thedewil

  • azimli
  • anadolu çocuğu (320)
  • 4756
  • 53
  • 4
  • 0
  • dün

türkiye'de ingilizce öğretilemiyor olması

türkiye'de ne öğretilebiliyor ki ingilizce öğretilsin. yani kendi dilinin basit bir kuralı var, de bağlacını ayrı yazıyorsun mesela. 16 sene eğitim veriyorsun, halen burda gelip bitişik yazan çıkıyor. edebiyat öğretmenini uyarıyorsun, "hocam ona uğraşmıyorum günlük hayatta" diyor. de bağlacını yazarken edebiyat öğretmeninin "uğraşması" gerektiği ülke burası.

bir ingilizce öğretmeni olarak öğretmenin en büyük eksikliğinden bahsedeyim: "ingilizce öğretmenlerinin ingilizce bilmemesi" evet. niye? çünkü kpss'ye ingilizce öğretmeni adayı olarak giren adaylara 2013 yılına kadar tek kelime ingilizce sorulmadı, anayasa, matematik soruldu. bas bas bağırdık, eleştirdik de nihayet alan sınavı getirdiler. açıköğretim fakültesi ingilizce öğretmenliği diye bölüm vardı; mezunu olan asker arkadaşım tercüman diye görevlendirilince "ya ben öylesine yazdım bitirdim bölümü, ingilizce bilmiyorum" diye yalvar yakar oldu. bu adamın ingilizce öğretmenliği mezunu olması, ingilizce bildiği ve öğretebileceği anlamına gelmiyor. "gel sen biraz anayasa, tarih falan çalış" diye bu adama ingilizce öğretmeni olma fırsatı sunuyorsunuz.

şimdi öğrenciye geleyim: dünyanın en vurdumduymaz, boş öğrenci potansiyeli türkiye'de. daha aileden sorumsuzluğa, düşüncesizliğe alışan çocuk okula gelince saldım çayıra mevlam kayıra okuyor. öğretmen şunu çalış diyecek, veli şu ödevini yap diyecek.

eğitim sistemini yapılandırmacı eğitime göre düzenlemelerinin üstünden 10 sene geçti neredeyse. mesela performans ödevi diye bir şey koydular. atıyorum öğretmen ayakkabı bağlamayı gösterecek. çocuklar bunu evde yaptıkları bir maket üstünde deneyip, öğrenecekler. öğretmen buna not verecek.

ama ne oluyor? veli "oğlum bak böyle yapacaksın" demek yerine çocuğun elinden alıyor, kendisi yapıp öğretmene yolluyor. lan, öğretmen çocuğun ana babasına ayakkabı bağlatmaktan haz mı alıyor? ne yararı var ayakkabı maketinin öğretmene? maksat çakallık olsun, yüksek not alınsın. türk velisine göre çocuk öğrenmese de olur, önemli olan nottur. çocuğa hiçbir şey öğretmeyin ama 100 verin, kimse itiraz etmez.

bu çocuk da bu tezgahtan çıkınca sorumsuz olarak eğitim hayatına devam ediyor. sürekli birilerinin dürtmesi, birilerinin yapması lazım. "ben niye öğreniyorum" veya "öğrenmek neden önemli" sorularının cevabı yok çocukta. araştırmak, okumak, bilmek öğrenciye uzak kelimeler.

ingilizce dersine giren çocuk da şunu istiyor: haftada 80 dakika dersim var; derslere girip çıkayım ve mucizevi şekilde ingilizce konuşmaya başlayayım. kusura bakmayın ama kimse birdenbire ingilizce konuşmaya başlayamıyor. düzenli ve yoğun bir emek gerektiriyor bu. çocuk ingilizce bir şey okumaya eriniyor, izlemeye eriniyor, dinlemeye eriniyor; ondan sonra ingilizce dersim vardı ingilizce öğrenemedim diyor.

aynı mantık, daha önce bahsettiğim gibi türkçe'de de geçerli. üniversite dahil 16 sene eğitim alıp da de bağlacı, ki ilgi zamiri nasıl yazılıyor öğrenememenizin sebebi kitap, kitabı geçtim imla kurallarına uygun yazılmış herhangi bir metin okumamanın getirdiği mongolluktandır. kusura bakmasın ama kendi dilinin bu basit kurallarını yazamayan insan gelip de ingilizce eğitimini eleştirmeye kalkarsa da siktir çekip tekrar geldiği yere uğurlarım.

merak eksikliğine de örnek vermek isterim. bugün türkçenin içinde geçen, günlük hayatta kullanılan bir sürü ingilizce kökenli kelime var. yani bir open kelimesini, bir fire kelimesini, bir center kelimesini bir lise öğrencisi bilmiyorsa ancak yaşamını ot olarak idame ettirmesinden kaynaklanabilir. hayattan beklentisi bir şeyi merak edip öğrenmek değil; lise mezunu olmak olan insana yapılacak bir şey kalmamış demektir. hiçbir şeyi merak etmeyen, hiçbir ilgi alanı olmayan, hiçbir şeyi öğrenmeye heves etmeyen insan bana göre bitkisel hayata girmiştir zaten.

ne olursa olsun, hangi dil olursa olsun, bir dil birisinin size "bak bunu şöyle söylersin, bunun karşılığı budur" demesiyle öğrenilmez. şu anki eğitim programına göre de ingilizce öğretmeni size dil öğrenmeyi öğreten yol göstericidir. dil ancak maruz kalarak, zorunda kalarak öğrenilir. "iletişime geçme ihtiyacı" veya "anlama ihtiyacı" hissettiğiniz anda dil öğreniyorsunuz demektir. dolayısıyla bu durumlar oluşmadığı sürece, dil öğrenmenin asıl amacı olan iletişim aşaması hep korkunuz olur, asla o dili öğrenemezsiniz.

bundan 10 sene önce dil "öğrenemeyen" insanın mazeretlerini dinleyebilirdim. kaynağı eksikti, konuşacak kimse yoktu, yanlış eğitim aldı, hepsine tamam derdim. girdiğim bütün sınıflarda söylediğim tek şey var, öğrendiklerinizi kullanın. bugün duolingo diye uygulama var, telefona yükleyip dil öğreniyorsunuz. merak ettiğiniz şeyi açıp cep telefonunuzdan wikipedia'ya yazıp okuyabiliyorsunuz. wikipedia'nın ingilizcesi ağır mı geldi; dili simple english olarak değiştirip daha basitini okuyabiliyorsunuz. reddit'e girip internet gündemini takip ediyorsunuz. ilgi alanınıza dair kıyamet gibi blog var. 90'ların çocukları gibi şarkı sözlerini blue jean dergisinden değil, cep telefonundan 2 saniyede buluyorsunuz.

başka bir dili okuyabiliyor olmak, başka bir dili anlayabiliyor olmak, o dilde kendini ifade edebiliyor olmak şu hayatta başarı duygusunu hissettiğim yegane anlardan. çocukken okuyacak ingilizce metin bulamaz, evdeki beyaz eşyaların ingilizce kullanım kılavuzlarını okurdum. şimdi çocuğa bakıyorum, bilgisayarına football manager yüklerken önce türkçe altyapısını kuruyor. sırf oradaki kelimeler o yıllarda benim ingilizcemin yarısını oluşturuyordu. üşenmeyip, redhouse sözlükten bakıyorduk. o yıllardaki en teknolojik şey mtu sözlük'tü bizim için.

şimdi php öğreniyorum mesela, bakıp kodun ne olduğunu anlamak haz veriyor insana. bir tek biz miydik acaba öğrenmek ile mutlu olan bilmiyorum artık. arada böyle tek tük, gözünde umut ışığı olan çocuklar da çıkmasa hepten kaybediyorum içimdeki heyecanı.

devamını okuyayım »
02.12.2015 01:31