deadgodinme

  • 1520
  • 260
  • 74
  • 2
  • bugün

kore demokratik halk cumhuriyeti

bu kuzey kore hakkında bazı başlıklarda güzellemeler yapıp, "helal olsun lan adamlara bak koskoca birleşik devletlere burnundan kıl yoldurmuyor" gibi dangalakça gururlananları gördükçe, ağzımla değil başka bir tarafımla gülüyorum...

hani kutsal bilgi şeysi ya burası, kuzey kore hakkında bir şeyler karalamakta boynumuzun borcudur icabında

bayan li kyung hee...

yirmi altı yaşındaymış...

tek odalı bir evde yaşıyor. televizyonu yok. bir tek radyosu var. radyoda marşlar çalıyormuş, sözgelimi "mareşal kim il sung marşı", sözleri şöyle gidiyor:

büyük babamız mareşal kim il sung
evimiz partidir bizim
ülkemiz dünyanın en güzel ülkesi
onu büyük önderimiz yarattı.

iki marş arasında da, büyük önder kim il sung'un konuşmaları falan filan... (kim il sung, kim jong-un denen tosuncuğun dedesi)

eee, sıkar... çevir düğmeyi başka "istasyona" diyeceksin. yok ki amına koyayım! başka yayın yok, başka dinleyecek bir şey yok radyoda.

çünkü efendim, radyonun başka düğmesi yok! allah belamı versin şaka yapmıyorum!

gözleriyle gördüğü bu akıl almazlığı aktaran washington post muhabiri, neredeyse "iki gözüm önüme aksın" demeye getiriyor; tek düğmeli, radyo olmayan radyoyu amerikan okuruna anlatmak deveye hendek atlatmaktan zor, sizlere bile dehşetengiz gelecektir, düşünün artık ötesini...

ama, gerçek! kuzey kore'de halkın büyük çoğunluğunun radyosu tek düğmeli, sabahtan akşama kim jong-un'un babalarının serüvenlerini dinliyorlar (çoğu da tırışka atmasyon hikayeler, mısır mitolojisi gibi...). ama başkent pyongyang'da yaşayan bir "seçkinler zümresi", keyfi istediği zaman tokyo televizyonuna ya da uydudan batı avrupa'nın sert porno filmlerine bile takılabiliyor... tıpkı, dolarla alışveriş edilen mağazalara girebildikleri, pyongyang'da bulunan tek tük yabancının gittiği lokantaya gidebildikleri gibi...

kuzey kore'de üç sınıf insan var (dikkat isterim, kuzey kore sınıfsız bir ülke güya ha) parti üyeleri, ve aileleri, toplam nüfusun yüzde yirmi beşini meydana getiriyorlar, "kararsızlar" adı verilen yüzde ellilik kesim asıl büyük halk kitlesi, yüzde yirmi kadar insan da "karşıdevrimci" ya da "yoldan sapanlar" yaftasıyla "kırlarda, eğitimde"...

geçmişte, kuzey kore toplama kamplarında, soljenitsin'in "gulag" diye tabir ettiği o dehşet yuvalarında azap çekenlerin sayısının 115 ile 150 bin arası olduğu sanılıyor. kuzey kore'nin toplam kelle sayısı 25 milyon. eee, neden o kadar az kişi vardı kamplarda peki? "zulmetmeye ahali kalmamıştı" diyorlar. kun il sung yoldaş, stalin babası gibi, 1954, 1964 ve de 1974 "temizlik operasyonlarında" gıkını çıkaracak kimse bırakmamıştı.

unutmadan... kitaplıklarda bulunabilen yazılı eserlerin yüzde doksanını elbette, kim jong-un'un babası mareşal, büyük önder kim il sung'un "yapıtları' meydana getiriyormuş... bu yıl, üstadın, sıkı durun şimdi, toplu eserleri'nin otuz beşinci, yazıyla otuz beşinci, rakamla 35'inci cildinin yayınlanacağı müjdeleniyor!

ulan bu herif öldü, nasıl kitabı yayınlanıyor diye sormayın boşuna, zira kuzey kore halkının henüz bilmediği anıları varmış... yazanlar da “propaganda merkezi”.

sung'un bütün eserleri 1100 adet tutuyormuş. yanlış okumadınız, bin yüz. haberi geçen patrick sabatier, sağlam bir gazeteciymiş ve fransa'nın dürüst kalem sahiplerinden biriymiş. üstelik solcuymuş sabatier ha. yani, bunu yazan, cıa ajanı, kapitalist uşağı, komünizm düşmanı falan değil.

washington post muhabiri, "inanılır gibi değil, ha buraları görmüşsün," diyor, "ha orwell'in '1984' romanını okumuşsun, farkı yok!"

seçtikleri bazı batılı gazetecilere şöyle bir pyongyang turu yapma olanağı da sunuyorlar. öyle zırt pırt sağa sola da izin vermiyorlar gitmelerine, yanlarında "rehber, mihmandar" kılığında bir gizli servis ajanı (bunu sovyetler'e gidip yazdıkları kitaplarda anlatan batılı yazarlar olmuştu gerçi...), af buyurun aptesaneye gitsen kıçında... on sekiz yaşında çiçek gibi bir kızcağız, song paek nam, titreye titreye bir batılı gazetecinin gözlerinin içine bakmış, "özür dilerim", demiş, "hayatımda ilk kez bir yabancı görüyorum da, heyecanımı bağışlayın..."

neyse dramatize etmeye gerek yok, ülke başta aşağıya dramatik zaten...

kim jong-un'un babası kim il sung iktidara 1948 yılında hoplayıp çıkıyor, tam da george orwell'in o eşsiz romanını yazıp, ben buna ne başlık atsam diye kara kara düşünürken yılın rakamlarını tersine çevirmeyi, 48'i 84 yapmayı akıl ediverdiği sıralar...

başkentin "varoşlarında" kochang kooperatifinde çocuklar, altı-yedi yaşlarında bebekler, papağan gibi ezber yapıyorlar, sular seller gibi bir ağızdan haykırıyorlar, burası büyük önderimizin bir kere üzerine oturduğu kaya parçası, şurası büyük önderimizin yürüyüş yaptığı patika... üniversite bahçesinde, (adı, tabii, kim jong-un üniversitesi, başka ne olacaktı ya?), yan yana murt gibi oturan bir oğlanla bir kız, muhabirin "sizde sevişme, öpüşme, koklaşma, yatma kalkma yok mudur?" sorusuna, hayli öfkeli, gözleri devrimci kıvılcımlarla dolu, kitle çizgisine uygun yanıtlar veriyorlar; “bizde, kapitalist misafirimiz, saf, devrimci aşk vardır!”

ne demekse o anasını satayım? anlaşılan kuzey kore'de "bacı" sıkıntısı çekilmiyor...

görüntü, savaş yıllarında sovyetler'den "ithal" edilip bol bol geçilen propaganda filmlerini andırıyor, her köy meydanında bir hoparlör, bangır bangır, cırlak, çirkin bir spiker kim jong-un'un söylev ve demeçlerinden bölümler okuyor, bayan li kyung hee'nin evinde o düğmesi çevrilemeyen radyoda da o anda aynı baykuş türküsü çağırılmaktadır. otuz aile, bir hücre meydana getiriyor, gıda maddesi karnelerini, kuponlarını hücre başkanı dağıtıyor, çizgiden en küçük bir sapma gösterirsen aç kaldın bil, üstelik her hafta sonu muntazam toplantılarda özeleştirini yapıyor, ben bir eşeğim, ben bir alçağım, kim jong-un'un yolundan saptım diye de çıkıp anırıyorsun.

yollar çok geniş. vakti zamanında komünist ülkelerde olduğu gibi. yollarda motorlu taşıt yok. hadi onu anladık. ama, bisiklet de yok! peki nasıl evden işe, işten eve. gidip geliyor bu insanlar? bayan pnag ok myun, "büyük önderimiz kim jong-un sayesinde kocam fabrikanın servis kamyonuyla gidip geliyor" demiş, çocukları da yürüyorlarmış.

sabah dokuzdan akşam altıya kadar çalışıyorlar, altıdan sonra büyük önderin düşüncelerini "irdelemek", tartışmak ve özümsemek üzere düzenlenen akşam kurslarına katılmak zorunluluğu var. hafta sonu zaten düzenli hücre toplantısı, sıkıysa katılma, pazar günü de gidip parkta oturuyorlar, televizyonu olan mutlu azınlık çin, romen, sovyet filmleri seyrediyor.

günde kişi başına dokuz yüz gram pirinç tüketme hakları var, ayda 5 kilo et, beş yüz gram balık, dört şişe bira, on metre kumaş tüketebiliyorsun... fazlası... yasak değil elbette, ama yok! olsa da elinde karnen kuponun yok.

kimse aç değil, açıkta da değil. ev kirası, vergi ödenmiyor. okul da parasız.

cennet canım, cennet...

ücretler, 300 "won" ile 600 "won" arasında değişiyor. bizim parayla, asgari ücret 1.52 lira, tavan da 3.04 lira ediyor... kıyaslama yapın diye söylüyorum 1 litre şekersiz coca-cola'yı kapitalistler türkiye'de 3.5 liraya satıyorlar.

cennet canım, cennet.

hem para kazansan ne yazar, alacak mal nanay. bir buzdolabı, çin malı, 15000 won, bedava sayılır bizim parayla!

iyi de, ayda 300 won alan işçi, 15000 won'a buzdolabını nasıl alacak? zaten alamıyorlar, buzdolabı, kuzey kore'de "ayrıcalık" göstergesi, parti üyeleri, onların da üst kademeleri, sahip olabiliyor.

cennet anasını satayım...

haa, bakın, üretim araçlarının hiçbiri özel ellerde değil. şiş göbekli burjuvalar, toprak altında "ebedi uykularını" uyuyorlar, hepsi kim il sung tarafından eşek cennetine yollanmış çoktan... üretim araçları, sözde üreticilerin, aslında elbette devletin, de... üretilen bir halt yok ortada.

şimdilerde kim jong-un bakmış ki bu rezillik sürgit böyle yürümeyecek, japon işadamları pyongyang'da cirit atmaya başlamışlar, kargo uçaklarıyla zürih'e günde iki ton altın gider olmuş... fransa'nın alcatel, cbc gibi atmacaları av peşinde, alsthom telefon santralı satıyor, batı alman kızları da moda diye bir şey olduğunu öğretiyorlarmış bacılara! kim jong-un'un elindeki bütün "makine parkı", 1950'lerde sovyetler'den alınma tapon külüstür moloz...hem dışa açılmak zorunda olduklarını biliyor hem de dışa açılınca çin gibi ortalık karışır diye korkuyorlar...

işçi devleti bu ha, işçiler iktidarda, kari marx herhalde mezarında ters dönüyordur, kemikleri sızım sızım sızlıyordur, hatta amuda falan kalkmıştır...

bir parti yöneticisi, batı gazetecilerinin, hanedan kurmak biraz ayip olmuyor mu, marksizm'le ne kadar bağdaşır, sorusuna şöyle cevap veriyor; "sevgili önderimiz kim jong-un, büyük önderimiz kim il sung'un yüce özelliklerini biyolojik yoldan "tevarüs" ettiği için mükemmeli oluşturuyor...

vay anasına sayın seyirciler! iyi yıkamışlar beyinleri...

unutmadan, her yoldaşın yılda iki adet üniforma hakkı da var, bunları devlet veriyor, gene kupon karşılığı, ve de "giysen iyi olur" diyorlar, zorlama yok.

grev mi? ne grevi? üretim araçları senin, patron sensin, kendi kendine karşı mı grev yapacaksın? sen galiba aklını oynattın, kafayı üşüttün, yürü bakalım eğitimle karışık tedaviye!

bunların sloganları da var... kim jong-un mansei! bin yaşa kim jong-un! allah allah, insana neler hatırlatıyor!

pyongyang'da 24 adet büyükelçilik var. ülkede toplam beş yüz kadar yabancı uyruklu yaşıyor. her yıl bin kadar da turist geliyor. yanlarında, memişhaneye bile birlikte giren gizli servis ajanı rehberlerle geziniyorlar. işin tuhafı, işbu rehberler, amerikan cıgarası, iskoç viski, naylon çorap, ingiliz çikleti gibi burjuva tüketim maddelerini de pek seviyorlarmış...

kitapçılarda, büyük önderin yüce eserlerinden başka, pek pek teknik kitaplar bulunabiliyormuş. batı edebiyatından bugüne kadar kore diline çevrilip kuzey kore'de yayınlanan yalnızca iki, evet, iki yazar var, biri balzac, biri de hugo.

cennet vallahi.

bulunduğun şehirden başka bir şehire gidip gelmek için de pasaport alıyorsun. öyle her kafana estiğinde arabaya ya da trene atlayıp memlekete gitmek, akraba ziyaretine çıkmak, şöyle bir gezmek dolaşmak yok. köyünden çıkıp komşu köye gidebilmek için de "iç pasaport" almak zorundasın.

size inanılmaz geliyor, değil mi? ama gerçeğin daniskasıdır, nereden mi belli, 1967 yılında, 1977 yılında bulgaristan'da, romanya'da seyahat etmiş atilla ilhan'ın anılarını okuyun...

büyük önder kim jong-un, paektu dağında dünyaya gelmiş. allah'ın işine bakın ki, kore mitolojisinde bu dağ, tanrı'nın oğlu, kore babası tangun'un da doğduğu yer oluyormuş!

hassiktirin ulan! hikayeye bak!

velhasıl-ı kelam, o kuzey kore hakkında güzellemeler yapıp, "ya aslında sempatik bir ülke", yada "helal olsun adamlara nasıl da direniyorlar amerika'ya" diye oraya buraya karalamanız gerek yok çünkü ciddiye alınmazsınız... adamlar acınacak halde!

nereden geldi aklıma, nostaljik bir tını, eskilerden, o pek tatlı "padmaskovnye vyeçera" türküsü...

ne tatlı türküdür o, ne hüzünlüdür, "moskova akşamları", hani, "aradzye ne je, psyoşta nyet mye ye", diye gider... "terşkajalosta guterka"...

türkü güzel de, sosyalizm yüzünden arkası bokmuş eskiden...

neyse kusura bakmayın, dünyanın bir ucunda milyonların ezildiğini, özgürlüklerinin elinden alındığını, bitki gibi yaşamak zorunda bırakıldıklarını görünce yüreğim buruluyor...

devamını okuyayım »