şükela:  tümü | bugün
8 entry daha
  • debe eklemesi: yazıyı okuyup oylayan herkese çok teşekkürler. uzunca bir yazı olmasına rağmen ilgi görmesine sevindim.
    naçizane kanalımda da, yazının devamı olarak değerlendirebileceğiniz ve alman subay liman von sanders'in çanakkale'de yaptığı korkunç hatalardan bahsettiğim videoyu da buraya ekliyorum:
    https://youtu.be/zbhgaxuw7im
    liman von sanders'in yapmış olduğu hatalarla ilgili de ilginç iddialar mevcuttur ki, ingiltere'yi uzunca bir müddet oyalayabilmek için almanların bilerek ve kasten çanakkale'de savaşı uzatmaya çalıştıkları bile bu iddialar arasında yazılır. fakat %100 kesin bir malumat değildir. izleyip onun kararını siz verirsiniz. ilgisi olup gelmek isteyen arkadaşlar için
    bu da kanalımın genel linki:
    https://youtube.com/…annel/ucrhm3qopdajf1bqrcrcm61g

    bir küçük ekleme de yazıda "osmanlı" yerine "türkiye" ifadesini kullanmamla ilgili olacak zira bunla alakalı birkaç mesaj aldım. türkiye ifadesini kullanmam ihtiyaridir, zira ilber ortaylı balkan savaşlarıyla birlikte imparatorluk vasıflarının da fiilen sona erdiğini belirtir ve artık (elden çıkan topraklarla birlikte kabaca bugünkü kadar coğrafya kaldığı için) türkiye denmesinin daha uygun olduğunu söyler. yani 1914-22 arasını imparatorluk olarak değerlendirmez ki ben de aynı kanaati taşıyorum açıkçası. bu bakımdan yazıda hep "türkiye" dedim.
    herkese keyifli okumalar dilerim!

    birinci dünya harbi'ne neden girdik ve almanların yanında nasıl saf almak zorunda kaldık? biz mi almanya'yı yanımızda görmek istiyorduk yoksa almanlar, üzerindeki savaş yükünü hafifletmek için bizi kendi yanlarına mı çekmeye çalışmıştı? bu konu çok tartışılmıştır fakat kayda değer şekilde mesele aydınlatılamamıştır. ben bu meseleyi ele aldım, yazı biraz uzun ve kapsamlı oldu fakat okuduğunuz zaman eminim ufkunuzu açacaktır.

    avrupa'da savaş başlamış, almanlar ikinci dünya savaşı'nda aynısını tekrar edecek şekilde iki cepheli olarak; hem fransa'ya karşı, hem de doğuda rusya'ya karşı taarruza geçmişti. türkiye'yi savaşa sokacak olan iki alman gemisi, goeben (yavuz) ve breslau (midilli) akdeniz'de bulunuyordu. cebelitarık boğazı'ndan başlayarak cezayir önlerine gelen bu iki muharip gemi, cezayir limanı'nı bombalamıştı. 4 ağustos'ta aynı bölgede devriye halinde gezen iki ingiliz gemisi, bu iki alman gemisini görmüş ve ingilizler, almanlara nota vermişti. nota kâfi olmayınca, ingilizler, önüne aldıkları bu iki alman muharip gemisini kovalamaya başladı. fakat yetişmekte zorlanıyorlardı çünkü ingiliz gemileri 25 milden fazla yapamamakta, buna mukabil alman gemileri 29 mile kadar çıkabilmekteydi. 5-6 ağustos gününü sicilya'da geçiren alman muharip gemileri buradan tekrar yola çıkarak ege kıyılarına gelmiş ve kendilerini hâlâ takip etmekte olan ingilizlerden kurtulmak için çareyi çanakkale boğazı'na girmekte bulmuşlardı. bu arada, ittihatçı enver paşa'nın da etkisiyle aynı günlerde almanya ile türkiye arasında ivedi bir antlaşma imzalandı. kayzer wilhelm, berlin'deki yunan elçisine türkiye ile antlaşma yapıldığını ve bu alman gemilerinin türkiye'ye katılacağını bildirdi. dönemin yunan kralı aynı zamanda kayzer'in eniştesiydi.

    alman savaş gemileri çanakkale boğazı'ndan içeri girmeyi başarmıştır ve onlara içeride türk kılavuz gemisi eşlik ederek, kendilerini mayınlı bölgeden geçirmiş ve güvenli bölgeye sokmuştur.

    alman gemileri boğazdan geçer ve bu gemilere türk bayrağı çekilerek, gemilerin türkiye tarafından almanlardan satın alındığı yönünde izlenim bırakılmak istenir. bu sebeple, bu gemilere ''yavuz'' ve ''midilli'' adı verilir. ancak boğaz girişinde demirleyen ingilizler, gemilerin alman gemisi mi yoksa türk gemisi mi olduğunu ayırt etmek mümkün olmayacağı için çanakkale'den çıkacak olan her türlü gemiye düşman muamelesi yapıp ateş edeceklerini bildirir.

    21 eylül'de ingiliz amiralliği, çanakkale boğazı önlerinde hazır bekleyen ingiliz donanmasına şu emri verir: ''goeben ile breslau hangi bayrak altında çıkarsa çıksın batırılsın. onlarla birlikte çıkacak türk gemileri de batırılacaktır.'' fakat sadece türk gemisi, kendi tasarrufu ile tek başına çıkacak olursa, batırıp-batırmama inisiyatifi orada bulunan ingiliz komutana bırakılmıştır. uyarı olarak, türkler açıkça savaş açma niyetinde bulunmadığı sürece onlarla kavga çıkarılmaması telkin edilmiştir.

    o sıralarda çanakkale boğazı'nda komutan olarak bulunan alman subayı weber paşa adında bir zattır. bu paşa, emir vererek çanakkale boğazı'na tüm girişleri kapattırır. boğazın kapatılmasındaki amaç basit ve bellidir: yavuz ve midilli, tehlikeli kovalamacadan kendini kurtarıp rahatça istanbul'a ve oradan da karadeniz'e açılıp rus kıyılarına varıp rusları abluka altına alma imkanına sahip olabilecekti.

    türkiye, geri dönüşü olmayan bir yola adım adım ilerlerken, bugün herkesin kafasını meşgul eden o meşhur soru gündemin belirleyicisi idi: biz mi almanların yanında savaşa girmek için can attık yoksa almanlar mı bizi savaşa çekmek için bütün bu riskli yolu kendisine hedef belirledi?

    lafı ağzımızda fazla eveleyip gevelemeden cevabımızı hemen verelim: almanların bizi kendi saflarında savaşa çekme arzusu, bu noktada baskın gelmiştir. ittihat ve terakki cemiyeti içinden bile enver paşa harici aslında almanlara sıcak bakan yoktu. osmanlı kabinesinden bazı paşalar da o dönem hâlâ ingiltere ile eski dostluğu tekrar yaşatmak ve çareyi ingiltere ile müttefik olma yolunda aramış fakat bu arayış cevapsız kalmıştı (19. asırda özellikle ruslara karşı osmanlı'nın her daim yardım talebinde bulunduğu başlıca müttefiki ingiltere idi). çanakkale cephesi'nde bir güneş gibi parlayacak olan mustafa kemal ise, almanlardan ve enver paşa'dan adeta nefret ediyordu. ona göre mümkünse tarafsız ve savaşın dışında kalmak en iyi yoldu.

    ''mustafa kemal, türkiye'yi yalnızca türklerin kontrol etmesi gerektiğini ısrarla savunmuştu. göreve getirilseler bile almanların sadece hizmet etmek üzere kullanılmalarını tavsiye etmişti, bütün o yetersizliğiyle enver'in ulusal bir tehlike oluşturduğunu ve ülkeye zarar vereceğini söylemişti. (...) almanlara karşı aşırı düzeyde bir nefret belirmişti, türkler ve almanlar arasında sık sık yinelenen tartışmalar ve tatsız olaylar çıkıyordu. türkiye, dev alman makinesinin önemsiz bir parçası durumuna düşmüştü. savaşı kim kazanırsa kazansın faturasını türkiye'nin ödeyeceği düşüncesi yaygın bir kanı haline gelmişti. bütün alman subaylarını kaçırıp ülke dışına sürmek gibi çılgınca bir komplo bile hazırlanmıştı.''

    harp patladığı zaman bu savaşın maksimum 6 ay süreceği düşüncesi yaygındı. sadece ingiliz savaş bakanı lord kitchner'in bu savaşın uzun süreceği konusundaki tahmini doğru çıkmış ve ingiltere'yi, ona göre savaşa hazırlamıştı.

    peki ama savaş neden uzamış ve almanlar bizi neden kendi saflarına çekmek istemişti?

    5-11 eylül tarihlerinde fransa'da yapılan ve almanların durdurulmasıyla sonuçlanan birinci marn zaferi'nden sonra savaşın uzayacağı belli olmuştu. almanlar, fransa'ya karşı başlangıçta hızlı şekilde ilerlerken savaşın ilerleyen aşamalarında durmuş ve taarruzu bırakıp siper savaşına geçmişti. bu durağanlık, almanların aleyhine olacaktı. bu aşamadan sonra türkiye'nin savaşa girmesi büyük bir risk oluşturacaktı ki öyle de oldu.

    mustafa kemal paşa, sofya'da ataşemiliter iken istanbul'da bulunan dr. tevfik rüştü aras'a 4 eylül 1914 tarihli mektubunda şunları söylemiştir:

    ''hangi tarafın galip geleceğine dair olan fikri kanaatimi söylemek istemem. nazik ve mühim bir devre içinde bulunduğumuza şüphe yoktur. almanlar büyük ve hayrete şayan bir saldırışla birçok fransız kalesini çiğneyerek sağ kanadı ile paris'i geçip fransız ordusunu -arkası isviçre'ye olmak üzere- sıkıştırdı. bunun almanların biricik maksadı olduğuna ve ona da muvaffakiyet elverdiğine herkes aynı fikirde idi. bütün kâinat ve herkes, artık son kâti meydan muharebesine ve onun neticesine intizar ediyordu. halbuki bu neticeye karşılık alman ordularının fransız ordusu karşısında geri çekildiği görüldü.
    şarkta, ruslarla almanlar arasında cereyan eden vakalarda ruslar bozuldu. fakat güneyde rusların pek üstün kuvvetleri karşısında avusturya ordusu çekiliyor. batıda fransız ordusu taarruza hazır. binaenaleyh, alman ordusu serbest değil. şarkta rus ordusu üstün ve avusturya ordusu çekilmeye mecbur. vaziyeti şöyle tefsir edebiliriz: almanlar fransız ordusunu kâti meydan muharebesi ile henüz mağlup edemeyeceklerini ve avusturya ordusunun üstün ruslar karşısında daha ziyade mukavemet etmeyeceğini görerek, garpta büyük ordu ile geri çekilerek nispeten doğuya yaklaşmak ve sonra fransız ordusu karşısında bir müdafaa ordusu terk ederek geri kalan ordularıyla doğuya dönüp, avusturya ordusu ile birlikte rus ordusunu vurmak istiyorlar.
    pek güzel! fakat bu defa rus ordusu geriye, doğuya çekilmeye başlarsa ve bu orduyu yakalayıp ezmek mümkün olmazsa ve diğer taraftan fransız ordusu mukavemet için yardım istemeye mecbur olursa, bu defa yine doğuda ruslara karşı bir müdafaa kuvveti bırakıp batıya mı dönecek? ve böyle mekik gibi bir doğuya, bir batıya gide gele alman ordusunun hali ne olur?''

    atatürk, sözlerinde haklıdır. genç yaşına rağmen almanların bu iki cepheli savaş mantığını yanlış bulmuş ve onların manevralarını tenkit etmiştir. işin neticesinde yıpranacaklarını da öngörmüştür.

    almanların fransızlara karşı taarruzdan siper savaşına geçip savaşı durağanlaştırdığını ve uzattığını söylemiştik. doğuda da ruslara karşı ilerleseler de, savaşı sonlandıracak mutlak bir zafer elde edemiyorlardı. bu durum karşısında alman subayları da iki cepheli ağır bir savaşla karşı karşıya kaldıklarını idrak etmiş fakat artık geç kalınmıştı.

    rus kuvvetlerini doğuda meşgul edecek, ingilizleri mısır'da ve arap yarımadası'nda üstüne çekecek, almanların doğudaki ve batıdaki yükünü hafifletecek bir desteğe ihtiyaç vardı, o destek de gayri ihtiyari olarak türkiye'den gelecekti. işte, yavuz ve midilli'nin çanakkale boğazı'ndan geçmek suretiyle karadeniz'e açılmaları ve rusları abluka altına alıp sivastopol ile odessa gibi başlıca yerleri bombalamasının stratejik sebebi budur: almanların, üzerindeki savaş yükünü hafifletmek istemesi.

    29 ekim 1914 tarihinde odessa ve sivastopol bombalandı. enver paşa, karadeniz ablukasından haberi olmadığını söyleyip ''ben donanmaya karadeniz'e çıkıp ruslara saldırması emrini vermedim'' dese de, alman ve türk belgeleri, bunun doğru olmadığını göstermektedir.

    karadeniz olayına karşılık, çanakkale boğazı'nda hazır bekleyen ingiliz ve fransız donanması, 3 kasım 1914'te çanakkale'nin avrupa yakası'nda bulunan seddülbahir'e ve seddülbahir kalesi'ne ateş açtı. kalenin çevresinde bulunan cephanenin de patlamasıyla birlikte 85 askerimiz orada şehit oldu. bugün, 18 mart deniz muharebesi ve 25 nisan kara çıkarmaları'nın başlangıcından önce her yıl 3 kasım günü ''çanakkale'nin ilk şehitleri''ni anma programı kapsamında bu şehitler anılır. (yerel olarak sadece çanakkale bölgesinde küçük törenler düzenleniyor.)

    5 kasım 1914'te itilaf devletleri, türkiye'ye resmen savaş açtığını ilan eder. türkiye de 11 kasım'da itilaf devletleri'ne savaş açtığını kamuoyuna duyurur ve 1. cihan harbi de bizim açımızdan resmen başlamış olur. türkiye, bir oldu-bitti ile kendini almanya safında bulmuştur.

    sonuç ve değerlendirme: almanlar öngörüsüz bir şekilde iki cephede birden savaşmanın bedelini ağır ödemiştir fakat bizi de yanlarına çekerek bu bedeli paylaşmak arzusunda bulunmuştur. işin trajikomik kısmı, aynı almanya, ikinci dünya savaşı'nda da iki cepheli savaşmanın (ingiltere ve fransa'ya karşı taarruzda iken rusya'ya da savaş açıp müşgül duruma düşmüşlerdir) bedelini yine ağır ödemiştir. görünen o ki, birinci harpte yaptıkları hatadan ders çıkarmamışlardır. üstelik hitler, iktidara gelirken birinci harpte yaşanan bu "iki cepheli savaş" durumunu şiddetle, her defasında tenkit ederek halk nezdinde dönemin siyasetçi ve askerlerini itibarsızlaştırmıştır. bu hatanın aynısını hitler'in kendisi de yapacaktır.

    türkiye açısından bu savaşta ittihat ve terakki mensuplarını hiç bıkmadan suçlamak, işin en kolayıdır. ''ittihat ve terakki olmasaydı, biz bu savaşta olmazdık'' demek de gerçekçi bir bakış açısı değildir. testi kırıldıktan sonra akıl veren çok olur. büyük frederik'in meşhur sözü de bu duruma iyi bir örnektir: ''şimdi bildiklerimizi o anda bilseydik hepimiz birer ünlü general olurduk.''

    türkiye, öyle ya da böyle bu savaşa girmek zorunda kalmıştır. bütün bir yazı boyunca anlattığım gibi almanların bizi bu savaşta kalkan olarak kullanmak istemesi ve enver paşa gibi şan ve şöhret peşinde koşmak isteyen birisinin de yetkili olarak başımızda bulunması, bizim en büyük talihsizliğimiz olmuştur. ancak yine de, sadece ''enver yüzünden savaşa girdik'' demek, tarih bilmemektir. tarihin akışı içinde dönemin koşullarını iyi analiz etmeden sonuç elde etmeye çalışırsak, bu tip sığ yorumların ortaya çıkması kaçınılmazdır. almanların bu ince hamlesi karşısında biz, alternatif plan üretememenin akılsızlığını ve nihayetinde cezasını çektik.

    yazarın notu: işbu yazı tamamen şahsıma ait olup başka bir sitede daha kaleme alınmıştır. dolayısıyla, başka bir yerde bu yazının aynısına denk gelip de "çalmışsın" şeklinde ithamda bulunmayın. birkaç farklı yerde bu yazıyı paylaştım. sorusu olan özele gelebilir, kolay gelsin.

    kaynaklar: ''sorularla osmanlı imparatorluğu'' - erhan afyoncu. ''tek adam, mustafa kemal'' - şevket süreyya aydemir. ''bozkurt mustafa kemal'' - ingiliz yüzbaşı harold c. armstrong.
    (ve çeşitli makaleler...)
67 entry daha