü | bugün
  • orjinal adı "die geistesgeschichtliche lage des heutigen parlamentarismus" olan ve fakat 50 karakter sınırını aştığı için orjinal adına başlık açamadığım bir carl schmitt kitabı. a. emre zeybekoğlu'nun çevirdiği ve dost kitabevi'nden çıkan bu kitap ilk kez 1923'te basılmıştır. kitap önsözler hariç 4 kısa bölümden oluşmaktadır ve 116 sayfadır. schmitt'in ne kadar öngörülü bir adam olduğunu, parlamenter demokrasinin ve liberalizmin açmazlarına dair kurduğu etkileyici çerçeveye -doğrudan- ilk defa bu kitap vesilesiyle öğrenmişimdir.

    parlementer demokrasinin krizi çalışmasında schmitt modern parlemento kurumunun nihai özünü bulmayı amaçlamaktadır. schmitt’e göre modern parlementerizm 20. yy. başında artık ahlaki ve düşünsel zeminini kaybetmiş durumdadır. siyasal partilerin kendi çıkarları peşinde koşmaları, karar alma süreçlerinin tıkanıklığı, nisbi temsil ve liste sistemi ile seçmenle milletvekili arasındaki bağın kopması, temsil ilkesinin iflası gibi etkenler parlementoları asıl işlevinden, yani –doğru siyasi iradenin ortaya çıkmasına katkı sağlayan zıtlıkların çarpışması anlamında- kamusal müzakereden uzaklaştırmıştır. gelinen noktada parlementer demokrasi derin bir krizin içindedir.

    kitlelerin iradesi bir dizi teknik propaganda faaliyeti ile kazanılacak bir mevziye indirgenmiştir. schmitt, milletvekilllerinin bağımsızlığı ve toplantıların halka açık olması gibi hükümleri içeren parlemento hukukunun bazı normlarının artık “biri, modern bir merkezi ısıtma sistemine bağlı radyötörlerin üstüne, ateşin harıl harıl yandığı yanılsamasını yaratmak için alev desenleri çizmişçesine, fuzuli bir dekor gibi yararsız ve hatta sıkıntı veren bir etki yaratmakta” olduğunu düşünmektedir. (süper benzetme değil mi?)

    modern kitle demokrasisini ve parlementer demokrasinin içine düştüğü kriz halini anlamak için schmitt, liberalizm ve demokrasi arasına koyduğu karşıtlığın üstüne gider. schmitt, sarsıcı bir mantık silsilesi sonucunda, “her gerçek demokrasinin yalnızca eşitlere eşit muamele değil, aynı zamanda eşit olmayanlara eşitsiz muamele ilkesi üzerine kurulu olduğunu” ileri sürmektedir. schmitt’e göre bireylerin insan olma onurunun hiçe sayılması ne kadar büyük bir adaletsizlikse, söz konusu eşitsizliklerin ve farklı alanlara özgü karakteristiklerin anlaşılmaması da aynı ölçüde korkunç adaletsizliklere yol açan “sorumsuzca bir aptallık”tır. demokrasinin siyasi gücü de bu aptallığa yakalanma olasılığının düşüklüğünde yatmaktadır. çünkü demokrasi esasında türdeşliği tehdit eden yabancı unsurları bertaraf etme becerisidir. bu bize demokrasinin sadece siyasal olanın içinde varolabileceğini göstermektedir.

    aslında liberalizmin bir icadı olan genel ve eşit seçme ve seçilme hakkı, siyasal açıdan sahip olunacak hakları sadece insan olma niteliğiyle sınırlandırmış ve bunun sonucunda bir tür “insanlık demokrasisi” önermiştir. oysa bu “günümüz dünyasında” geçersiz bir öneridir. dünya, ulusal türdeşlikler esasında şekillenmiş devletlere ayrılmıştır ve en demokratik görünen yönetimler bile “yabancı”ya karşı çektikleri sınırla kendilerini tanımlamaktadırlar. böyle bir görüş siyasi alanda siyasaldan soyutlama yapmak demektir. mutlak eşitliğe yaklaşıldıkça siyasal eşitliğin değeri aşınır ve bu, siyasalın çöküşü anlamına gelmektedir. eşitlik siyasal değerini eşitsizlikle karşılıklı ve zorunlu bir ilişki üzerinden düşünülmelidir. bu hat üzerinden düşünülmeyen bir eşitlik, schmitt’in deyişiyle, “lakayt bir eşitlik”tir.

    heterojen olanın gerektiğinde elenmesi veya imha edilmesi çabası etrafında inşa edilen türdeşlik, demokrasinin kalbidir. gerçek irade birlikteliği ve türdeşlik, bireysel ve grupsal ayrılıkları ima eden sözleşme fikrini gereksiz kılmaktadır. demokrasinin dayandığı temsil mantığına ve işleyişine bakıldığında, halkın iradesinin çoğunluğun iradesi ile özdeşleştirilmesi ile azınlığın iradesiyle özdeşleştirilmesi arasında bir fark yoktur. bu açıdan diktatörlük ve demokrasi arasında bir zıtlıktan söz edilmez.

    öyle ya, halk adına belirli temsilciler karar veriyorsa, neden tek bir temsilci karar veremesin?

    diktatörlükler anti-liberaldir ama bu, onların zorunlu olarak anti-demokratik olmaları gerektiği anlamına gelmez. buna dayanarak, söz gelimi, faşizmin anti-demokratik olmayabileceği söylenebilir. schmitt burada bir ayrımın daha altını çizmekte ve parlamentarizm ile demokrasinin özdeş olmadığını anımsatmaktadır. parlementerizm de demokrasi de birbirinden bağımsız olarak varolabilirler. schmitt'in argümanlarına bakınca -şüphesiz bu krizi öngören tek kişi schmitt değildi, bunu da belirtelim- insan bu argümanların "kendinde" özgünlüklerinden ziyade, kuruluş biçimindeki özgünlüğünden daha çok etkileniyor doğrusu...

    işte bu da böyle bir kitaptır leydiiizz ent centılmınını...
  • carl schmitt, bu kitabın 2. baskısına yazdığı önsözde richard thoma'nın eleştirilerini cevaplarken, demokrasinin yalnızca eşitlere eşit muamele olmadığını göstermek için türk yunan nüfus mübadelesini örnek vermektedir:

    "her gerçek demokrasi, yalnızca eşitlere eşit muamele değil, mantığın kaçınılmaz sonucu olarak eşit olmayanlara eşitsiz muamele ilkesi olarak kuruludur. o halde ilkin türdeşlik, ikinci olarak hetorejen olanın -gerektiğinde- elenmesi veya imha edilmesi, demokrasi kavramında içkindir. bu prensibi resmetmek için modern demokrasilerin iki farklı örneğini birkaç kelimeyle anımsatalım: yunanlılar'ı ülkesinden radikal bir şekilde ihraç eden ve ülkesinde gaddarca bir türkleştirme politikası güden günümüz türkiye'si ve göç yasası aracılığıyla istenmeyen yerleşimcileri ülkeden uzak tutan ve diğer dominyonlar gibi yalnızca right type of settler tanımına uyan göçmenleri kabul eden avustralya milletler topluluğu. demokrasinin siyasi gücü, yabancı ve eşitsiz olanı [das ungleiche], türdeşliği tehdit edeni bertaraf etmeyi veya uzak tutmayı becermesiyle ortaya çıkar. zira eşitsizlik sorununda mesele, soyut, mantıksal-aritmetik oyunlar değil, bilakis, eşitliğin tözüdür [substanz]."

    carl schmitt, parlamenter demokrasinin krizi, 2. baskıya önsöz (1923), (çev. a. emre zeybekoğlu), dost kitabevi, birinci baskı, ankara 2006, s.25
  • carl schmitt'in 1923'te basılan bu kitabında son bölüm, şiddet kullanımına ilişkin irrasyonalist teoriler üzerinedir. fularlarımızı takalım, uçuşa geçiyoruz asdfgj

    ilgimiz, günümüz parlamentarizminin ahlaki konumunu ve parlamenter düşüncenin sahip olduğu gücü kavramak amacıyla, tutarlı bir şekilde siyasi ve devlet kuramına ilişkin eğilimlerin ideal temeline yöneliktir.
    marksist proletarya diktatörlüğü bile rasyonalist bir diktatörlük olasılığını içinde barındırıyorsa, doğrudan eyleme ve şiddet kullanımına yönelik bütün modern öğretiler, bilinçli veya bilinçsiz olarak irrasyonalist bir felsefeye dayanır. bugün marksist partiler tarafından hâlâ resmen kabul edilen proletarya diktatörlüğü kuramı, tarihsel gelişimin bilincinde olan bir rasyonalizmin kuvvet kullanmaya ne kadar teşne olduğuna dair güzel bir örnektir.

    georges sorel "rêflexions sur la violence"-şiddet üzerine düşünceler- adlı eserinde proudhon,bakunin ve bergson'un izinden gider. sorel'in şiddet hakkındaki düşüncelerinin temeli, bergson'dan devralınan somut yaşamın sezgiselliğine ilişkin bir kuramdır ve iki anarşistin -proudhon ve bakunin- etkisiyle sosyal yaşamın sorunlarına uygulanmıştır.
    somut bireysellik ve hayatın sosyal gerçekliği, her şeyi kuşatan her sistemde ayaklar altına alınır. aydınlanmanın birlik fanatizmi, modern demokrasinin birlik ve özdeşliğinden daha az despotik değildir. birlik, esarettir; modern demokraside olduğu gibi, genel oy ilkesiyle sınırlanmış olsun ya da olmasın, bütün despotik kurumlar, merkeziyetçiliğe ve otoriteye dayanırlar.

    bakunin tanrı'ya ve devlete karşı girişilen bu mücadeleye, entelektüalizme ve geleneksel eğitimin her şekline karşı verilen bir mücadele niteliği kazandırdı. o, akla yapılan göndermede bir hareketin önderi, başı ve beyni olma, yani yine yeni bir otorite olma iddiasını görür. bilimin dahi hükmetmeye hakkı yoktur. bilim, yaşam değildir; hiçbir şeyi yoktan var etmez; yalnızca inşa ve muhafaza eder; yalnızca genel ve soyut olanı kavrar ve yaşamın bireysel zenginliğini soyutlamaların sunağında kurban eder.

    bununla birlikte işçi sınıfının sezgisel ve içkin yaşamından yola çıkarak, sendikaların ve sendikalara özgü mücadele araçlarının ne kadar önem taşıdığı vurgulanmıştır. böylece proudhon ve bakunin sendikalizmin babası konumuna yükselmiş ve bergson felsefesinin argümanları tarafından desteklenerek sorel'in düşüncelerine dayanak olan bir gelenek yaratmışlardır. bu geleneğin özünü, mutlak rasyonalizm ve onun öngördüğü diktatörlüğün en kuvvetli karşıtı olan, ancak aynı zamanda doğrudan ve etkin kararı öngören bir kuram olduğu için "dengeleme", "kamusal müzakere" ve "parlamentarizm" gibi kavramların etrafından toplanan bütün bir karmaşık yapının göreli rasyonalizmi ile daha da şiddetli bir karşıtlık sergileyen bir efsane kuramı oluşturur.

    eylemde bulunmaya ve kahramanlığa yatkınlık ve dünya tarihine yön veren bütün eylemler, sorel'e göre, efsanenin gücünden kaynaklanır. bu tür efsanelere örnek vermek gerekirse; yunanlılarda şöhret ve büyük bir isim olma düşüncesi, kadim hristiyanlıkta kıyamet günü beklentisi, büyük fransız devrimi sırasında "vertu"-erdem ve devrimci özgürlüğe duyulan inanç , 1813'te alman bağımsızlık savaşları sırasında duyulan coşku... bir halkın veya başka bir sosyal grubun tarihsel bir misyonu olup olmadığı ve tarihsel anının gelip gelmediği sorusu yalnızca efsane ölçüt alınarak yanıtlanabilir. büyük coşku, büyük ahlaki karar ve büyük efsane hakiki yaşamsal içgüdülerin derinliklerinden kaynaklanır; bir uslamlama veya pragmatizmden değil... coşkulu bir kitle, doğrudan bir sezgiyle, enerjisini harekete geçiren ve ona şehit olma gücü kadar kuvvet kullanma cesareti de veren mitolojik bir tablo yaratır.

    böyle bir kitlenin olmadığı yerde hiçbir sosyal ve siyasal güç ayakta kalamaz. öyleyse,mesele efsane yaratma yeteneğinin ve bu dirimsel kuvvetin günümüzde gerçekten nerede mevcut olduğunu doğru olarak tespit etmektir. büyük efsanenin taşıyıcı öznesi günümüzde kimdir? sorel, yalnızca işçi sınıfına mensup sosyalist kitlelerin bir efsaneye inandıklarını, bu efsanenin de genel grev olduğunu kanıtlamaya çalışır. bu yüzden genel greve ve bunun bütün bir sosyal ve ekonomik yaşamı korkunç bir felakete sürükleyeceğine inanç duymak, sosyalist yaşamın parçasıdır. bu inanç, bizzat kitlelerden, proleter yaşamın sezgiselliğinden doğmuş ve bir ütopya değildir; çünkü sorel'e göre ütopya da rasyonalist tinin bir ürünüdür ve yaşamı mekanik bir şemaya göre dışarıdan zaptetmek ister.

    proletarya, sınıf mücadelesinin gerçek bir mücadele olduğuna inanmalıdır. o, bu mücadeleyi, yaşam içgüdüsü sayesinde bilir; akademik kurguya ihtiyaç duymaksızın , meydan muharebesine girişme cesareti veren güçlü bir efsanenin yaratıcısı olarak bilir. bu yüzden , sosyalizm ve onun sınıf mücadelesi düşüncesi için, profesyonel politika ve parlamenter faaliyete katılımdan daha büyük bir tehlike yoktur. bunlar büyük coşkuyu büyük laflar ve entrikalarla yıpratır ve ahlaki bir kararın kaynağı olan hakiki içgüdü ve sezgileri öldürür. insan yaşamının taşıdığı değer akıldan kaynaklanmaz; savaş durumunda, büyük efsanevi hayallerden esinlenerek savaşa katılan insanlarda vücuda gelen bir değerdir bu. savaşçı ve devrimci heyecan ve korkunç felaketlerin olacağı beklentisi, yaşamın yeğinliğinin parçasıdır ve tarihi harekete geçirir.ancak hamle kitlelerden gelmelidir; ideologlar ve entelektüeller bu hamleye yaratamazlar.

    1813'teki alman bağımsızlık savaşları böylece ortaya çıktı: kahramanlık ruhu, anonim bir kitlenin irrasyonel yaşam enerjisinden doğdu. her rasyonalist yorum yaşamın sezgiselliğini tahrif eder.efsane,ütopya değildir. savaşçı coşkuyu militarizmle de karıştırmamak gerekir; bu irrasyonalist felsefenin öngördüğü şiddet kullanımı, her şeyden önce diktatörlükten farklıdır.

    büyük savaş bilimsel stratejinin eseri olmayacak, bilakis isyan eden kitlelerin içindeki bireysel kuvvetlerin serbest kalması sonucu çıkacaktır.bu nedenle diktatörlükten farklı bir şeydir. rasyonalizm ve onu takip eden merkezileştirme, tektipleştirme ve hatta "büyük adam" yanılsaması gibi her türlü monizm, sorel'e göre diktatörlüğün parçasıdır. bunların pratik alandaki sonucu, sistematik boyunduruk, adalet kılığına girmiş gaddarlık ve mekanik bir aygıttır. diktatörlük , rasyonalist ruhtan doğmuş askeri-bürokratik ve inzibati bir makinedir. buna karşılık, kitlelerin devrimci şiddeti, sezgisel yaşamın ifadesidir; sıklıkla vahşi ve barbarca, ama asla sistematik biçimde gaddarca ve insanlık dışı olmayan bir ifadedir bu.

    burjuva devletinin mekanik olarak yoğunlaştırılmış kudretinin yerine, yaratıcı bir proleter şiddet geçer; gücün yerine şiddet... bu, salt savaşçı eylemdir, hukuki ve idari önlem değil...marx henüz geleneksel siyasi düşünceler dünyasından yaşadığı için ikisi arasındaki farkı ayırt edememişti. proletarya için tek tehlike, parlamenter demokrasinin mücadele araçlarını elinden almasına ve kendisini felce uğratmasına izin vermektir. eğer burjuva ekonomik alanda takibe alınacaksa, demokrasi ve parlamentarizm alanlarında da takip edilmelidir.

    kapitalist çağın yaratıcısı olan üretim mekanizmasının kendi içinde rasyonel bir düzeni vardır ve bir efsaneden yola çıkarak onu yok etmek için gereken cesareti toplamak pekala mümkündür; ancak bu üretim mekanizması geliştirilecekse, üretimin artması isteniyorsa, bu taktirde proletarya kendi efsanesinden sarfınazar etmek zorundadır. burjuvazi gibi o da üretim mekanizmasının üstün gücü tarafından rasyonalist ve mekanist bir efsane yoksunluğuna mahkum edilecektir.
    efsane kuramının psikolojik ve tarihsel açıdan büyük bir anlamı olduğu inkar edilemez. hegelci diyalektik aracılığıyla inşa edilmiş burjuva kurgusu da, nefret ve horgörü gibi bütün duyguların üzerinde toplanabileceği bir düşman imajı yaratmaya hizmet etti.

    günümüzde rusya artık batı avrupa entelektüalizmini özümsememektedir; tersine proleter şiddet, en azından rusya'nın yeniden rus, moskova'nın yeniden başkent olmasını ve kendi ülkelerini hor gören avrupalılaşmış üst tabakanın ortadan kaldırılmasını sağladı. proleter şiddet rusya'yı yeniden moskovalaştırdı. çünkü milliyetçiliğin sahip olduğu enerjinin sınıf mücadelesi efsanesinden daha büyük olduğunu gösterir. fransız halkının verdiği devrimci savaşlar, napoleon'a karşı girişilen ispanyol ve alman bağımsızlık savaşları, ulusal enerjinin belirtileridir. ulusallık duygusunda farklı unsurlar etkindir.

    ırk ve soy gibi daha doğal tasarımlar, daha çok kelt ve latin kökenli halklara has bir "terrisme"-toprağa bağlılık-, ardından dil, gelenek ve ortak bir kültür ve eğitime dair bilinç, kader ortaklığı yapan bir topluma ait olma bilinci, diğer uluslardan farklı olmaya ilişkin bir duyarlılık, bütün bunlar günümüzde sınıflararası çelişkilerden çok, ulusal çelişkilere yönelik bir eğilime işaret etmektedir. ortak, manevi bir düşman da ilginç uzlaşmalara vesile olabilir.

    şimdiye dek insanlık demokrasisi ve parlamentarizmin bilinçli bir şekilde efsaneye dayanarak bir kenara itildiği tek bir örnek vardır ve bu da ulusal efsanenin irrasyonel gücüne ilişkin bir örnektir.

    mussolinin, ekim 1922'de, roma yürüyüşünden önce napoli'de yaptığı konuşmasında şöyle demişti : "biz bir efsane yarattık; bu efsane bir inançtır; asil bir heyecandır; gerçek olması gerekmez; bir gayret ve ümit, inanç ve cesarettir. bizim efsanemiz ulustur; somut bir gerçeklik haline getirmek istediğimiz büyük bir ulus..."

    efsane kuramı, parlamenter düşüncenin göreli rasyonalizminin ağırlığını yitirmesinin en güçlü ifadesidir. eğer yalnızca müzakere edilecekse , müzakerenin kendisi tartışılmalıdır belki de . ancak yeniden başlayan müzakere "parlamentarizmden başka ne olabilir ki?" şeklindeki retorik soruyla yetinemez ve günümüzde kendi yerini dolduracak bir alternatifin olmadığını iddia edemez.

    schmitt bey neler diyorsunuz? fularlarımızı çıkarabiliriz, indik.