şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
2678 entry daha
  • umut sarıkaya'yı henüz tanımayanlar, tanıyan ama ona daha başka bir noktadan yaklaşmak isteyenler için kendisi ve kendi çıkarttığı naber dergisi ile ilgili yıllar önce hazırladığım sunuma benzer bir çalışmayı buraya bırakıyorum. hayrını görün çocuklar, sizindir.

    doğu ile batı arasında kalmanın trajedisini kahkahaya dönüştüren bir modern kahraman olarak umut sarıkaya ve onun naber’i

    1. mizah nedir? mizahın işlevleri nelerdir?

    mizah, türk dil kurumunun yaptığı tanımlamayla, “gülmece” olarak ifade edilen bir sanattır [1]. daha da ileri gittiğimizde, örneğin freud, mizahı bir saldırma biçimi olarak ele almaktadır [2]. aristo ise, mizahın işlevini, onu trajediyle karşılaştırarak, şöyle sunar: “mizahta, trajedinin konu edindiği kötümser olaylara iyimser bir bakış sergilenir ve kötü olaylardan hep kurtuluş olacağı vurgulanır. böylece mizah arındırıcı, birleştirici işlevini yerine getirmiş olur” [3] ve aslında mizaha bir tanımlama getirmiş olur: “mizah, iyimserlik üreten, arındırıcı, birleştirici bir sanattır.” genel olarak bakıldığında, mizah, bir iyi olma hâli vadetmektedir insanlara. tebessüm, kahkaha ve kimi zaman da ince düşünceyle sonucuna ulaştıran bir iyi olma hâli, mizahın tüm tanımlarında göze çarpmaktadır. bu çalışmada mizahın nasıl ele alınacağı, ondan ne anlaşıldığı da tam da bu noktada önem kazanmaktadır.

    1.1. türkiye’de ve çalışma kapsamında mizah

    mizah, işlevsel olarak belli sınırlara hapsedilmeyen, insana her anlamda devam etme gücü veren, umuttan azade bir iyi olma hâlinin somut karşılığıdır. çalışma kapsamında mizah, işte böyle bir açıdan ele alınacaktır. güncele ilişkin bir değerlendirme yapılacağından, biraz da mizahın türleri konusunda açıklama yapmamız gerekmektedir. bilhassa türkiye’de, taklit (bülent ersoy ve yıldız tilbe taklitleri), parodi (olacak o kadar), kelime şakası (“acımızı paylaşalım” sloganıyla sunulan çiğköfte reklamı), mübalağa gibi söz sanatlarına yaslanılarak üretilen içerikler mizah alanının göbeğinde yer almaktadır. öte yandan, nasreddin hoca ve hacivat – karagöz gibi kültürel miraslardan hareketle yurdumuzda hiciv sanatına bir düşkünlük olduğu gözlemlenmektedir. freud’un tanımlaması akılda tutularak mizahın bir saldırı aracı olarak kullanılmasında hiciv ülkemizde başroldedir demekte beis yok gibidir. bu gerçeği destekleyen bir can yücel değerlendirmesinde, mizahın işlevi ve varlık amacı, şöyle ifade edilmektedir:

    “vaziyet fecidir. bu feci vaziyet karşısında ancak humorla (mizahla) yaşanabilir. ciddiyet yanlış bir şeydir. ciddiyet yaşamamızı yaşanmaz hâle getirenlerin yöntemidir. bizim yöntemimiz humordur, alaydır.

    silah atom bombasından değil, sapandan başlar. bununla kuş da öldürülmez, çünkü humor denilen şeyi kullanan insanlar -bugünkü ortamımızda- kendileri vurulan kuşlardır.

    başkaldırı, o dediğim kuşun su içerken başını kaldırıp göğe bakmasıdır.”[4]

    diğer bir durum olarak, ülkemizdeki aydın – halk ilişkisine yönelik kültürde göze çarpan öğretmen – öğrenci iletişiminden dolayı, düşündürerek ders vermenin, mizahta da bir ekol olarak benimsendiği göze çarpmaktadır.

    kısaca, ülkemizde hüküm süren tüm bu türlere, sanatlara, yöntemlere ve yaklaşımlara bakıldığında, mizah üretiminde tercih edilen seçeneklerin, bu çalışma kapsamında, öznel bir yorum olarak, günceli yakalamakta başarısız oldukları, birbirini tekrar eden bir noktaya denk düştükleri kabulü geçerli olacaktır. çünkü tam da bu kabulden dolayı, naber dergisi ve onun yaratıcısı umut sarıkaya incelenmeye değer bulunmuştur. ve çünkü, ilerleyen bölümlerde yeterince inceleneceği ve yorumlanacağı üzere, çalışmamıza konu olan dergi ile onun çizeri/yazarı, az önce saydığımız tüm türlerin dışında kalan, üretenin ismi ile müsemma denilebilecek bir mizah anlayışı yaratmışlardır. dolayısıyla, çalışmanın bir anlamı olabilmesi için de az önce öne sürdüğümüz kabulün geçerliliği elzem bir noktaya oturmaktadır.

    2. umut sarıkaya mizahı

    naber dergisine geçmeden önce, dergiyi tek başına çıkartan çizerin/yazarın hakkında açıklayıcı bir bölüm yazmak, dergi içeriğini ve yaratıldığını iddia ettiğimiz özgün mizahı anlayabilmek için yerinde olacaktır. bunu anlayabilmek için de türkiye’nin batılılaşma serüveninin kısa bir özetinin, çalışma ile ilgili sınırlarıyla, sunulması gerekmektedir. kadir cangızbay’ın, “kızı atla değil de motosikletle kaçırınca batılılaştığını zannetmek” ifadesi [5], batılılaşmanın türkiye’de sosyolojik karşılığının ne olduğunun/hangi noktaya düştüğünün bir göstergesi olmakla birlikte, aslında batılılaşmanın yanlış yerde arandığını da işaret etmektedir. öyleyse, öz olarak, derinliğiyle ve/veya bütünüyle değil, şekille sınırlı kalmış bir girişim olarak ifade edebiliriz batılılaşma serüvenimizi. yüzyılların kültürel mirasının hiçe sayılması ve farklı bir kültürün dikte edilmesi karşısında, hamurunu reddetmekte zorlanan ama otoriteye karşı da gelemeyen insan şekle itilmiştir. sözgelimi yumurtayı çatal ve bıçak kullanarak değil, elle ve ekmekle yemeye devam ederken sokakta şapka giyerek sürece uyumlanmıştır. batılılaşma, özetle, -serüvenin tüm iyi niyeti asla yadsınmadan- kimi hatalı stratejiler nedeniyle, ülke insanın üzerinde sırıtan bir elbise gibi kalmıştır. geçen süreç içerisinde, yine iyi niyetli ilerleme arzusu nedeniyle, bu giysi çıkartılıp atılamamış, üzerimize yapışmıştır. sonunda gelinen noktada, ne batılı olunabilmiş ne de doğulu kalınabilmiş, iki kültürün çatışmasıyla ortaya çıkan iğreti bir elbise, tamamen doğasına uygun şekilde tuhaf bir kültürel boyut kazanmıştır.

    bilinen ve gözlenen bir örnekle, metal müzik konserlerinde uzun saçlarını savuran deri ceketli, botlu ve kotlu insanlar, hemen bir hafta sonra akraba düğününde kendilerine yabancılaşmak gibi bir durumla karşılaşabilmektedir. başka bir örnek ise, cihangir ile sungurlu sözcüklerinin dahi, yani beldeleri karşılaştırmaya kadar gitmeden, sadece fonetik çağrışımlarının dahi, sanki iki zıt kutbun aynı ülkede nefes alıyor olması gibi bir his yaratmasıdır. dolayısıyla yaşlılardan ziyade daha genç olanlar, bir kültürden diğer kültüre mekik dokuyup durmakta ve sık sık kendilerine yabancılaşmaktadırlar. cihangir’de iken batılı, sungurlu’da iken doğulu olmak gibi, davranış kalıbından düşünce sistemine kadar her şeyi etkileyen bu ikili durumla yaşamaktadırlar. sonuç itibariyle, kuş bakışı izlendiğinde, ortada tuhaf bir durum olduğu görülmektedir.

    işte umut sarıkaya, genel olarak bütün karikatürlerini ve yazıların bu çelişki üzerine kurarak, tamamen kendisine has bir mizah yaratmıştır.

    görsel

    yukarıdaki karikatürde, anne aslında doğu kültürünün, yani bize daha yakın olan özün bir simgesi iken, disko ortamı ve portakallı votka, olmaya çalıştığımız ama yakamızı doğudan kurtaramadığımız için olamadığımız batının bir simgesi gibidir. çocuk, ne kadar batılı olmaya çalışsa da anneden (doğu) kurtulamaz. annenin kendisi yoksa bile düşüncesi vardır.

    https://ibb.co/zfz4q3m

    bu karikatürde ise, bir bağ-kur vurgusu görüyoruz. görür görmez batılı olup olmadığı belli olmasa da doğulu olmadığı kesin gözüken bir karakterden geliyor bu vurgu ve bir anda yine o ikili kültürün tuhaf karmaşasıyla baş başa kalıyoruz.

    umut sarıkaya’nın diğer yönlerine geçmeden, sözü edilen kültürel çelişkinin onun kendisindeki ve işlerindeki karşılığı şöyle ifade edilebilir: ne yaparsa yapsın sivaslı olduğunu unutamayan bir modern türk vatandaşı umut sarıkaya. biraz daha açmak gerekirse, o, cihangir’e adapte olamayan, sivas’tan da kurtulamayan, tam anlamıyla bir kültür mağduru. her latte içtiğinde, annesinin bıçağın ucuyla “yi, vitamin” diye uzattığı elmayı anımsayan ve yaşadığı âna yabancılaşan bir prototip.

    https://ibb.co/p0sfw6h

    umut sarıkaya, kültürel çelişki alanını ustaca kullanmasının yanında, bu alanı detaycılığıyla daha da sihirli kılarak kendi mizahının sınırlarını da genişleten bir mizahçıdır. annelerin her şeyi saklama kabına dönüştürmelerinden, seksenli ve doksanlı yıllardaki aile ortamının her bir detayına kadar, neredeyse bizi biz yapan, hepimizin bildiği ama kimsenin ifade etmeyi aklına getirmediği yaşanmışlıkları, onun çizgilerinde ve yazılarında bulmak mümkündür.

    https://ibb.co/jh72ndt

    umut sarıkaya’nın, son bir karikatürüne daha yer vererek, onun sadece güldürmediğini, her işiyle insana özünü, çelişkilerini hatırlatarak bir hüzün ve sıcaklık da yarattığını ortaya koyabiliriz.

    https://ibb.co/htbjymw

    bu karikatüre bakıldığında, çizerin detaylara verdiği aşırı önem akılda tutularak, henry miller’ın şu pasajındaki hislere ulaşmamak mümkün müdür?

    “hemen hemen bütün ‘naifler’ bir mutluluk ve merak duygusu uyandırır bizde. genellikle ilkel olmaktan öteye gidemeyen bu gerçeklik ustalarının işlerine baktığımızda onların dünyaya nasıl baktıklarından çok, dünyayı nasıl hissettikleri ilgilendirir bizi. gördüğümüze doğru koşup onu kucaklamak gelir içimizden; dayanılmaz derecede gerçektir her şey.” [6]

    3. umut sarıkaya’nın naber’i

    umut sarıkaya, 2015 yılında, bünyesinde çalıştığı uykusuz dergisi’nden ayrılarak tek başına çıkarttığı naber dergi projesini hayata geçirdi. ilk sayısı ocak 2015’te çıkan dergi, her ne kadar üç aylık süreli yayın olarak geçse de 2018 nisan ayı itibariyle toplamda altı sayıda kalmıştır. dergide, belki de türk mizah ve dergicilik tarihinde bir ilk olarak klasik yazarlarının öyküleri, romanları, çizerin kendi üslubuna ve çizgisine uyarlanarak yeniden üretilmiştir. derginin ilk bölümü sözü edilen klasik yazarların öykü/roman uyarlamalarından oluşmaktadır. bu yazarlar, ilk altı sayı itibariyle, şunlardır: herman melville, miguel de unamuno, anton çehov, joseph conrad, stefan zweig, guy de maupassant, nikolay gogol.

    naber dergisi’nde asıl önemli olan ve dergiyi muadillerinden uzaklaştırarak özgün bir noktaya oturtan içerik tam da klasik yazarlarının eserlerinin, çizerin nevi şahsına münhasır çizgileriyle gerçekleştirilmiş uyarlamalarıdır. bu uyarlamalarda, çizer esere bütünüyle sadık kalmamıştır ve detaycılığını çizgilerinde, bizlere has deyimleri, küfürleri de uygun gördüğü müdahalelerle ortaya koymuştur. hemen şunu da belirtmek gerekir ki eserler değiştirilmemiştir, okunan şey eserin kendisidir, sadece küçük müdahaleler ve çizgilerle klasik çizgi romanlaştırma işinin ötesine geçilmiştir. bu yüzden özgündür.

    söz konusu bölümde kayda değer bir başka nitelik ise, seçilen öykülerin mizahî olmamalarıdır. yani çizer, zaten gülmece alanına denk düşen öyküleri alıp yeniden mizahın sınırları içerisinde üretmemiştir. karanlık, dramatik, trajik, kısacası belli bir ağırlığa sahip eserleri, çizgileriyle ve müdahaleleriyle mizahın sınırlarına yaklaştırmıştır. okunan metin trajik ve/veya dramatik iken, çizgilerle mizaha yaklaşılması, yine ve yeniden umut sarıkaya’nın bir ustalığı olarak yorumlanmaya müsaittir.

    çizerin dünyadaki ve hayatın içerisindeki her şeyi, türkiye’ye has o kültürel çelişki penceresinden algıladığının bir kanıtı denebilir bu duruma. batılı olmaya çalışıp olamayan, doğuyu da kucaklayamayan insanın denk düştüğü yer, trajedinin alanıdır aslında. ne var ki söz konusu trajedideki çelişki unsuru, aynı alanda mizahın da nefes almasını mümkün kılmaktadır. türkiye’nin sosyolojik gerçeklerinden fazlasıyla etkilenen, neredeyse takıntılı denebilecek kadar bu konuya hapsolan çizer, aslında bütünüyle yurt insanının her şeyini bir karikatür gibi görmektedir. çizgilerindeki naiflik, sıcaklık ve hüzün de buradan gelmektedir. bu durum, onun klasik yazarlarının eserlerini çizgiye aktarma biçimine bakıldığında da hissedilmektedir. yine kendisinin hem trajik hem de komik, yani tamamıyla bize ait bir pasajına yer vermek, bu konuda daha açıklayıcı bir örnek olacaktır:

    “elinizde bir bidon dolmalık yaprak varken nereye gidebilirsiniz ki? tabii ki eve. bidonluysanız gece hiçbir şeye gebe değildir. şeytan sizden çok uzaktadır. sürpriz olmaz, teklif gelmez, gelse bile yaprağı bırakıp peşinden gidemezsiniz… elinizdeki bidon sizi, huzura, ailenizin yanına götürür. bidonun verdiği beklentisizliği garip bir şekilde çok sevmiştim. bidonlu adamdım ben. bidon kıyafetimin de, tipimin de, kişiliğimin de önüne geçmişti. beni hızla eve götürüyordu.” [7]

    bu pasaj, ilk bakışta, trajediye ya da drama dair pek bir şey söylemiyor gibi gözükse de yazarın dünyayı algılama biçimiyle birlikte düşünüldüğünde daha farklı bir sonuca ulaşmak mümkündür. batı ile birlikte anılan ya da anımsanan eğlence kültürü yanı başımızdayken bir şeyler bizi o kültürden uzağa itmektedir. yabancı filmlerdeki o “çılgın geceler” gerçekten de bize aslında hiç uzakta değil gibi gözükmektedir. yine de bir barda ya da müzikholde, dans edilmese bile dans edenlere bakıldığında tuhaf bir yabancılık hissedildiği herkesçe malûmdur. o çılgın gecelere adım atılsa bile, bir şeylerin bizi adaptasyon açısından, tam anlamıyla o kültüre uyumlanma açısından engellediği gibi bir his çıkmaktadır ortaya. işte o bir şeyler, yazarın pasajında, “bir bidon dolmalık yaprak” ile somutlaştırılmıştır. ülke insanı olarak soyut biçimde hissettiğimiz çelişki, elimizde taşıdığımız, içinde dolmalık yaprak olan bidonla simgeleştirilmiş, böylece çelişki, görünür kılınmıştır. böyle bir açıdan pasaj tekrar okunduğunda, olaydaki trajik ve/veya dramatik yan daha iyi anlaşılacaktır.

    ikinci bir sonuç ise, kimin kazandığı sorusunun cevabıdır. batıyı temsil eden “şeytanın bizi ele geçirdiği” hızlı geceler mi yoksa doğuyu temsil eden, içinde dolmalık yaprak bulunan bidon mu? ikincisi, yani doğunun kazandığı bir akşamdır ortada olan. trajedi ise, doğudan kurtulamamak, batıya yaklaşamamak, her seferinde doğunun işaret ettiği yere düşmektir. yazar, kültürel çelişkiyi, içinde dolmalık yaprak olan bir bidon gibi sürekli yanında taşıdığını ve çelişkideki trajediyi somutluk düzeyinde yaşamaktan kurtulamadığını söylemektedir aslında. ustaca olan şey ise, bunu tamamen mizahın sınırları içerisinde yapmasıdır.

    tekrar naber dergisi’ne dönecek olursak, işte yazarın çelişkiyi somutlaştırarak elde ettiği trajik zemin ve o zemini tamamen mizahla ifade etmesi, derginin ilk bölümündeki karanlık, trajik, dramatik öykülerde de göze çarpmaktadır. çizerin ustalığı ile kastedilen şey tam olarak budur. dolayısıyla dergideki öyküyü, çizerin çizgileri ve müdahaleleri ile deneyimleyen okur, şöyle bir duygu durumu yaşamaktadır: çizgilerle tebessüm ederken olayın akışına da kendisini kaptırmakta, çizerin detaycılığından yararlanarak vurguları yakalayıp daha fazla gülümserken diğer yandan metindeki trajediye de dalmakta, sonunda da sarsılmaktadır. bütünüyle ortaya çıkan şeyler, gülmek, üzülmek, şaşırmak ve sarsılmaktır. bu duygu durumlarını iç içe geçerek hissettirir okura çizer. dolayısıyla artakalan, ulus baker’in de dediği gibi: hüzündür sadece.

    naber dergisi’nin diğer bölümlerinden de biraz söz edip tekrar ilk bölüme dönmek yerinde bir ara olacaktır. derginin geri kalan muhteviyatı, çizerin/yazarın, uykusuz dergisi’nde de sürdürdüğü çizgideki işlerden oluşmaktadır. karikatürler ve yazılar daha yoğun olarak yer bulmaktadır. bu, derginin tamamının tek kişinin elinden çıkmasından dolayı doğal bir sonuçtur ve umut sarıkaya hayranları için mutluluk sebebidir. ancak naber dergisi’nde, çizerin/yazarın uykusuz dergisi’ndeki çizgisinin biraz ötesine geçen bir tavır da göze çarpmaktadır. o tavır, tek sorumlunun kendisi olduğu işte yazarın/çizerin daha cesur içeriklere imza atması şeklinde ifade edilebilir. eleştiriler keskinleşmiştir örneğin, can sıkıcı herhangi bir konuyu sorgulayan yazılarda, yazarın hissettiği elem daha açık hissedilmektedir. yazar/çizer, artık çok daha rahattır ve bu nedenle de kaçınılmaz olarak çok daha samimi olduğu görülmektedir. dolayısıyla, okur da sevdiği kişiyle daha da yakınlaştığını hissetmektedir. umut sarıkaya, tek başına dergi çıkartarak, aslında okurla arasındaki dolaylı uyarıcıları –kolektif çabayla çıkartılan dergilerdeki diğer yazarlar, çizerler, karikatürler vb.- ortadan kaldırmıştır. okur, dergiyi eline aldığında, kendisini yazarla baş başa bulmaktadır aslında. böylece, diğer dergilerin aksine, naber dergisi’nde daha farklı bir atmosfer söz konusu olmaktadır. yoldaş hukuku diyebileceğimiz bir sadakat gelişmektedir okurda. dergiyi özgün kılan en önemli özelliklerden birisi de budur.

    tekrar, derginin ilk bölümündeki eser uyarlamalarına gelerek yazarın/çizerin edebiyata ve türkiye’nin gençlerine katkısına da bir parantez açmamız yerinde olacaktır. bunu yapabilmek için de umut sarıkaya’nın belli başlı yazarları sürekli çizgilerine taşıdığını not düşmemiz elzemdir. bukowski, kafka, dostoyevski ve marquis de sade çizerin naber dergisi’nden önceki serüvenlerinde, en çok uğraştığı yazarların başında gelen isimlerdir. bu konuda kafka ile sınırlı bir örnek sunmak, onun yazara baktığı yeri de özetleyecektir:

    https://ibb.co/zwcrstg

    diğer örnekleri, kısaca sözel olarak ifade etmemiz de yerinde olacaktır: alkolik ve “edepsiz” yazar bukowski’nin kapısına isyan etmek için toplanan öfkeli türkler: “hep sen konuştun, biz dinledik bukowski efendi… sana tek bir soru soracağım başka da bir şey demeyeceğim. sen bu kitaplarını, annenle babanla oturup, utanıp sıkılmadan okuyabilir misin?” dostoyevski’nin kumar borçlarının birikmesinde büyük pay sahibi olduğunu öğrendiğimiz “yancı” ve onun tükettiği oraletler. kahvaltı sofrasına oturmuş ev ahalisi o sırada arkadaki koltukta uyanmış olan kişiye bakarken gregor samsa’nın bir sabah uyandığında böceğe dönüşmesine atıfla: “faruk da bir sabah uyandığında kendisini misafirliğe gittiği amcasıgilin salonunda buldu.”

    tüm bunlar, umut sarıkaya okurlarında, söz konusu yazarlara yönelik olarak bir merak ve sempati duygusu oluşmasına zemin hazırlamıştır. umut sarıkaya okuyan bir insanın hiçbir şey bilmese de onun çizgilerine konu olan yazarları iyi bildikleri kuvvetle muhtemeldir. onun, sadece nitelikli yazarlarla “uğraşması”, okurda edebî zevk hususunda çizere/yazara karşı bir güven oluşmasını sağlamıştır. buradan hareketle, naber dergisi’nin ilk bölümlerinde yer verdiği her klasik yazar, umut sarıkaya’yı takip eden çoğu kişinin başucu yazarı olmaya aday bir yazar niteliği taşımaktadır. örneğin, az sonra bitecek olan bu çalışmaya imza atan kişi, herman melville’in kâtip bartleby karakteriyle tanışmasını umut sarıkaya’ya borçludur ve bartleby, onun hayatında birçok şeyin değişmesine neden olmuş bir karakterdir.

    arkadaş zekai özger’in bir dizesini tahrifata uğratarak bu çalışmaya son noktayı koymak istiyoruz: umut sarıkaya’yı da seviniz. [8]

    kaynakça:

    [1]: (bkz: tdk/mizah)
    [2]: morreal, john. “gülmede yeni bir teori”, çev. metin ekici, milli folklor dergisi, s: 38, sf. 88.
    [3]: moran, berna. edebiyat kuramları ve eleştirileri, cem yayınevi, 1994, s. 27
    [4]: yücel, can. hayvan dergisi, cilt 4.
    [5]: cangızbay, kadir. sosyolojik praksis, s.74.
    [6]: miller, henry. big sur ve hieronymus bosch'un portakalları, parantez yayınları, 2002, s. 86-87.
    [7]: sarıkaya, umut. benim de söyleyeceklerim var 2, mürekkep yayınları, 2014.
    [8]: (bkz: arkadaş zekai özger - merhaba canım)
304 entry daha