relativity90

  • 423
  • 2
  • 0
  • 0
  • 3 hafta önce

politik doğruculuk

bilime karşı alınan tavır üzerinde de yorumlanması gereken kavram.

günümüzün toplumlarının durumu, bizi aslında geniş perspektiften şuraya götürmekte: sırf insanların sağduyusuna ve geleneklerine politik olarak doğru gelmeyen bilimsel gerçeklerin reddedilmesinin, bilimsel bilginin sırf toplumsal normlara aykırı gelmesi yüzünden geri plana atılmasının uzun vadede ne gibi olumsuzluklar doğuracağı ve bu tür basmakalıp düşüncelerin yani stereotiplerin ne kadar yerinde bir davranış olduğunu tartıştığım yazımla karşınızdayım.

yazımıza, yaklaşık 10 yıldır abd deki williams koleji'nde (amerika birleşik devletleri'nin massachusetts eyaleti'nde 1793 yılında kurulmuş olan ve forbes'ın 2010 yılında yaptığı araştırmada tüm amerikan üniversiteleri arasında en iyi üniversite olarak seçilen kurum) evrim ve genetik dersleri veren biyoloji profesörü luana maroja'nın karşılaştığı örnek bir olaydan başlıyoruz.

önceleri öğrencilerden aldığı tek şikayetlerin notlarla ilgili olduğunu söyleyen moraja, bunların hepsinin donald trump’ın başkan seçilmesinden sonra değiştiğini belirtiyor. o andan itibaren kampüsteki siyasi gerilimler inanılmaz bir yükselişe geçiyor. ve yıllardır öğretilen köklü bilimsel fikirler, birdenbire sert ideolojik bir dirençle karşılaşıyor.

sorun, insan zekası için geçerli olan kalıtım kavramının tartışılmasıyla başlıyor. (kalıtımdan kasıt, yavruların genetik olarak ebeveynlerinden aldıkları miras ve bu mirasın benzerliği; kavram sadece fiziksel özelliklere değil, davranışsal özelliklerine de uygulanabilir)

abd'de yaşayanlar ile maroja'nın ülkesi olan brezilya'da yaşayanlar arasındaki iq'da ölçülen büyük ortalama fark üzerine araştırmacılar tarafından yapılan bilimsel çalışmalar mevcut. amerikalılar ve brezilyalılar arasında varsayılan iq farkıyla yüzleşmeleri gerektiği istendiğinde öğrencilerden söz konusu verilerin sınırlılıkları hakkında düşünmelerini istendiğinde sorunlar baş göstermeye başlıyor. yüzleşmekten kasıt, iq farklılıkları üzerindeki bilimsel çalışmaların (birbirine karşıt olanlar ve olmayanlar dahil) bilimsel olarak tartışılması ve beyin fırtınası yapılması. bu noktada ham verilerin, gözlemlenen farklılıkların gerçekten “doğuştan” olup olmadığına /genetik olup olmadığına) dair net olarak bir şey söylenmediğini de belirtelim.

bazı ırksal ve etnik grupların genetik olarak diğerlerinden üstün olduğununa kanıt olarak gösterilen şüpheli “bilimi” ısrarla ön plana çıkartan bilim şarlatanları dünyada elbette mevcut. ancak burada asıl amaç, öğrencilere bu çabalara nasıl bakmaları gerektiği, bilim adamlarının bugün kalıtsallığı nasıl anladıklarını ve iq verisinin nasıl yorumlanacağını ve tartışarak öğretmek. yani zaten bilime uygun öğretimin amacı da bu.

asıl olay, burada başlıyor. sınıftaki öğrenciler, ilk önce iq'yu ölçmenin imkansız olduğunu, iq testlerinin azınlık grupları dışlamak için icat edildiğini ya da iq'nun kesinlikle kalıtımsal olmadığını savunuyor. tabii ki bu argümanların hiçbiri doğru değil. aslında, iq kesinlikle ölçülebilir ve bazı prediktif yani tahmin edilebilir değere sahiptir. iq puanu, yaşamı bütünüyle yansıtmasa da akademik başarı ile direkt bağıntılı. ve iq çevresel farklılıklardan çok etkilenirken, aynı zamanda önemli bir kalıtsal bileşene de sahiptir; bir popülasyondaki bireyler arasında ölçülen zekâdaki farklılığın yaklaşık yüzde 50'si genlerindeki varyasyona dayanmaktadır. buna rağmen, bazı öğrenciler hiçbir kanıt olmadan, biyolojik bir fenomen olan kalıtsallığın varlığını inkar etmeye başlıyorlar.

benzer biyolojik inkarcılık, toplumda da yaygındır. erkekler ve kadınlar arasındaki farklılıklar da dahil olmak üzere, insan grupları arasında gözlenen hemen hemen her farkta kendini gösterir. ne yazık ki, toplum bu fenomenlere bilimsel argümanlar kullanarak değil, eşitlik, ırkçılık karşıtı ve cinsiyetçilikle mücadele konusunda daha önceki ahlaki geleneklerine güvenerek ısrarla karşı çıkıyorlar. reddettikleri bir dünya görüşüyle yüzleşmek zorunda kalmaktan kendilerini korumak için inkara başvuruyorlar. bu inkarcılık, toplumdaki tartışmalarda, sınıf tartışmalarında ve öğrencilerinden gelen maillerde kendisini gösteriyor. yani resmen bilim insanları, bu konuları öğrencilere ve topluma öğretmemeleri gerektiği konusunda sert uyarılara maruz kalıyorlar.

bazı öğrenciler “akraba seçilimi” gibi köklü biyolojik kavramlara bile karşı çıkıyorlar, yani bireylerin yavru ve kardeşlerinin yararına harekete geçtikleri zaman, dolaylı olarak kendi genlerini de sürdürdüğü fikrine itiraz ediyorlar. sırf buradaki bilimsel gerçeklerden, sırf hocalarının trump’ın kendi ailesini işe almasını onayladığı sonucunu çıkarıyorlar! hatta işler o kadar ileri gidiyor ki, artık öğretici derslere şöyle başlamak zorunda kalıyor: sırf bir özelliğin doğal seçilim vasıtası ile evrilmesi, bunun ahlaki açıdan da istenir ve cazip olduğu anlamına gelmez.

bu arada akraba seçilimi için: (bkz: kin selection)

bu hususta, richard dawkins'in gen bencildir kitabı da aydınlanmanızı sağlayabilir. yani kısaca bencil gen teorisi.

bilim insanlarının görevi, insan vücudu ve zihni de dahil olmak üzere dünyayı olduğu gibi incelemektir. bununla birlikte, toplum yalnızca görmek istediklerini görmekte ve ideolojileriyle çelişen gerçekleri inkar etmektedir. örneğin, cinsiyetler arasındaki bariz biyolojik farklar, yalnızca fiziksel özelliklere (ortalama olarak erkekler, kadınlarınkinden daha güçlü ve hızlıdır) dayandırılmaz, aynı zamanda tutum ve tercihlere de dayandırılır (erkekler genellikle tekerlekli oyuncakları tercih eder vs.)

insanlar, tercih edilen mesleklerde eşit cinsiyet oranı umarlar ve bazen sayılarda ortaya çıkan farklılıkları, önyargılara bağlarlar. örneğin stem yani - bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik - alanlarındaki kadınların göreceli azlığı, cinsiyet ayrımcılığını yansıtmak için sıklıkla örnek gösterilir. hiç kuşkusuz bu bir faktör olsa, da, kız ve erkek öğrencilerin tercihlerindeki farklılıklarda diğer faktörlerin aksine önyargının etkisi için ayrıntılı bir deneysel çalışma yapılması gerekir.

buna ters bir örnek olarak; dünyadaki kadınlar ve erkekler, standart fen testlerinde eşit derecede iyi performans gösterirken, stem alanlarında kadınların en yüksek orana sahip ülkelerin, aslında en az ayrımcılığa veya cinsiyet baskısına sahip ülkeler olmadığı, en büyük cinsiyet eşitsizliğine sahip ülkeler olduğuna yönelik veiler mevcut. kadınlar, kendi yollarını seçmekte özgür oldukları ve ücret konusunda endişe duymaları gerekmediğinde, beşeri bilimlere yöneliyorlar. mesela norveç ve finlandiya gibi ülkeler stem alanlarında nispeten az sayıda kadına sahipken, cezayir ve endonezya gibi ülkelerde bu sayı oldukça fazla.

ancak zihnin tabula rasa olduğunu varsayarsak, erkeklerin ve kadınların seçimleri arasındaki farklar yalnızca ön yargı ve baskı ile açıklanabilir. sonuç bellidir: tüm stem alanları, cinsiyet ayrımcılığı ile doludur. ancak bu söylem, ideolojiyi, biyolojinin önünde tuttuğumuzda yapabileceğimiz bir çıkarımdır. artık günümüzde bilimsel olarak, erkeklerin ve kadınların farklı tercihlere sahip olma ihtimalinden bahsetmek bile tabu haline gelmiştir.

ne yazık ki, günümüzün toplumunda insanlarda hakim olan iyi niyet duygusu, onların bilimsel gerçekleri öğrenememelerine yol açmakta hatta tam tersi kadınlara ve etnik azınlıklara iyi niyet yaklaşımı ile yardımcı olma hedefine bile zarar vermektedir. erkekler ve kadınlar arasındaki veya farklı etnik gruplar arasındaki herhangi bir genetik farklılığın varlığı, bu grupların üyelerine farklı davranmamız gerektiği anlamına gelmez. gerçeği inkar etmek ve farklılıkların var olmadığını iddia etmek asıl zararlı olandır, çünkü bilimin gelişmesini ve aktarılmasını engeller.

burası önemli bir husus: eğer ki ahlaki olarak eşitliğin biyolojik eşitliğe dayandığını düşünüyorsanız, bu düşünce biçimi, sizin ahlaki görüşünüzün biyolojik eşitsizlikleri ortaya çıkarma çabasına kendini adamış olan araştırmaların artmasına yol açar. bunun yerine, potansiyel biyolojik farklılıklardan bağımsız olarak eşitlik ve herkes için fırsat eşitliği, asıl tutumumuz olmalıdır.

toplumdaki insanlar, bilimsel kanıtları inkar ederek dünya görüşlerini korumaya çalıştıklarında, bilimsel gerçeklerden de geri kalır. bilime düşmanlık ortaya çıkar. toplumsal normlar, kadınları, azınlıkları veya ataerkil toplumlarının kurbanı olarak algılanan herhangi bir kişiyi rahatsız edebilecek herhangi bir söylemi yasaklar. ancak, bu kural ne kadar iyi niyetli olursa olsun, korumayı amaçladığı insanlara zarar vermektedir. burada söylemeden geçmeyelim, belli bir miktarda sansürü destekleyen savlar, azınlıkları korumak ve ayrımcılığı önlemek için gereklidir. ancak, bazılarını rahatsız eden bilimsel gerçekler, kendi doğasında hiç konuşulmazsa, toplumun öğrenme ve kendini entelektüel olarak güçlendirme fırsatı engellenmiş olur.düşünün sizce de dünya, bilimsel olgularıyla birlikte saf bir şekilde ele alınamazsa toplum gelişebilir mi?

buna bir örnek de, yuval noah harari'nin "sapiens a brief history of humankind" kitabında bahsettiği "ırk karışımı teorisi" ve "yerine geçme teorisi" inde örneğinde kendini göstermekte. mesela ırk karışımı teorisi doğruysa bugünkü avrasyalılar sapiens ve neandertal karışımı iken, çinli ve korelilerinde homo sapiens ve homo erectus karışımı olma ihtimali var. tam tersine yerine geçme teorisi doğru ise, hepimiz saf sapiensleriz. ve sapiensler zamanında diğer insan türlerini ortadan kaldırmışlar ve bu yüzden ırklar karışmamıştır. ki bu konuda hangi görüşün doğru olduğuna dair kesin bir veri yok.

yerine geçme teorisi burada doğruysa, insanlar arasındaki ırksal farklılar üzerine konuşmaya gerek yoktur, çünkü farklılık yoktur., ve bu yaklaşım ahlaki ve toplumsal normlara daha uygun olduğu için rahatça konuşulabiliyor. ancak tam tersi olan karışım teorisi ise genetik farklılıklara az da olsa vurgu yaptığı için siyasi bir risk taşıyor ve bir nevi saatli bomba gibi. çünkü ırk teorilerine zemin hazırlıyor. peki şimdi bu noktada soralım: sırf böyle bir riski taşıyor diye, bu bilimsel yaklaşımlar konuşulmamalı mı? yani burada amaç elbette ırkçılık ve ayrımcılık değil. bu tür iğrenç ırkçı düşüncelerle insanları asla ayrıştıramayız. ancak politik doğruculuk yapacağız diye bu evrimsel teorileri de tartışmamak, bilime ket vurmak değil midir? zaten amaç sadece bilim yapmak ve bilimsel argümanları tartışmak. kutuplaştırmak ve ayrıştırmak değil.

özetle, gizliden gizliye aslında durum yine aynı noktaya çıkmakta: tabu haline getirilmiş düşünceler, evrim üzerinden yapılan saldırılar, bilimsel gerçekleri politik doğruculuk uğruna bir nevi doğramakta. tabii doğal olarak toplumun gelişmesine de ket vurmakta. kısacası otosansür, bilimi engellemekte. yukarıdaki anlatılanlar aslında sadece zeka üzerinden ya da cinsiyetler üzerinden verilmiş olsa da günümüz toplumunda genel olarak bireysel yada grupsal farklılıklar az bile olsa bilimsel temelde konuşulmaya başlandığında olanlar yani yeni trend aslında bu. genel olarak ülke ayırt etmeksizin tüm dünyadaki durum da bu. zaten son zamanlardaki aşırı sağ görüşün uç söylemleri ile dünyada politik olarak yükselişe geçtikleri aşikar. mesela, trump’un küresel ısınma mı var tarzı söylemleri ile bilimi lime lime doğraması, bilinmeyen bir durum değil.

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46353267

https://tr.sputniknews.com/…-sagci-bolsonar-tebrik/

richard dawkins'in bu hususta da belirtiği gibi "politically motivated opposition to scientific truth about individual differences is pernicious. and actually harmful to the very people it is supposed to protect."

yani, sırf politik olarak ya da toplumsal norm olarak yanlış diye, bilimsel gerçeklere alınan olumsuz tavırlar, asıl zararlı düşünce biçimi.

tekrar söylemekte fayda var; amaç asla mide bulandırıcı, ırkçı davranışları savunmak değil. bu tür hastalıklı düşünceleri övmek de değil, sadece insanca, insanları ayrıştırmadan ve kutuplaştırmadan, olguları özgürce ve olması gerektiği gibi tabu haline getirmeden bilim yapmak ve bilimi ilerletmek.

kaynak: www.theatlantic.com

devamını okuyayım »